29 Haziran 2009

berege günlükleri

yazılarımın başlığını sıklıkla günlük diye adlandırdığımın farkındayım. kafamdaki günlük kavramı içinde not almak olduğundan, kendi yazdıklarımın hiçbirinin aldığım( ya da almadığım) notlara dayanmamasından ötürü başlığımı garipsedim.

girizgahı uzatmak konusunda başarılıyım; ancak anlatacaklarıma bağlama konusunda oldukça vasatım. sanırsam anlatacaklarımın genelde ayrı konulardan olmasından ötürü, belirli seviyede bir dağınıklığı mazur görün. madem yine dağınık bir yazı olacak, en azından bir taslak vereyim aklımdakileri.

1. fenerbahçe ülker- efes pilsen serisi
2. shaq takası
3. carter takası ve hidayet'in mukavelesini feshetmesi

yazmak istediklerimi sıralayınca bile kel alaka konular olduğunun farkına varıyorum. belirli bir eksene yerleştirmekte yaşadığım sıkıntılar, murat can'ın Do This başlığı altında verdiği yazıları okudukça kendi çapında bir imrenmeye dönüşüyor.

ilk şıktan başlayayım. hayatımda bu seride izlediğim görüntüler kadar çirkinini görmediğimi en başta belirtmek istiyorum. indiana- detroit dalaşında bile işler karşılıklı çirkin idi.
ülkenin futbol seyircisinin profilini bu yaşananlarla genellemek pek doğru olmasa da, basketbol maçı için orada olanların tamamına yakını amigo kökenli, kavgacı ve sporun doğasını özümseyememiş insanlardı.

nba'deki organizasyonu, tabii ki ülkemizdeki ile kıyaslamamız mantıklı olmaz; artest'in kavgasında olaya karışanları kameradan tespit edip kişilere verilen cezaları, TBL'de gerçekleşmesini ummak hayalcilik olur. David Stern'ün Türkiye muadili olarak adlandırabileceğimiz Turgay Demirel, koltuğunu olay çıkartan Fenerbahçe camiasını borçlu olduğundan serinin gidişatı kontrolden çıkmadan önce gerekli ve zorunlu önlemleri almakta çekingen davrandı. Rasim Başak'ın velveleciliği cezalandırıldı, kulübe para cezası verildi; ancak basketbol sahasına giren 1000 kişinin yarattığı spor ile bağdaştırılamayacak görüntüler oluştuktan sonra oldu bunların tümü.

bana göre bu tarz durumlarda, olayı tüm camiaya yıkmak yerine mümkün mertebede olayı başlatan şahıslara gereken cezai yaptırımları uygulamak gerekiyor. sahaya girip tribündekiler galeyana getirici hareketleri yapanları fenerbahçe stadındakilerin çoğu az çok biliyor ve kameralar tarafından hepsi görüntülendi. kulüp cezayı karşılayacağına bu kişilerin spor müsabakalarına girişi yasaklanmalı her ne olursa olsun.
kişi demişken 0-2'den seriyi 4-2 vermeyi beceren Bogdan Tanjevic, artık uygulamaya çalıştığı mevkiisinden bir eksik ya da bir fazla mevkiilerde oynatmayı çabaladığı sistem günümüz basketbolunda pek tutmuyor. Kaan Kural'ın son birkaç yıldır yazılarında sıkça eleştirdiği bu durum, ulusal takımın aday kadrosunun oluşturulması sırasında yeniden gözüme çarptı ve şampiyona için umutlarıma gölge düşürdü.

shaq takasıyla yazıya devam ediyorum. renkli kişiliği kariyeri boyunca büyük ilgi uyandıran shaq, kariyerinin son günlerine yaklaştıkça basketbolundan çok yaptıklarıyla anılır oldu. twitter'ın da aracılığıyla kendisinin durumlara yaptığı göndermeleri takip edebiliyoruz rahatlıkla. ben kendisine aramızdaki 15 yaş farka rağmen, az laf çok iş diyorum. 37 yaşındaki birine göre istatistiklerim fazla iyi diyerek cleveland'da şov yapacağına inanan laflar etmiş "büyük kaktüs". ohio'daki lakabını merakla bekliyorum şahsen. ikincil adam rolünü wade ile yaşadıkları şampiyonlukta fena kotarmamıştı ve wade'i, troyka arasında şampiyonluğa ulaşan ilk kişi ünvanına sahip olmasını sağlamıştı. lebron'a da benzer bir kıyak çekebilir, zira etraflarını çeviren adamlar o yılki miami kadrosuyla kıyaslandığında beş yukarı üç aşağı uyuşuyor. ilgiyle takipte olacağım.

orlando magic, finallerde oyun tıkandığında kendi şutunu yaratabilen, pozisyon yaratan 2/3 numaranın eksikliğini yaşadı. bu maksatla kadrosuna carter'ı katmayı uygun görmüş olsa gerekler ki takas yoluyla alston- lee- battie'yi new jersey'e yolcu ettiler. kariyerindeki düşüş gözle görülür şekilde artan vince carter için orlando, kendine çekidüzen vermek için belki de son fırsat. işleyen sisteme adapta olmasının çok zor olacağını düşünmüyordum ta ki hidayet'in anlaşmasındaki maddeyi devreye sokup "serbest ajan"lar piyasasına adım atmasına kadar.

bana göre magic'in hücümlarındaki döngüyü sağlayan en önemli parça hidayet'in oyunu dikte etmesi. howard'a gereken topları en verimli şekilde indirmeyi başarabilen oyuncu hidayet ve bu toplar howard'a inmediğinde, rakip takım howard'a yardım savunmasını getirmiyor ve yaratılması umulan boş dış şutlar hayal oluyor. penetre yeteneği vasat, kendine pozisyon yaratamayan oyuncu profilindeki magic oyuncuları da performanslarında ciddi düşüşler sergiliyorlardı hidayet'in kontrolünde olmadıklarında.

şimdi hidayet'in gittiğini farz ettiğimizde nelson'ın oyunu çok iyi yönetmesi gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. kendi oyununu bir üst seviyeye çıkartmak zorunda olacak seneye. carter'ın 2, lewis'in 3 oynayacağını düşünürsek 4 numaraya ben Gortat'ı koyarım. fena bir 5 olmayabilir; ama Gortat biraz sırıtıyor gibi. diğer bir kombinasyon redick'i 2 ye koyup, carter'ı 3 lewis'i 4 oynatıp gortat ile howard ı veyahut lewis dinlendirmek olur ki bu çok daha mantıklı olur.
ha olur da hidayet i takımda tutmaya karar verir magic, bu durumda öncelikle ödeyecekleri lüks vergisi olacak. kadro olarak ele aldığımızda nelson ve howard'ın pozisyonları kesin, 2-3-4 numaralarda lewis/hidayet/ carter döngüsü izleyeceğiz.

mevcut magic'i bir üst seviyeye çıkarmak adına alınması çok da abes olmayan bir risk bence carter takası. o sebeple keşke her takımın otis smith gibi bir menejeri olsa. bu sayede mehmet topuz için 10 milyon euroya yakın para dökülmez, deivid'e 2.2 milyon euro yıllık verilmez, takım içi finans dengesi çok değişmeyeceğinden lugano uçuk ücret talep etmezdi. otis smith'ler kolay yetişmiyor tabii; ama darısı tüm sportif alanda varolmaya çalışan takımlara.

daha dağınık bir yazı yazamazdım heralde. hem uzun oldu, hem alakasız konulardan bahsettim. üstüne üstlük resim koymak ile de uğraşmadık ve yazının okunulurluğunu asgariye indirdim. bu noktaya kadar benimle okuyan tüm dostlara selam olsun. eyvallah.

26 Haziran 2009

MJ Gider...

Billy Jean, Smooth Criminal, Thriller, Black or White, They Don't Really Care About Us... Ecibicibokkey.. Hacıbabalardan biri daha gitti



23 Haziran 2009

Formula 1 Santander British Grand Prix 2009 - Race


Silverstone 2009
Race Results

Laps
Completed


Points
Earned

1. Sebastian Vettel Red Bull Racing 60
10pts
2. Mark Webber Red Bull Racing 60
8pts
3. Rubens Barrichello Brawn 60
6pts
4. Felipe Massa Ferrari 60
5pts
5. Nico Rosberg Williams 60
4pts
6. Jenson Button Brawn 60
3pts
7. Jarno Trulli Toyota 60
2pts
8. Kimi Raikkonen Ferrari 60
1pt
9. Timo Glock Toyota 60

10. Giancarlo Fisichella Force India 60

11. Kazuki Nakajima Williams 60

12. Nelson Piquet Jr. Renault 59

13. Robert Kubica BMW 59

14. Fernando Alonso Renault 59

15. Nick Heidfeld BMW 59

16. Lewis Hamilton McLaren 59

17. Adrian Sutil Force India 59

18. Sebastien Buemi Scuderia Toro Rosso 59

19. Sebastien Bourdais Scuderia Toro Rosso 38
Damage
20. Heikki Kovalainen McLaren 37
Damage

21 Haziran 2009

Babalar Günü Kutlu Olsun


Bütün babaları blog olarak kutluyoruz!

Formula 1 Santander British Grand Prix 2009 - Qualification

Formula 1 tarihinin başlangıcına ev sahipliği yapan Silverstone Pisti de tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya doğru yol alıyor. Donnington Park'ın önümüzdeki sezona yetişmeme ihtimali halen Silverstone fanlarının son bir yarış daha umudunu canlı tutsa da Bernie daha önce "Donnington Park yetişmezse bir sene İngiltere'ye gelmeyiz" açıklamasıyla bu kapıyı kapatmıştı. Bunun bilincinde olan F1severler efsane pisti son yarış haftasonunda hınca hınç doldurmuştu. Üstelik son şampiyon Hamilton ve bu sezonun muhtemel şampiyonu Button ile F1'in zirvesinde İngiliz bayrağı dalgalanırken böyle bir veda partisi onlar için çok anlamlı olacaktı. Yıllarca Schumacher'le spora damga vuran Almanlar, bu kez de adeta onun reenkarne olmuş versiyonu olan Vettel'le İngilizler'in keyfine sekte vurdular. Sezon boyunca Brawn GP ilk kez gerçekten Red Bull'un gerisinde gözüktü. Şimdiye kadarki sıralama turlarında Vettel önde olduğunda hep bir kilo dezavantajıyla yarışa başlıyordu, ancak bu kez Button ve Barrichello ilginç bir şekilde oldukça hafif. Tabii Ross Brawn gibi bir taktisyen, İngiltere gibi yağmur ihtimalinin çok yüksek olduğu bir ülkede kısa bir ilk bölüm düşümüş olabilir ancak Button'ın bu hafif araçla daha yukarıda olması gerekirdi. İngilizlerin diğer yıldızı Hamilton ise dibe vurdu ve 19.'lukta kaldı, böylece son şampiyon üstüste 4. sıralama turunda son bölüme kalamamış oldu.

Silverstone 2009
Qualifying Results

Q1
20 minutes

Q2
15 minutes

Q3
10 minutes

1. Sebastian Vettel Red Bull Racing 1m18.685s 1m18.119s 1m19.509s
2. Rubens Barrichello Brawn 1m19.325s 1m18.335s 1m19.856s
3. Mark Webber Red Bull Racing 1m18.674s 1m18.209s 1m19.868s
4. Jarno Trulli Toyota 1m18.886s 1m18.240s 1m20.091s
5. Kazuki Nakajima Williams 1m18.530s 1m18.575s 1m20.216s
6. Jenson Button Brawn 1m18.957s 1m18.663s 1m20.289s
7. Nico Rosberg Williams 1m19.228s 1m18.591s 1m20.361s
8. Timo Glock Toyota 1m19.198s 1m18.791s 1m20.490s
9. Kimi Raikkonen Ferrari 1m19.010s 1m18.566s 1m20.715s
10. Fernando Alonso Renault 1m19.167s 1m18.761s 1m20.741s
11. Felipe Massa Ferrari 1m19.148s 1m18.927s
12. Robert Kubica BMW 1m19.730s 1m19.308s
13. Heikki Kovalainen McLaren 1m19.732s 1m19.353s
14. Nelson Piquet Jr. Renault 1m19.555s 1m19.392s
15. Nick Hedifeld BMW 1m19.559s 1m19.448s
16. Giancarlo Fisichella Force India 1m19.802s

17. Sebastien Bourdais Scuderia Toro Rosso 1m19.898s

18. Adrian Sutil Force India 1m19.909s

19. Lewis Hamilton McLaren 1m19.917s

20. Sebastien Buemi Scuderia Toro Rosso 1m20.236s



Tabii bütün bu ayrıntılara rağmen haftasonuna, ve hatta sezona damga vuran açıklama FOTA'dan geldi. Takipçilerin bildiği üzre, FIA ile FOTA gelecek sezon için uygulanmak istenen bütçe kısıtlaması ve bazı kural değişiklikleri konusunda anlaşmazlığa düşmüş ve 2010 sezonu için Ferrari, Brawn, BMW, McLaren, Toyota, Renault, Red Bull ve Toro Rosso takımları başvuru yapmamışlardı. FIA ise bütün bu takımları aday listeye almış; Red Bull, Toro Rosso ve Ferrari'nin daha önce imzalanan bir sözleşmeyle 2012'ye kadar şampiyonaya koşulsuz katılacaklarını bildirdiklerini, bu takımlar dışında kalanları ise "koşullu" ibaresiyle listeye katıldığını, kesin listenin dün açıklanacağını bildirmişti. FOTA ise bir önceki gece yayınladığı "FIA kuralları değiştirmeye yanaşmıyor, kendi serimizi kurmaktan başka çaremiz kalmadı" içerikli basın bildirisiyle işin gidişatını oldukça değiştirdi. FIA bunun üzerine dün yayınlaması gereken kesin listeyi yayınlamayıp, Ferrari ve FOTA takımları hakkında hukuki işlem başlatacağını açıkladı. Pek çok yorumcuya göre bu zaman kazanmak adına bir hamle olsa da, taraflar kopma noktasına gelirse multi-miyon dolarlık bir davaya dönüşmesi muhtemel.

Silverstone 2009
Post-Qualifying Car Weights

Car Weight
Kilograms

Fuel Weight
Kilograms

First Stop
Estimated Lap

1. Sebastian Vettel Red Bull Racing 666.5 56.1 23
2. Rubens Barrichello Brawn 657.5 47.6 19
3. Mark Webber Red Bull Racing 659.5 49.6 20
4. Jarno Trulli Toyota 658 48.1 20
5. Kazuki Nakajima Williams 652.5 42.6 17
6. Jenson Button Brawn 657.5 47.6 18/19
7. Nico Rosberg Williams 661.5 51.6 21
8. Timo Glock Toyota 660 50.1 19/20
9. Kimi Raikkonen Ferrari 654 44.1 18
10. Fernando Alonso Renault 654 44.1 18
11. Felipe Massa Ferrari 675 65.1 27
12. Robert Kubica BMW 689.5 79.6 33
13. Heikki Kovalainen McLaren 695.5 85.6 35
14. Nelson Piquet Jr. Renault 682.5 72.6 30
15. Nick Heidfeld BMW 665.5 55.6 23
16. Giancarlo Fisichella Force India 668 58.1 24
17. Sebastien Bourdais Scuderia Toro Rosso 687.5 77.6 32
18. Adrian Sutil Force India 692 82.1 34
19. Lewis Hamilton McLaren 666 56.1 23
20. Sebastien Buemi Scuderia Toro Rosso 672.5 62.6 26

20 Haziran 2009

Şampiyon - TBL Edition


Fenerbahçe Ülker-Efes Pilsen maçından dolayı uykularım kaçmıyor açıkçası. Abdi İpekçi'deki olası Efes Pilsen galibiyetinin böyle bir tabloyu getirebileceği konusunda endişe duymayan, bu ihtimali yok sayan birileri varsa onları içinde bulundukları dünyayla baş başa bırakıyor ve selam ediyorum bu naif insancıklara... Ama Türkiye'de durum budur ve bu ülkenin spor yönetimini kimlerin eline bıraktığı da malumdur. Bugün haklı biçimde Aziz Yıldırım, Mahmut Uslu, Murat Özaydınlı ve Ali Koç konuşuluyor. Bunlar bu kirli camianın kirli insanları ve eleştirinin en sağlamını hak ediyorlar, söyleyecek bir sözüm yok. Ancak federasyonun başkanı da Turgay Demirel mesela... Yani düzenin çarpıklığı Fenerbahçe ile başlayıp, yine Fenerbahçe ile son bulmuyor. Keşke öyle olsaydı, ama değil. Tabi tartışmayı "Fenerbahçe değil Beşiktaş da olsa, Galatasaray da olsa bu durumda aynı olaylar yaşanacaktır" noktasına taşımıyorum. Seviyesiz ve anlamsız bir yaklaşım olurdu bu. Konuşulması gerekenler bunlar değil çünkü.

Nedir peki konuşulması gerekenler? Benim, senin, herkesin öngörebildiği bu tehlikeyi altıncı maç öncesinde Efes Pilsen yönetimi de gördü, valilikten özel bir ilgi istedi. Ancak gönderilen güvenlik güçlerinin sayısı ortada. Bir düzine çevik kuvvet, olaylar geliştikten, her şey yaşanıp bittikten, hatta taraflardan birinin bir yöneticisi parke üzerine inip durumu yatıştırma çabasına girdikten sonra devreye girebiliyor. Yine de kitleyi Koç'un sözlü çalışmalarından daha çabuk yıldırabilecek silahları var ellerinde, etkili de oluyor. Bu arada antrparantez Koç'un hareketini sağduyulu bir hareket olarak görüyorum, ancak seri genelinde ve daha öncesinde takındığı tutumla birlikte düşününce "popülist" kelimesini de içinde geçirmeden noktalamamak lazım bu paragrafı. Ama asıl konu şu ki, Efes Pilsen kulübünün de belli uyarıları olmuş ilgili makamlara, bunu Ergin Ataman'ın demeçlerinde de görebilirsiniz... Valiliğin o gün İstanbul sınırları içerisindeki muhtemelen en gergin aktivite için sunabildiği imkanlar bu kadar mıdır? Bilindiği üzere emniyet güçlerini her türlü spor sahasından uzak tutan bir yönetmelik var ve tüm güvenlik çalışmalarının özel güvenlik şirketleri üzerinden yapılmasını öngörüyor bu yönetmelik. Yasa bile olabilir hatta bu, emin değilim. İkisinin farkını söyle desen, bir an cevap veremem hatta. Neyse böyle bir durum var. Ama ülkenin spor kültürünün ne düzeyde olduğu malum ve sık sık tribüne giden bir adam olarak bu özel güvenliklerin de salonda veya stadyumda bulunma amaçlarının güvenlik olduğunu söylemeye bin şahit gerek. Merdivenleri boşaltmaya çalışanı var bunların, sürekli tribünü kesip telsize bir şeyler geveleyeni var, adeta bizden biri olup çekirdek çitleyip maç izleyeni var. Ama beş maç boyunca Fenerbahçe Ülker yönetimi, her iki tarafın oyuncuları ve teknik kadroları, kendine gündem arayan medya tarafından sürekli ve kasıtlı biçimde gerilen bir final serisinin muhtemel son maçında güvenliği sağlayabilecek bir ağırlığı yok. O gün orada birileri can vermediyse ve salon sağlıklı bir şekilde boşaltılıp bir kupa merasimi yapılabildiyse, bunu sağlayan da ne sağduyulu Fenerbahçe yöneticisi, ne sağduyulu taraftar, ne saha komiseri Yusuf Erboy, ne de bir başkası. Yine o az önce bahsettiğimiz bir düzinelik çevik kuvvet. Tabi ki aşırı önlemler alınsın, Abdi İpekçi'nin önüne bir adet tank getirilsin demiyoruz, zira böyle bir ortamda olay çıkarmayacak adamın bile bir şeyler yapası gelir. Ancak son çeyreğin başında taraftarın, hem de salonun genelde ancak belli bir sosyal statüdeki insanlara hitap eden bir kısmında, kendi arasında yaşadığı kavga bazı şeylerin habercisi olabilirdi ve son mola sırasında bir güvenlik barikatı çekilebilirdi tribünlerin önüne gayet... Böylelikle en azından, zamanında Yunanistan'ın utancı olarak lanse ettiğimiz Aris-Efes Pilsen maçında yaşanan olayların bir benzerini göstermezdik dünyaya. Hem de 10 yıldan fazla bir süre sonra... Bu zaten daha ağır veya daha hafif kılmamalı suçu ama bu ülkenin dinamikleri çerçevesinde belirtmekte fayda görüyorum ki, Efes Pilsen bir Yunan takımı da değil...

Ama o barikatı çekebilecek nicelikten uzaktı görebildiğimiz kadarıyla güvenlik güçleri. Geçen sezon ya da bir öncekinde, emin değilim... Fenerbahçe Ülker şampiyon olunca, doğru dürüst sevinememişti bile. Sporculardan ziyade göbekli amcalar dolaştırdılar kupayı, hatta birisi Damir Mrsic'in boynundaki madalyaya asılmıştı. Damir'in bir bakışı yetti amcanın olay yerinden uzaklaşmasına ama bu ne demektir yahu? Bu kadar mı basit hayatınız da bir sezonluk emeği karşılığında kaptanınıza verilen madalyada hak arayabiliyorsunuz? Muhtemelen daha da basit. Ama o gün düşünmüştüm ben daha. Burada bu seyirci içeri girebiliyorsa ve böyle üçüncü dünya ülkelerine yakışır bir görüntü kirliliğine sebep olabiliyorsa, kupayı Efes Pilsen kaldırsa neler olacaktı? Gecikmeli de olsa öğrenmiş olduk, kupanın kalkmasına izin vermeyecekmiş aynı hazımsızlar... Bunu gösterdiği için de bir Efes Pilsen sempatizanı olarak organizasyonda pay sahibi herkesin gözlerinden öpüyoruz tabi. Ancak Ataman'ın demeçlerini ciddiye alan ve aynı zamanda aklı başında hiç kimse kalmadı bu ülkede. Yani ciddiye alıyorsan, diğer kriteri sağlamıyorsun. Bu böyle... O da bunun bilincine varırsa ve gelecek sezon daha az konuşup, daha çok iş yaparsa seviniriz. Oyuncular için bir şey söylemeyeceğim. İsmi Rasim Başak da olsa, Kaya Peker de olsa oyuncunun birincil amacı sahada ona ekmek parası kazandıran işte devamlı olabilmek, yararlı olabilmektir. Bunun için bazıları seyirciyle oynar, motivasyonu oradan bulur. Seyirci olarak bunu kınarsın, oyuncunun kişiliğini eleştirebilirsin, ancak olaylar bu denli büyük boyutlara ulaştığında faturayı keseceğin adres ne Kaya Peker, ne de Rasim Başak olmalıdır. Fakat sen teknik kadronun bir parçasıysan ve üzerinde takım elbiseyle kulübünü temsil ediyorsan orada daha dikkatli olmak zorundasın. Temeli olmayan iddialarda bulunamazsın ilk maç sonunda hakemlerle ilgili mesela, ya da diğer benche bakacak olursak meslektaşına Türk spor basınının önünde aptal diyemezsin, orada otoritenin temsilcisi olarak basketbol kurallarını uygulamakla görevli hakemi ne olursa olsun itekleyemezsin... Şimdi kimse de bana "Ama o kural orada o şekilde uygulanır mı" diye gelmesin.


Olay anıyla ilgili pek fotoğraf yok elimde, oradan bir kare verip sınamak isterdim insanları. Ne sınaması? Emek... Douglas McGiven, saygılar... Şu anlamda sınamak diyorum, çok da ümitvar sayılmam aslında ama. Büyük usta Andrei Tarkovsky'nin "Solaris" filminde şöyle bir replik vardır: "Utanç. Bu duygu insanlığı kurtaracak." O gün o sahaya girenler, bir sporcuya yumruğuyla hücum eden kırmızı tişörtlü insan, Sinan Güler'e ve Charles Smith'e toplam üç adet tekme savuran gözlüklü insan kendilerini televizyonda izlediklerinde insanlığı kurtaracak o duyguyu hissedebilirse ne ala. Ancak benim tahminim şu anda taraftar sitelerinden gelen tebrikleri kabul ettikleri ve torunlarına anlatacakları bu hareketle ilgili bulabildikleri her şeyi arşivlemeye çabaladıkları yönünde.

- Evladım, zamanında Kaya diye bir "orospu çocuğu" vardı. Basketbolcu.
- Dede, "orospu çocuğu" ne demek?
- Şey, neyse işte bu pis adam seri boyunca bizi tahrik etti.
- Dede, "tahrik" derken?
- Ya çocuğum sen de hiçbir şeyi bilmiyorsun, babana mı çektin nedir?
- Yok dede, tahrik ne demek onu biliyorum da... Basketbolcu değil mi bu adam, ne yaptı da tahrik oldunuz?
- Yahu işte smaçtan sonra çembere asılıyor orada Ayhan Şahenk'teki maçta. Ne bileyim basketten sonra göğse yumruk vurmacalar mı istersin, Vesna diye bir hatuna çakmak falan hepsi bunda.
- Dede, eşiyle olan münasebeti seni neden tahrik ediyor? Gerçi normal ama... Neyse, senin tahrik olacağın varmış bence.
- O nasıl söz, dinimize aykırı mahdum. Ecnebi o kadın.
- ...
- Bu torun da hayırsız çıktı. Hanım, tansiyon haplarımı getir benim. Yalnız nasıl yumruk attım ama... Gözüne vururum onun, şerefsiz.

Sit Your Ass Down !!!

Anneye öyle konuşulur mı ayı!!!

19 Haziran 2009

Lily Allen

Asıl adı Lily Rose Beatrice Allen. Doğma büyüme İngiliz. Pis İngiliz tanımına uyan kişilikte biri. Hammersmith-Londra doğumludur. Anne film yapımcısı, baba oyuncu olunca ortaya böyle bir kişilik çıktı. Sorunlu bir çocukluk dönemi yaşayan Lily tam 13 okul değiştirmiş ki bunların ana sebepleri alkol ve sigara alışkanlığıymış..
İki yayınlanmış albümü var. Birincisi "Alright", Still 2006'da ikincisi "It's not me, It's you" bu yılın ocak ayında yayımlandı. Bana göre favori şarkıları : Not fair, Wanna be, Fuck you, Smile, Littlest Things, The Fear.. Fizy'de var işte hepsi link işini kavramak zor oluyo :))




Big Daddy

John Terry ülkesi İngilterede yapılan bir anket neticesinde yılın babası ödülüne layık görülmüş.. Baba naber yaa ?

Diamonds are Forever

Dünkü girdi kabaca Kanye'den ve O'nun 3. albümünden bahsediyordu. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, zira şu anda google'da ek bir bilgi arayıp bulmak için çok üşengecim, Diamonds are Forever Kanye'nin 2. albümünden.

Hatta şarkının Diamonds from Sierra Leone diye bir sürümü de var. Sierra Leone demişken, birkaç güne belki Sierra Leone ile ilgili bir- iki kelam edebilirim, varsa takipçilerim hazır olsunlar.

Diamonds are Forever deyince benim aklıma hiç izlemediğim ama genelde methini duydum Blood Diamond filmi geliyor. Halbuki bu açıdan bakınca James Bond serisinin 'n' yılı çekimi ( mühendislik okuduk ya, o hesap) filmi de gelse çok şaşırtıcı olmaz heralde.

Yazılarımda resim yoksunluğu olduğunun farkındayım; ama bu sefer fena olmayacak 1-2 resim koyabileceğim sanırsam. Zira şu girdiyi oluştururken aklımda ne Kanye vardı, ne James Bond. Denk gele rastgeldiğim bir haberde dünyanın en pahalı içkilerinden bahsediyordu. Ahanda bu da resmidir!


Resimdeki herife ben bakınca tipe bak embesil midir nedir diye sordum, ne zikime bakıyorsun tuttuğun martini bardağına bu kadar ayrıntılı dedim. Yaklaşık 18000 $'dan giden bu martininin bardağında meğersem 1.06 karatlık pırlanta varmış. Karat ile ilgili bir yazı da oluşacak o halde, anahtar sözcük olarak not aldım.

Adamın tipinden de anlayabileceğiniz üzere kendisi Uzakdoğu'lu. Ama çoğu Uzakdoğu'lu Japonları kendilerinden görmüyor ve dışlıyorlar. Bu cümleden anlayamayan olduysa diye açıklık hatrına adam Japon, adı da Shingo Kawahara. Tokyo Ritz- Carlton barmen'iymiş. Ne varsa Japon'da var diye boşuna dememişler. Subaru, Mazda, Sony, Nintendo, hım- kım.





Ara paragraf: 1. ve 2. Dünya Savaşı sırasında ve bu savaşlar arasındaki dönemde saldırganlıklarını, toprak ele geçirme hırslarına bağlıyor genelde Çinliler. Ancak benim fikrime göre Japonlar ekonomik ve teknolojik olarak geleneksel yapıyı yıkıp kapitalist düzeni benimseyebildiğinden ilerledi ve yerelde çok dikkat çekip aykırıyı oynadı. Sebep budur. Bu da o zaman başka bir yazının konusu olsun. Not 3!

Yazıyı yazarken çok fazla konudan saptığımın farkındayım; ancak bir yazıyı günlüğe yazarken açıkçası kendimi kısıtlamayı çok sevmiyorum. Gelin görün ki çok uzun yazıları kişisel olarak okumaktan kaçınan biri olarak bu yaptığım ile kendimle ne kadar çeliştiğime siz karar verin.

Kanye'den girdim, japon'lara bağladım olayı. Ama asıl amacım çok pahalı içkilerden bahsetmekti. Ha, sahi Martini'yi yapan herif Japon'du. Ben kişisel olarak pek Martini tüketmediğimden sağlam bir yorum yapamayacağım, o fiyata değer mi değmez mi gibi. Yorum yapmakta herkes özgür. Ben bu arada tarifini vereyim bu martini'nin ve girdiyi sonlandırayım daha da uzatmadan.

Dinlendirilmiş Belvedere Vodka'sını(çok kritik) bir tutam taze ıhlamur ile kıvamına gelene kadar çalkaladıktan sonra, gerekli elması kadehin içine salıyorsunuz.

"Romantik takılıp evlenme teklifi etmek isteyenler için fena bir seçenek değil gibi duruyor." Güzin Abla'ya yayınımıza katıldığı için teşekkür ediyor, başka bir girdiye kadar herkese saygı- sevgi.

18 Haziran 2009

Graduation

Kanye West'in üçüncü stüdyo albümünün güzide adı, an itibariyle bana da hitap ediyor sayın okuyucular.

Dün akşam bitirme tezimle ilgili final raporunu teslim ettiğimde içimde yaşayamadığım rahatlamayı, gün içinde aldığım hocanın raporun formatını beğenmemesiyle beraber bir nedene bağlamış oldum.

Neyse ki raporda gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra, biraz da sonuçları manipüle ederek tezimle ilgili olayı kapatmış bulunuyorum. Doğuş'un gördüğü elektronik devre sanırsam artık yarım yamalak da olsa çalışıyor. Benim aldığım sonuçlar da zaman zaman tutarsızlıklar yaşansa da, bundan sonra projeyle ilgilenecekler benim yarım bıraktığım çalışmayı daha ileri noktalara taşıyacaklardır.



Gelelim Kanye'nin albüme. Öncelikle albüm kapağına dikkati çekmek istiyorum sayın okurlar. Yanlış hatırlamıyorsam bir Japon sanatçısına ait bu kapak çalışması. Kanye'nin sürekli bir yenilik arayışı içinde olmasından ötürü, albümünde, kıyafetlerinde, kliplerinde sanatsal öğelerin serpiştirildiğini rahatlıkla görebiliriz. Kısa bir araştırma sonrası Takashi Murakami olduğunu öğrendim Japon sanatçının adının.


Bu albümüne kadarki diğer albümlerinde de eğitim ile ilgili albüm adları seçen Kanye( College Dropout ve Late Registration), Graduation ile Grammy ödüllerini topladı. Bu albümde en çok bilinen şarkının Stronger olduğunu tahmin ederken, Good Life, Homecoming ve Flashing Lights'ın plaseler olduğunu belirtmekte fayda görüyorum.


Bu albüm için benim önereceğim diğer pek bilinmeyen şarkıların listesiyle girdiyi sonlandırıyorum.
Can't Tell Me Nothing
Champion
The Glory

Efes Pilsen Şampiyon !!!

Keşke Fener şampiyon olsaydı da o sahaya giren büyükbaşlar insan olabilselerdi. Bi anlamı yok şampiyonluğun insan olamadıktan sonra.. Maç yazısı Cem'den gelicektir elbette..

Not: Ergin Ataman da buna dahildir.

15 Haziran 2009

Şampiyon









Rijkaard Göklerde!


Corendon havayolları uçaklarından birine Rijkaard adını verme kararı almış. Habertürk'ün haberine göre Hollanda futbolunu ve Hollandalıları çok seven firma Hollandalının Galatasaray'a gelişinden kendine de pay çıkarmış maşallah.. Bu hadiseyi sanırım en iyi sayın Özşahin bilir onunda fikrini almak gerekir :)

13 Haziran 2009

Giselle Bundchen

İnsanmısın ?

Chris Brown & Rihanna

Elbet biiiir güüün buluuşaacağııız...

Antonio Valencia United'ta

Wigan'lı kanat oyuncu Antonio Valencia 17M pound karşılığında Manchester yollarına düşmüş. Devre arasında Real Madrid ve Manchester United'ın talip olduğu topçuyu sezon sonunda Manchester renklerine bağlamış ..

Berege Tatilde !!!

Usta kalem Berege yakın arkadaşı Cissé ile tatilde. Yengeleride yanlarına alan çılgın ikili gün boyu plajda aşk tazeledi.. Uzun süredir verse'üme giremediğim için bu postta freestyle yaptım..
Benim puanım sana 9 kanka !!!

Usta Salonda

Alessandro Del Piero & Hidayet Türkoğlu.. foto dt'dan

Milosevic ve Kalnietis


İlk olarak 2006 yazında İzmir'deki U20 Avrupa Şampiyonası'nda izlediğim, jenerasyonlarının kıtadaki en yetenekli oyun kurucularından ikisinin transfer haberleri düştü hafta içinde... Litvanya takımından Mantas Kalnietis de, Yunanistan takımından Sırp kökenli Igor Milosevic de o turnuvada büyük beğeni toplamışlardı. Aslında güçlü ve zayıf yönlerinde benzerlikler olan iki oyuncu. Ama ayrıldıkları noktalar da var.


İkisinin de İzmir'deki performanslarıyla beni etkilediğini söyleyebilirim. Tabi bir Ricky Rubio etkisinden bahsetmiyorum, ama onu yapabilen de çok fazla canlı yok dünya üzerinde. Kalnietis özellikle favori oyuncumdu turnuvadaki. Sahayı katederken hızlıydı bu çocuk, belki o ebattaki bir oyun kurucudan hiç beklemeyeceğiniz kadar. Oldukça çabuk bir ilk adım da bahşedilmiş Kalnietis'e... 1.95 civarındaki boyuyla ve üstün atletizmiyle birlikte düşününce, her rakibi için bir numarası olduğunu görüyoruz. Ancak bu numaralarını nihai amaca eriştirmesi için bir özelliğe daha ihtiyaç duymakta malum. Ne yazık ki bu özelliğini geliştirdiğini söylemek hala zor. Özellikle tek dribbling üzerinden kendisine çok rahat şut imkanları bulabilen Kalnietis, bu tip orta mesafelerini yavaş yavaş bir istikrara kavuşturuyor gibi. Ancak dış şutu halen çok kötü ve hücumda topun son saniyede elinde kalmasını istemeyeceğiniz bir oyuncu olarak özetleyebiliriz. Bir "ama" dışında eksiksiz bir paket olarak basketbol dünyasına sunulan, o "ama" olan istikrarsız şutunu düzeltemeyen onlarca oyun kurucu gördük ülkemizde de, dünya üzerinde de... Kalnietis'in bu defekti bir an önce ortadan kaldırması gerekiyor. Benetton Treviso kendisine güvenmiş, mali olarak çok da rahat gözükmeyen kulüp son olarak Oktay Mahmudi'ye de 3 yıllık bir yenileme önerdi sözleşmesinde. Mahmudi'nin saha içerisindeki başarıyı her zaman birincil amaç olarak gördüğünü gözlemledik Efes Pilsen kariyerinde. Eğer onun başarı için mutlaka yararlanması gereken bir parça olduğunu düşünürse Kalnietis, geçen sezon Zalgiris Kaunas'ta aldığı süreleri İtalya'ya taşıyabilir. Fakat aksi takdirde çok doğru bir seçim yapmadığını söyleyeceğiz... 2008 yılında kariyeri için önemli bir eşiği Marko Popovic ve DeJuan Collins gibi bir ikilinin arkasından havlu sallayarak geçiren Kalnietis için benchte geçirilecek yeni bir yıl tahammül edilemez olur. Bu arada savunmasının da çok parlak olmadığı ve maç içinde zaman zaman konsantrasyon düşüşleri yaşadığı da konuşuluyor. Alt yaş kategorilerindeki maçlarda konsantre gözüküyordu genelde, ama bu Zalgiris'te içinde bulunduğu şartlardan ötürü de olabilir. Bir de Treviso'da görmek lazım.


Kalnietis gibi, Milosevic de zamanında şut ödevlerini boşlamış bir arkadaşımız. Şut yüzdesi iyi gibi gözükebilir, ancak şutlarının büyük bir bölümünü turnikelerin oluşturduğunu bilmemiz gerekiyor yanılmamak için... Her iki oyuncunun boyları da 6-4 veya 6-5 olarak geçiyor, özellikle Milosevic'in SG olarak bir kariyer sahibi olması da destek gören bir ihtimal. Piyasada da "Yeni bir X olur" şeklindeki önermelerde, X genelde Milos Vujanic ya da Igor Rakocevic oluyor. Açıkçası Milosevic'in hiçbir maçında Rakocevic'in skorer içgüdüsüne rastlayamadım, ancak Vujanic güzel bir benzetme... Bunun için bile dış şut yüzdesini yukarılara taşımak zorunda olduğunu söyleyebiliriz. Yoksa Rakocevic falan derken Hakan Demirel bile olabilir maazallah! Bu sezon kiralık olarak Lietuvos Rytas takımında forma giyecek Milosevic, Olympiakos ile sözleşmesi de devam ediyor.


Derek Fisher'dır, üzer... "Fenerbahçe Ülker kazanmayı bilen ve istemekten bıkmayan oyunculardan kurulu bir takım olarak seriye 2-0 önde başlıyor adeta" diyenlere Preston Shumpert ve Bootsy Thornton yürek göstermiştir. Memnuniyet duyarım. Devamı batug.com'a gelebilir, üşenebilirim de...


Cengiz Çandar Gibisin: Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.

öylesine sürüm 2

13 Haziran'a girdiğimiz şu saatlerde yapacak herhangi bir iş bulamamamın sebebiyle deneme yazmaya karar verdim. Tamamıyla free-style olacak, çünkü her seferinde verse'üme girerken problem yaşıyorum. O yüzden bana puanım DOGHUZ kankam.

Aslına bakılırsa şu blog'da yazılan denemelere bakınca kendi kendime diyorum, ulan a.k. kassam ben de yazarım. Sonra diyorum sktr lan, kasılır mı her gün her gün. Şu gün bu denemeyi yazmam için okulumdaki bütün finallerin bitmesi, geriye sadece proje teslimlerinin kalması ve 4 bira gerekti. O sebepledir ki her güne bir deneme bulabilen Doğuş'a saygılarımı yolluyorum.

Yazılacak onca gelişme var iken ben ne diye deneme yazıyorum diye kendi kendime sorguluyorum. Ronaldo'nun Real transferi diyorum yine kendi kendime, millet her boku okumuştur zaten. Dün arkadaşla konuştuk, PES 2010 için iyi olduğuna kanaat getirdi Kaka ile iyi bir ikili oluştururlar diye fikrini belirtti. Az önce de Ronâldo'nun Paris Hilton ile samimi görüntülerini gördüm, bu hadiseyi kapadım.

NBA finalleri hadisesi var bir de dokundurabileceğim. Ne yazık ki seriyi doğru düzgün takip edemiyorum, ettiğim zamanlarda da not almıyorum ileride oluşturabileceğim yazılar için. Tembellik işte. Ancak dün sabah 7 gibi uyandığımda ranzadayken arkadaşa sms attım, maç ne alemde diye. 2 sayı orlando önde, inanılmaz maç dedi. Hayvani bir şekilde işeme ihtiyacı duyduğumdan indim ranzadan, skerler dedim açtım bilgisayarı başladım izlemeye maçı. Acı acı soktu Lakers açıkçası. Uykum kaçtı yine, 3 saat embesil takılmak durumunda kaldım. Benzer sıkıntıyı Horry, Sacto'ya son sn. de gömdüğünde çekmiştim. Fisher'ın 0.4 sn'sini kaçırdım, Spurs'ü de pek sevmem zaten Hido'nun orada oynaması çok da mühim bir ayrıntı değil bu bağlamda.

Birazdan yudumlayacağım biram bana yazının şu noktasından sonra neler karalayabileceğime dair bir ipucu versin diye umud ediyorum. Maalesef ki herhangi bir kıvılcım çakmadı meret. Yalnız şundan bahsedebilirim yazıyı kapatırken Mehmet Topuz olayını onca abarttılar ne bok çıkacak merak ediyorum. Beşiktaş- Fenerbahçe- Kayseri- Topuz orgy'sinde "Mehmet bizim, Topuz'u sizin" esprilerine ben doydum. Ahmet Çakar, Demirören tartışması eğlenceliydi bayağı, gözden kaçmasın. Son olarak blog'a girdiğim bir post'ta ilk kez bu kadar Türkçe sözcük seçimine özen göstermedim ve argoya başvurdum; ancak çok da önemli olmasa gerek.

eyvallah

12 Haziran 2009

The Player

11 Haziran 2009

Tottenham'da kıyım başladı

Jermaine Jenas, David Bentley, Darren Bent, Roman Pavlyuchenko, Didier Zokora ve Gareth Bale... Teknik direktör Harry Redknapp'ın önümüzdeki sezon kadroda görmek istemediği 14 kişilik listenin en önemli isimleri. 2007 yılından beri 180 Milyon Euroluk transfer yapmış Tottenham Hotspur ve sattığı topçulardan 95 Milyon Euro toplamış. Ramos ile sezon açılışındaki berbat performansın ardından sezon ortasında takımın başına getirilen Redknapp takımın sezonu 8. sırada bitirmesini sağlamıştı. Yarım sezondaki bu etkili çıkışın ardından yönetim oldukça büyük imtiyazlar vermiş hocaya. Satışa çıkan topçulardan da Bentley'i Galatasaray'a Arda'dan boşalacak kanata alternatif olarak önerebilirim. Tottenham forması için önemli yeni adaylar ise Roque Santa Cruz, Ruud van Nistelrooy ve Edin Dzeko. Dzeko gelmez diyim ve kaçıyım.

08 Haziran 2009

Geçmiş Olsun Dreadlocks


Az önce basketbol sitelerinde dolanırken gözüme çarptı, içimi cız ettiren bir haber; Brian Grant'e Parkinson teşhisi konulmuş. Kendisi önce kontrolünü kaybetmekten, başkasına muhtaç olmaktan korktuğunu, fakat doktorlarla, yine Parkinson hastası olan Michael J. Fox'la konuştuktan sonra hastalıkla savaşmaya hazır olduğunu söylemiş. Parkinson halihazırda kesin tedavisi bulunamamış bir hastalık, ancak Grant de savaşçı kişiliğini çok iyi bildiğimiz bir kişi. Umarım hastalığı olabilecek en alt seviyede tutmayı başarır, geçmiş olsun Brian...

Formula 1 ING Turkish Grand Prix 2009 - Race


Turkey 2009
Race Results

Laps
Completed

Time
Race Length

Points
Earned

1. Jenson Button Brawn 58
10pts
2. Mark Webber Red Bull Racing 58
8pts
3. Sebastian Vettel Red Bull Racing 58
6pts
4. Jarno Trulli Toyota 58
5pts
5. Nico Rosberg Williams 58
4pts
6. Felipe Massa Ferrari 58
3pts
7. Robert Kubica BMW 58
2pts
8. Timo Glock Toyota 58
1pt
9. Kimi Raikkonen Ferrari 58

10. Fernando Alonso Renault 58

11. Nick Heidfeld BMW 58

12. Kazuki Nakajima Williams 58

13. Lewis Hamilton McLaren 58

14. Heikki Kovalainen McLaren 57 +1 Lap
15. Sebastien Buemi Scuderia Toro Rosso 57 +1 Lap
16. Nelson Piquet Jr. Renault 57 +1 Lap
17. Adrian Sutil Force India 57 +1 Lap
18. Sebastien Bourdais Scuderia Toro Rosso 57 +1 Lap
19. Rubens Barrichello Brawn 48 +10 Laps Gearbox
20. Giancarlo Fisichella Force India 5 +53 Laps Brakes


Yarış yine beklenildiği gibi Button'ın olurken, Brawn GP ilk kez yolda kaldı ve Barrichello'yla puan alamadılar. Rakipleri Red Bull ise Webber ve Vettel'le podyum yaparak takımlar şampiyonasında bir adım yakınlaştı. Yarışın göze çarpan belki de tek performansı Rosberg'den geldi. İlk 10'daki en ağır araç olmasına rağmen çok iyi start alan Rosberg, daha sonra benzin avantajını da kullanarak yarışı 5. sırada bitirmeyi başardı. Büyük takımlar yine kayda değer bişey yapamazken haftasonuna damgayı Pilotlar-Takımlar toplantısı vurdu. Yarıştan kısa bir süre önce yapılan ve açıkça bir FIA'ya gözdağı olan toplantının sonunda FOTA tarafından yapılan açıklama "pilotları konuyla ilgili bilgilendirdik" oldu.


Bizim adımıza haftasonunun kritik noktası ise F1'in boş tribünlere karşı yapılmasıydı. Mark Webber konuyla ilgili "I am looking forward to Silverstone for many reasons because I think it will be a great atmosphere unlike here. There was no one here. We should have let them in for free at the end, Jenson and I spoke about this on the parade lap, that on the day maybe we should have made an announcement yesterday or even this morning to get some more people in here to let them experience our sport and that's a shame that it didn't happen." ** şeklinde bir açıklama yaparken, pilotların genel görüşü de kapıların açılması yönündeydi Ferrari takım direktörü Stefano Domenicali ise "We have concentrated too much about other things and it looks like we don't care about the public, about the show." *** açıklamasıyla olaya farklı bir açıdan yaklaştı.

** Silverstone'u pek çok nedenden dolayı iple çekiyorum, çünkü orada atmosferin, burdakinin aksine oldukça iyi olacağını düşünüyorum. Burada kimse yoktu. İnsanları içeri bedava almalıydık. Jenson'la bu konuyu konuştuk, belki de önceki gün veya sabah bir basın açıklaması yaparak buraya daha fazla insanı çağırmalı, onların bizim sporumuzu tecrübe etmelerini sağlamalıydık.

*** Başka şeylere kafa yormaktan sanki izleyicileri, şovu umursamıyoruz gibi gözüküyor.

Kareem vs Patrick


07 Haziran 2009

Phil vs Stan


Kobe vs Hido


Formula 1 ING Turkish Grand Prix 2009 - Qualification


Turkey 2009
Qualifying Results

Q1
20 minutes

Q2
15 minutes

Q3
10 minutes

1. Sebastian Vettel Red Bull Racing 1m27.330s 1m27.016s 1m28.316
2. Jenson Button Brawn 1m27.355s 1m27.230s 1m28.421s
3. Rubens Barrichello Brawn 1m27.371s 1m27.418s 1m28.579s
4. Mark Webber Red Bull Racing 1m27.466s 1m27.416s 1m28.613s
5. Jarno Trulli Toyota 1m27.529s 1m27.195s 1m28.666s
6. Kimi Raikkonen Ferrari 1m27.556s 1m27.387s 1m28.815s
7. Felipe Massa Ferrari 1m27.508s 1m27.349s 1m28.858s
8. Fernando Alonso Renault 1m27.988s 1m27.473s 1m29.075s
9. Nico Rosberg Williams 1m27.517s 1m27.418s 1m29.191s
10. Robert Kubica BMW 1m27.788s 1m27.455s 1m29.357s
11. Nick Heidfeld BMW 1m27.795s 1m27.521s
12. Kazuki Nakajima Williams 1m27.691s 1m27.629s
13. Timo Glock Toyota 1m28.160s 1m27.795s
14. Heikki Kovalainen McLaren 1m28.199s 1m28.207s
15. Adrian Sutil Force India 1m28.278s 1m28.319s
16. Lewis Hamilton McLaren 1m28.318s

17. Nelson Piquet Jr. Renault 1m28.582s

18. Sebastien Buemi Scuderia Toro Rosso 1m28.708s

19. Giancarlo Fisichella Force India 1m28.717s

20. Sebastien Bourdais Scuderia Toro Rosso 1m28.918s



Turkey 2009
Post-Qualifying Car Weights

Car Weight
Kilograms

Fuel Weight
Kilograms

First Stop
Estimated Lap

1. Sebastian Vettel Red Bull Racing 649.5 39.2 15
2. Jenson Button Brawn 655.5 45.2 17
3. Rubens Barrichello Brawn 652.5 42.2 16
4. Mark Webber Red Bull Racing 656 45.7 17
5. Jarno Trulli Toyota 652 41.7 16
6. Kimi Raikkonen Ferrari 658 47.7 18
7. Felipe Massa Ferrari 654 43.7 16
8. Fernando Alonso Renault 644.5 34.2 13
9. Nico Rosberg Williams 660 49.7 19
10. Robert Kubica BMW 664 53.7 20
11. Nick Heidfeld BMW 681.5 71.2 27
12. Kazuki Nakajima Williams 680.4 70.1 26
13. Timo Glock Toyota 689 78.7 30
14. Heikki Kovalainen McLaren 665 54.7 21
15. Adrian Sutil Force India 668.5 58.2 22
16. Lewis Hamilton McLaren 696.5 86.2 32
17. Nelson Piquet Jr. Renault 689.6 79.3 30
18. Sebastien Buemi Scuderia Toro Rosso 686.5 76.2 29
19. Giancarlo Fisichella Force India 688.5 78.2 29
20. Sebastien Bourdais Scuderia Toro Rosso 701 90.7 34


Bu sezonun belki de en çekişmeli sıralama turlarından biriydi. Gerek ilk iki turda kalifiye olma savaşı, gerekse de son turdaki pole savaşında pek çok pilot üstüste daha iyi turlar atarak son saniyeye kadar sonucu değiştirdiler. Hamilton ve Kovalainen antreman turlarındaki iyi zamanlarının yanıltıcı olduğunu sıralama turlarındaki rezalet sonuçlarıyla kanıtladılar. Ferrari, Monaco'daki iyi performansını burada sürdüremedi ve 6 ile 7'inci sırada yer bulabildiler. Yine de ağır bir araçla 6. sıradan başlayacak olan Raikkonen, yukarıya çıkma fırsatı yakalayabilir. Ancak yarış yine bu sezonun genelinde olduğu gibi Button ve Vettel'in arasında geçecekmiş gibi gözüküyor. Son haftalarda basından da baskı gören ve sürekli Button'la karşılaştırıldığı için kendini göstermek isteyen Barrichello da bu ikiliye dahil olmaya çalışacak. Brawn GP otomobilleri genelde olduğu gibi Vettel'den daha ağırlar, Red Bull'un hafif araçla pole'den başlayıp, oraya tutunmaya çalışma stratejisi bu sezon çok iş yapmadı gibi duruyor ama yarışta yağmur riskini de gözetirsek, neler olacağını kestiremeyiz.

06 Haziran 2009

Işın Karaca-Uyanış



Işın Karaca'nın son albümü Uyanış'ı dinledim. Başlarken zaten hepimizin bildiği birşeyi hatırlatmayı üzerime vazife olarak görüyorum. Işın Karaca, Türkiye'deki en iyi seslerden biridir ve alışılmışın dışında tarzını da yürekli bir şekilde bu kadar iyi sunmasıyla da en cesur sanatçılardan biridir diyebilirim. Kendisi hem ses-yorum, hem de yaptığı müzik olarak Türkiye piyasasının standartlarının çok üstünde. Gelelim albüme; Uyanış, genel olarak hoşuma giden bir albüm oldu. Üzerinde uğraşıldığı belli. Müziğin sadece tuşlara basılarak yapıldığı, vokallerin inanılmaz oynamalar yapılarak önümüze sunulduğu basit albümler gibi değil. Albüm genelinde söz ve müziklerde Işın Karaca imzası var. Albümdeki şarkılardan albüme adını veren Uyanış, Gidemedim, Bilmece, Ben Bilirim, Aşk Çizgisi ve özellikle Sensiz hikayem gayet sağlam olanlar. Zaten 10 şarkı var altısını yazmışsın diye düşünen olursa, dedim ya albüm gayet sağlam, çok az falso verilmiş. Sensiz Hikayem'e ayrı olarak değinmek istiyorum. Böyle bir yorum Türkçe müzik yapan, Türk bir sanatçıdan çok nadir duyulabilir. Düşündüm de bu şarkının yorumuna yaklaşan başka şarkı gelmedi aklıma. Özellikle sondaki ad-lib'ler müthiş olmuş. Şarkı bittikten sonra kişide orgazm etkisi yaratıyor. Bu şarkıyı ilk kez dinledikten sonra "acaba Aretha Franklin mi dinledim az önce?" diye sordum kendi kendime. Şarkı direk albümün favorisi oldu gözümde. Bambaşka Biri'ni orjinalinden çok kopmamaya çalışarak mükemmel yorumlamış Işın Karaca. Bu şarkının yapılmış olan en güzel coverlarından biri. Bazı yerlerdeki vokalleri daha güçlü vursa çok daha iyi olurdu diye düşündüğüm bir kaç yer oldu. Amacının çeşitlilik yaparak dikkat çekmek mi, yoksa farklı tarzları deneme isteği mi olduğunu çözemedim bir şarkı var; Ege Çubukçu düeti olan 5 Dakika. Hiç ama hiç beğenmedim. Benim açımdan belki de albümdeki tek hayal kırıklığı. Hiç olmamış bu albüme, hem ne gereği vardı diye de düşünmeden edemiyorum. Ege Çubukçu'yu hiç beğenmediğimden, çok yapay bulduğumdan mı, Işın Karaca'ya böyle bir albümde, böyle bir şarkıyı yakıştıramadığımdan mı bu bilmiyorum, beğenmedim. Işın Karaca vokalleri olmasa çekilir gibi değil. Şarkının müziğini de bir şarkının müziğine benzetiyorum ama aklıma gelmedi. Ama açık ara albümün en kötü şarkısı. Neyse bu kadar kusur kadı kızında da olur. Yaz albümlerine genelde bir kaç "yaz şarkısı" konur. Başrol bu albümün yaz şarkısı. Sık sık plajlarda, klüplerde duyacağımız şarkılardan. Bilmece de diğer bir yaz şarkısı adayım, içinde Hint ezgileri barındıran ve bu tarza az çok aşina olmuş kişilerin çok hoşuna gidecek olan hareketli, gayet güzel bir parça. Diğer Uyanış, Gidemedim, Ben Bilirim ve Aşk Çizgisi çok güzel ve duygusal aşk balladları. 1000 Yalan gibi bir şarkıyı da sadece Işın Karaca yapabilirdi. Jazz kokusunu buram buram barındıran bir şarkı. Bu albümü dinledikten sonra artık tek isteğim Işın Karaca'nın şirketlerin oyunlarından kurtulup, piyasaya oynamadan saf bir Jazz-Blues albümü yapması. İşte o zaman damga nasıl, nereye vurulur herkes görür.


1999 Euroleague Final: Zalgiris Kaunas vs. Kinder Bologna



Yukarıdaki video 1999 yılında Münih'te gerçekleşen Final-Four organizasyonundan... Tıpkı bu sezon olduğu gibi, o zaman da Final-Four CINE 5 ekranlarından şifreli olarak yayınlanıyordu yanılmıyorsam. Türkiye Ligi maçları için decoder vardı evde neyse ki, o sayede tamamını izleyebilmiştim organizasyonun. Beklenen, önceki iki yılın şampiyonları Kinder Bologna ve Olympiakos'un final oynamasıydı aslında başlangıçta. Finalde sürpriz bir takım olacaksa, Münih'e belki de en büyük seyirci desteğiyle gelmiş, Carlton Myers, Arturas Karnisovas, Damir Mulaömerovic, Gregor Fucka, Marko Jaric Lima gibi oyunculardan oluşan gayet görkemli bir kadroya sahip TeamSystem Bologna olurdu bu takım muhtemelen. Dörtlüyü tamamlayan Litvanya ekibi Zalgiris Kaunas ise underdog bile değildi neredeyse... Zaten buraya kadar gelmeleri bir Külkedisi masalıydı başlı başına. Fenerbahçe, Tau Ceramica, TDK Manresa, Kızılyıldız, Varese ve iki Rus takımı Saratov ve Samara ile birlikte Euroleague organizasyonunun o sezonki çaylak grubunu oluşturuyorlardı sezon başında. Bunlardan hangisinin ön plana çıkacağı konusunda da bir tahmin hakkı olsa, kimse bu hakkını Zalgiris için kullanmazdı sanırım. Ancak bir sezon önce daha küçük çaplı bir sürprize imza atıp, finalde İtalyanlar'ın süper gücü Stefanel Milano'yu alt ederek Saporta Kupası'na uzanan bu kadro birkaç takviyeyle Avrupa'nın 1 numaralı organizasyonunda en son noktaya kadar ulaşıyordu.


Takviye demişken, aslında bir Litvanya takımı için gayet önemli isimlerin kadroya katıldığını söyleyebiliriz. Ancak o sezon zaten olağan dışı bir sezondu. NBA'de süregelen lokavt krizi nedeniyle sezonun oynanması riske girmişti ve bu ligdeki düşük ölçekte kontrat sahibi oyuncular Avrupa seçeneğini değerlendirmeye başlamıştı. Birçoğu da küçük çaplı bir süperyıldıza dönüştü eski kıtada. Shammond Williams da Ülkerspor'a gelmişti hatta sanıyorum o dönemde. Önceki sezon New York Knicks ile 27 maça çıkmış veteran shooting guard Anthony Bowie ve Boston Celtics forması giymiş oyun kurucu Tyus Edney Kaunas'a getirildi. Bu oyuncuların önderliğindeki takımda Jonas Kazlauskas'ın iyi bir de yerli kadrosu vardı. Bunların çoğu o gün için isimsiz oyunculardı pek tabi, Avrupa sadece bir sezon önce Saporta Kupası başarısında başrolü oynayan Saulius Stombergas'ın ismine aşinaydı muhtemelen. Dönemin kalburüstü uzunlarından UCLA mezunu Çek Jiri Zidek de kadrodaki önemli isimlerdendi. Aslında Zidek'in şampiyonluğa katkısı sahaya koyduğu oyundan da fazlaydı. O dönem Murat Murathanoğlu'nun da sıkça vurguladığı gibi Edney, 1995 yılında NCAA şampiyonluğunu kazanan takımda Zidek ile birlikte yer alıyordu. Avrupa'ya geri dönüş kararı alan Zidek ile anlaşan Zalgiris, bunun arkasından Zidek'in önerisiyle Edney ismine yöneliyordu. Zidek'in teklifine devam eden lokavt sebebiyle daha sıcak yaklaşan Edney, o dönemde Litvanya'nın yerini haritada bulabilecek durumda bile değildi muhtemelen. Belki de hikayesi en güzel şampiyonlarından biridir Euroleague'in bu takım. O yüzden parantez açmak istedim. Biraz da Olympiahalle üzerinde oynanan maçlara değinelim...

Ondan önce Zalgiris'in grup aşamasından sonra önce Ülkerspor, sonra da Efes Pilsen'i elediğini not düşelim. Bizimkiler kerametin Stombergas'ta olduğunu düşünmüş olacak ki, oyuncunun yolu her iki kulüpten de geçti. Ama özellikle Efes Pilsen'de geçirdiği sezonda bekleneni vermekten çok uzaktı gibi hatırlıyorum. O sıralar 7 numaranın uğursuzluğuna inanırdım bizim takım için. Charles Smith?


İlk maç Bologna derbisi. Tıpkı bu sezonki ilk yarı final mücadelesi gibi. Salonda büyük bir gerginlik var, eller titriyor, sert savunmaların etkisiyle de şutlar kaçıyor. Skor 62-57 Kinder lehine. Ettore Messina bir kez daha finalde. TeamSystem olan Bologna'da Myers ve Jaric'e skorda yardımcı olan pek kimse yok. Jaric de o zamanlar Latsis yine hafızama güvenecek olursam... O zamanlar toy olan Fucka ve Andrew Betts gibi adamlar Radoslav Nesterovic'e ilaç olamazken, Predrag Danilovic ve Antoine Rigaudeau gibi dönemin büyük yıldızlarına Hugo Sconochini ve Alessandro Abbio gibi güvenilir rol oyuncuları yardımcı oluyor. Derken iç karartıcı reklam kuşağı başlıyor, İtalyan taraftarlardan koltuğuna çökmüş olanlar dışında pek kimse salonda kalmıyor. Maçı pazarlamak için tek yol, Avrupa devi Olympiakos'un sahaya çıkacak olması. Arjan Komazec, Dragan Tarlac, babanın telaffuzuyla ölümsüzleşen Anthony Goldwire, Dimitris Papanikolaou, Panagiotis Fassoulas, Milan Tomic, Johnny Rogers ve Fabricio Oberto gibi bir kadro, İspanyol takımı olsa "Los Galacticos" uygun görülürdü heralde... Ancak maçta kimsenin beklemediği acayip şeyler oluyor, Bowie-Edney ikilisine kenardan adsız sansız bir 10 numara destek çıkıyor ve kıpkırmızı salonda üçüncü çeyrekle beraber çıt çıkmıyor. Taraftarların yüzleri de forma renklerine uyumlu bir hal alıyor maçın bitiminde. Bir avuç Zalgiris taraftarı ise gördüklerine inanamıyor muhtemelen.


Bunun üzerine finalde İtalyan devine karşı Zalgiris galibiyeti, kulağa Hollywood senaryosu bile olamayacak kadar saçma geliyor. Ama ilk yarıda bir tokat da Kinder yiyor. Rigaudeau ikinci yarıda maçı tek başına geri getirmeye çalışıyor. Danilovic ve Abbio kayıplarda iken, Sconochini büyük katkı koyuyor kenardan gelip. Zaten pozisyonuna göre kalıplı bir oyuncudur, sanırım bir mismatch yakalamıştı o maçta da... Herkes son saniyeye kadar Kinder'in döneceğine inanıyor, ya da Zalgiris'in Avrupa'nın en büyüğü olacağına inanamıyor. Sconochini faul çizgisinden, Rigaudeau üçlüğün dışından sürekli üretiyor. Fakat karşıda iki oyuncu ile yenemeyeceğin bir "takım" var. Kupa töreninde Edney, neyi başardıklarının pek de farkında gözükmüyor. Eski takım arkadaşı Zidek, ona teşekkür ediyor muhtemelen. Salondaki yeşilliler de Zidek'e... Aslında Kinder hücum ederken gelen ıslıkların büyük bir kısmının sahibi TeamSystem taraftarları. En az Zalgiris taraftarı kadar mutlu dönüyorlar memleketlerine, bozulan ezeli rakiplerinin façası ne de olsa...


Dağınık bir yazı oldu aslında, bu da öyle bir anı işte. MM gibi "Anthony Goldwire" diyebilmek istiyorum. Maçın tamamına YouTube üzerinden ulaşılabilir, fakat pek pratik gözükmüyor. Normal adamın yapacağı iş değil 12 tane 10 dakikalık videoyu ardı ardına izlemek. Maçın tamamının linkini edinmeye çalışacağım. Buraya bir yerlere eklerim o zaman... Yalnız kadrodaki oyuncuların yaş dağılımına bakıyorum da veteran Bowie ve kupayı kaldıran 27 yaşındaki kaptanı bir kenara koyacak olursak rotasyonun tamamı 23-25 yaş aralığında. "Kolej takımı hüviyetinde" demek istemişimdir hep bu blogun bir köşesinde zaten...

Zalgiris Kaunas 1998-99:
4 Tyus Edney (1.78, 25, G) - 5 Mindaugas Zukauskas (2.01, 23, F) - 6 Giedrius Gustas (1.90, 18, G) - 7 Saulius Stombergas (2.03, 25, F) - 8 Marius Basinkas (1.98, 17, F) - 9 Eurelijus Zukauskas (2.18, 25, C) - 10 Dainius Adomaitis (2.01, 24, F) - 11 Jiri Zidek (2.12, 25, C) - 12 Tomas Masiulis (2.03, 23, F) - 13 Darius Maskoliunas (1.94, 27, G) - 14 Anthony Lee Bowie (1.98, 35, G) - 15 Kestutis Sestokas (2.02, 22, F)

Cengiz Çandar Gibisin: Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.

Kobe feat. Jameer - Love Sex Magic


"I don't know if this series can go to six if Kobe keeps playing like that."

Kevin Love



Yazı isteyen varsa güzel insan Bill Plaschke'ye yönlendirelim sizi... Giriş kısmı mükemmel özellikle. Zira şu maçtan Luke Walton'ın çok kritik anlardaki yararlı hücumu dışında yıllar sonra aklımda kalacak tek şey: Kobe'nin dişleri.

"Enough about his tumbling jumpers, his tentacle defense, his towering rebounds, his touch passing.

Did you see his teeth?

The story of the NBA Finals opener Thursday could be found in Kobe Bryant's mouth.

Seriously, did you see his teeth?

During the Lakers' 100-75 victory over the Orlando Magic, Bryant openly ground them as he ground his way to 40 points."

05 Haziran 2009

Mamma li Turchi!


Final haftasının en ateşli dönemlerinde ders çalışmak yerine FM'yi tercih ederken şu yukarıdaki görüntüyle dumurların dumurunu yaşadım. Cagliari'yi bir Türk iş adamı satın almıştı oyunda; görüntü iyi hoş güzelde okul uzadı be.

Galatasaray kaldığı yerden...

2009 Transfer Sezonu #2

Bugün akşam saatlerinde futbolun gündemine 2 bomba transfer oturdu. İlki yurtiçinden, Beşiktaş'tan geldi. Kayserispor'un geçen sezon 11 milyon dolara vermediği Mehmet Topuz, siyah-beyazlı formaya 6 milyon avro karşılığında transfer oldu. 1.5 milyon avro ücretle 3+1 yıllığına imza attıktan sonra, küçüklüğümden beri Beşiktaşlı olduğum için tercihim bu yönde oldu açıklamasını vermese bence daha iyi olacaktı.


Bütün futbol dünyasını yerinden oynatan ise, aslında devre arasından beri beklenildiği gibi Kaka'nın Real Madrid'li olmasıydı. 65 milyon avroyu reddedemeyen Milan'ın Lavezzi'yle boşluğu doldurmaya çalışacağı ilk dedikodular arasında. Bu bonservis ücret aynı zamanda futbol tarihinin en yüksek 2. rakamı olacak, transferin resmi açıklamasının rekortmen Zidane'dan gelmiş olması da bir diğer ayrıntı.


Şu ana kadar transfer sezonunun en hızlı takımı ise Bayern Münih. Son olarak bugün Heerenveen'den Hırvat sol kanat oyuncusu Pranjic'i alan Bayern, Ribery'nin olası gidişini de bir noktaya kadar kompanse etmiş oldu. Sezon içerisinde Baumjohann, Tymoschuk ve Olic'le anlaşan Alman devinin şimdiye kadarki en önemli transferi ise 30 milyon avro ödeyerek Bundesliga rekorunu kırdıkları Mario Gomez'di. Olic ve Gomez'in gelişi, aylardır speküle edilen Podolski ve Toni'nin takımda ayrılma ihtimallerinin de oldukça fazla olduğunun bir göstergesi oldu. Toni, Milan ve Wolfsburg takımlarının hedefi olarak gösteriliyor.

Yürek Yürek Üstüne: 0-1


"CP: Favorim Fenerbahçe Ülker. Mirsad Türkcan, Ömer Onan, Will Solomon, Damir Mrsic ve hatta Rasim Başak gibi seyirciyle bütünleşip kendini aşabilen karakterde isimler var kadroda. Rakip takım taraftarlarına antipatik gözükseler de, bu bayrak adamlar final serilerini farklı oynuyor ve teknik-taktik analizlere yer bırakmayacak bireysel performanslar sergiliyorlar. Bu jenerasyon yaşlanıp yerini birer birer Semih Erden’e, Emir Preldzic’e bırakana kadar diğer takımların pek fazla umutlanmaması yerinde olur. Onun dışında bir taraftar organizasyonu yaratamamış Efes Pilsen’in bu defekti ortadan kaldırıp avantajlı duruma geçmesi çok üstün kadroların kurulmasıyla mümkün olabilir ki öyle bir kadrodan bahsetmek mümkün değil bugün."

BBL Roundtable at batug.com - 14 Mayıs 2009

Böyle kendinden alıntılar yapan iğrenç bir megaloman gibi görünmek istemiyorum. Ama yukarıda adı geçen oyuncuların sarı-lacivert formayla sahada bulunduğu bir seride teknik-taktik konuşmalar sonra gelir bende... Bunu peşinen söylemek gerek. Bundan bir önceki soruda da, Solomon'ın gelişinin şampiyonluğu etkileyip etkilemeyeceğini konuşmuştuk. "Bu Fenerbahçe Ülker kadrosuna bir winner oyuncunun daha katılımı Efes Pilsen için korkutucu bir durumdur" tarzında bir şeyler demiştim. Gerçekten de bu maçın son periodunu bu alıntılanan kesim doğrultusunda ele almak gerekir. Bir tarafta Bootsy Thornton en kritik hücuma çıkarken elindeki topun hakimiyetini saçmasapan biçimde kaybederken, Charles Smith savunmada faul problemi nedeniyle anlaşılabilir pasifizasyonundan daha da silik bir hücum performansı gösterirken diğer yanda neler oluyordu? Ömer Onan el üstü, bel altı acayip üçlükler sokuyor, uzun olduğu tartışılır Mirsad maçın sonunda takımın tek uzunu olarak pota altında mutlak hakimiyetini ilan ediyor ve kimseye rebound bırakmıyordu. Fenerbahçe Ülker'in yabancıları da işin içine daha fazla girmiş gibiydi. Preldzic ve Solomon gibi isimler zaten bu kulüple aidiyet ilişkisi içerisinde adamlar da Devin Smith de bir başka winner olarak karakterini koydu son period içerisinde. Helal olsun!


Haydi biraz da coaching eleştirisine girelim. Kazanan takımı kısa tutalım, ama Bogdan Tanjevic bu "Calve çabuk çorba" kıvamındaki rotasyonunun içinde kaybolabilir final serisinin bir döneminde. Geniş kadro her zaman iyidir, ama aynı takımla yedi maç oynuyorsun, sana bu seride daha az katkı verecek nitelikteki oyuncuların süresini kısman ve bunu yapmasan bile belli bir standart tutturman gerekir rotasyon konusunda. Bakalım, o cephede neler olacak?

Ergin Ataman'a gelince... "Bu takımda oyunun sonunu getiren beşte mutlaka bulunması gereken isimler kimlerdir" gibi bir soru sorulsa, Thornton ve Smith ikilisinin takım için en değerli parçalar olduğunu söyleyerek başlarım konuşmama. Suyumdan bir yudum aldıktan sonra, "Fakat beyler, bu oyuncuların kötü günleri olacaktır mutlaka ki" şeklinde devam ederim tok bir sesle. Ve "mutlaka ki" kalıbı için Burcu Esmersoy'a teşekkür ettikten sonra, bu takımda maçı tamamlaması gereken isimlerin Kerem Tunçeri ve son dönemdeki form durumunu göz önüne alarak da Mario Kasun olduğunu ifade ederim. Kerem, play-off ile birlikte ritmini kaybetmişe benziyor ne yazık ki. Geldiğinde çok olgunlaşmış gözüküyordu. Yaşına ve oyunundaki değişime rağmen zaman zaman hücumda, kariyerinin en etkin günlerini geçirdiği Beşiktaş Cola Turka dönemini de hatırlatıyordu. Daçka serisi performanslarını ölçüt kabul etmiyorum, fakat Galatasaray Cafe Crown serisinde ve bu maçta da fazlasıyla tutuktu. Buna rağmen ben takımımı Ender Arslan'a emanet edeceğime, direksiyonu herhangi bir adrenalin manyağına vermeyi yeğlerim. Zaten Ender'in sahada olduğu dönemlerde Bootsie Tootsie ve hatta Preston Shumpert'ın organizasyon olayını eline almasına alışığız, ancak bu adamlar da maçın en kritik anlarında karşılarında dört kısalı bir takım görünce ve bu dörtlü de Green-Solomon-Ömer-Smith gibi çok enerjik bir dörtlü olunca elleri ayaklarına dolaşıyor ister istemez...


Fenerbahçe Ülker'i karşıda görünce Michail Kakiouzis ile başlama, maçın sonunda dört kısaya hatta Okan-Suat-Emre üçlüsüne dönme eğilimini anlarım. Zira sık sık belirttiğim gibi Fenerbahçe Ülker son yıllarda bu ligin gördüğü en potansiyelli uzunlardan bir demeti elinde bulundurmakta... Fakat yine de kısaların da güven aşılamaktan uzak olduğu böyle bir maçta, Ömer-Oğuz-Semih-Vidmar dörtlüsünden bu kadar korkup da Kasun'u oyuna sürmemek bence obsesif bir tavrın sonucudur. Bu tavrı gösteren adam da Efes Pilsen ve Montepaschi Siena'daki geçmiş başarılarının kredisini tüketme noktasına gelmiş, bunu yaparken de saha içinde olduğu kadar saha dışında yediği gollerden de kötü etkilenmiş değerli bir teknik adamdır. O yüzden saplantılardan uzaklaşmak, serideki ikinci maçın kazanılması ve Efes Pilsen gibi bir markada yaraları kolay kolay iyileşmeyecek yeni bir süpürge hadisesi yaşanmaması adına hayırlı bir davranış olacaktır.

Uzun uzun konuşmayacağım, başka platformlarda yazarken enerjimi tükettim çünkü... Ama 45 liralık bilet tarifesi etiğin dışında bir harekettir, bunu tasvip etmem mümkün değil. Yalnız Efes Pilsen yönetiminin önceki yıllarda inisiyatif kullanarak kendi taraftarına ait gözüken yerden rakip takıma bilet sağlaması hadisesini tek dayanak olarak kullanıp da, "Bu sene neden vermiyorlar ya" şeklinde ağlamak komik bile değildir. Bunu Fenerbahçe Ülker'in basketbol şubesindeki yetkili isimlerin yapması da üzerine düşünülmesi gereken bir mevzudur. Uygulamada gözüken tek maraz ise tarafsız basketbol seyircisini bu düzenlemeyle Türk basketbolunun finalinden uzak tutmaktır, fakat bilet satışında hala gelişmiş bir organizasyonu sağlayamamış ülkemizde de saha avantajını hakkıyla kullanabilmek için bir gereklilik olarak da karşımıza çıkmaktadır. Şampiyonluk noktasında alıntıladığım paragrafta da değindiğim ölçüde belirleyici olan bir faktörün safdışı bırakılmak istenmesi de, meşru olduğu sürece tartışmaya kapalı bir konu olarak kalacaktır. Konuşmak isteyen yine konuşsun tabi de...

Not: Gürkan gittin, fotoğraflar Getty Images logolu dayım... Dalga geçmezsin umarım, keh keh.

Cengiz Çandar Gibisin: Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.

04 Haziran 2009

Gifişine Gifişine Gifişine Bandım

Öylesine Bir Maldomaldo

yazı yazmak için arada bir gelen hevesim, okulun bitmesi için gün saydığım şu günlerde ödev yapmamak, ders çalışmamak, veya sınavlara odaklanmamam için bloga girdi oluşturmak adına fena bir enstrüman olmuyor. ama bir şey yazmak istediğimde de ne yazacağım diye kara kara düşününce oluşturacağım yazı oluşmadan yok oluyor.

nba mi yazacağım, tenis mi yazacağım, futbol transferlerini mi yazacağım diye soruyorum kendime. bunlar zaten batug.com'da, forumda, aceto'da, milliyet- sabah- vatan'da alasıyla ele alınıyor. kendi okul vakayinamemi yazmak da pek bir hobi olarak gelmiyor. ama bakıyorum günlüğe bir şeyler yazılmıyor, üzülüyorum. iyi olmasa da bir şeyler yazılması gerektiğini düşünüyorum, zira takip edenlerimiz var.

Ha takip edenlerimiz bu yukarıda yazdıklarımı okuyunca şunu düşünebilirler: sen zaten bir sik yazmıyordun ki, seni mi takip edeceğiz. Ya da şöyle de düşünebilirler: biz blog'u takip ediyoruz, yazarları değil. Açıkçası benim kendi görüşüm, gencsubaylar blog'unun takip edilmesinin önemli bir nedeni, bitmek bilmeyen garip düşüncelerini öyle ya da böyle yazıyı döken Doğuş'tur. Kendisi de benim pek anlam veremediğim, anlamak için de pek çaba sarfetmediğim nedenlerden blog'dan ayrıldı, kendi blog'unda devam ediyor. bilmeyenler için gelsin: bumacevdeizlenir.blogspot.com. Şaban'ın da ilginç bir kalemi var, bilginiz olsun.

Bendeki bu ilgisizlik, gencsubaylar'daki gevşeklik blogun şu anki konumuna gelmesinde ne kadar etkili olmuştur diye soruyorum kendime. Ben zaten yazı işlerine sene boyunca ilgisiz olacağımı söylediğimden kendimde çok da büyük bir hata göremiyorum. Bu sayede topu diğer oyunculara atıyorum. Ancak beraber başlanılan bir işi, beraber devam edilmesi taraftarıyımdır. Bu da naçizane fikrimdir. Ortak paydayı bulmak hepimizin görevi olmalıydı. Olmadı, hayırlısı olsun diyorum bundan sonrası için.

Zaman geçsin diye, böylesine bir yazı kaleme alayım dedim. Yarın başlayacak NBA finalleri herkes için zevkli geçsin, bu yazı da burada bitsin.

Santon Yok, Macheda Yok, Ne Var Lan İt Gibi Ama Tam Değil


Alberto Paloschi ismine sezon başında değinmiştim sanıyorum. "Milan'da güzel şeyler de oluyor" kabilinden bu genç oyuncuyu anmıştım, hatırlıyorum. Çok yetenekli bir çocuk olduğu belliydi, fakat San Siro için henüz erkendi. Böyle bir durumda fazlaca şans bulabileceği bir Serie B takımına kiralık göndermek makul bir çözümdü, Milan da bunu yaptı ve Paloschi takımı Parma kalifiye olurken en büyük katkıyı yapan oyunculardan biri oldu. Cristiano Lucarelli ile iyi bir ortaklık kurdu ve takımının Serie A hedefine 12 gol ile yardımcı oldu. 19 yaşındaki bir isim için oldukça etkileyici... Bu arada Paloschi'nin Parma'ya geçişi co-ownership metoduyla gerçekleşti, yani bonservisinin yüzde ellisi şu anda Ducali'nin elinde... Buraya tekrar konuk etmemin sebebi nedir peki? Ait olduğu yere dönen Parma'yı tebrik edeceğim, kendime yol yapıyorum. Ama onun dışında şöyle bir durumu var ki Paloschi'nin oldukça değerli...


Bu ay içerisinde bilindiği üzere bir adet U21 Avrupa Şampiyonası var takvimde... 23 kişilik kadrolar da birer birer netleşirken İtalya milli takımının seçicisi Pierluigi Casiraghi, ülkenin final vizesi almasına yardımcı olan çekirdek kadroya sadık kalmış. Bu uğurda, sezonun sonlarına doğru yedek kulübesinden gelerek United'ın şampiyonluğunda büyük bir rol oynamış Federico Macheda'yı harcadı mesela eski milli golcü... Aynı şekilde, Marcello Lippi'nin A Milli Takım için gözdelerinden biri olma yolundaki Inter beki Davide Santon da 23 kişi arasında kendi adını görememiş. Fakat böyle müstesna bir oyuncu için kaideyi bozmakta çekinmemiş Casiraghi. İyi de etmiş. Gerçi ben Santon'u da, Macheda'yı da İsveç'te görmek isterdim. Sanırım, Euro '96'da Çek Cumhuriyeti karşısında kaçırdığı o gol sonrası defalarca uykusundan terleyerek uyanmak zorunda kalmış Casiraghi, clutch performanstan sahiden pek anlamıyor. Macheda'yı böyle açıkladık diyelim, buna ek olarak kadroda bulunan ileri uç oyuncuları da tartışılacak isimler değil. Fakat Santon? Altan, bu soruyu da kadroyu vererek savuşturalım...


Goalkeepers: Andrea CONSIGLI (Atalanta BC), Salvatore SIRIGU (Cagliari Calcio), Andrea SECULIN (ACF Fiorentina)

Defenders:
Marco ANDREOLLI (US Sassuolo Calcio), Salvatore BOCCHETTI (Genoa CFC), Domenico CRISCITO (Genoa CFC), Paolo DE CEGLIE (Juventus), Lino MARZORATTI (Empoli FC), Marco MOTTA (AS Roma), Francesco PISANO (Cagliari Calcio), Andrea RANOCCHIA (AS Bari)

Midfielders:
Ignazio ABATE (Torino FC), Antonio CANDREVA (AS Livorno Calcio), Alessio CERCI (Atalanta BC), Luca CIGARINI (Atalanta BC), Daniele DESSENA (UC Sampdoria), Claudio MARCHISIO (Juventus), Piermario MOROSINI (Vicenza Calcio), Andrea POLI (US Sassuolo Calcio)

Forwards: Robert ACQUAFRESCA (Cagliari Calcio), Mario BALOTELLI (FC Internazionale Milano), Sebastian GIOVINCO (Juventus), Alberto PALOSCHI (Parma FC)


Bu yukarıdaki eksiklere rağmen kadro gerçekten sağlam. 2008 Toulon Turnuvası'nı kazanan İtalyan takımının Giovinco (MVP), Cigarini, Marchisio, Marzoratti, Bocchetti, Dessena, Abate, Motta gibi isimlerden oluşan çekirdeğini barındıran bu kadro, yukarıda da görüldüğü gibi birçok değerli eklemeye de sahip. Bunlardan en öne çıkanı Gana asıllı Mario Balotelli hiç kuşkusuz. Henüz İtalya'da keşfedilmemişken Gana milli takım kampına çağrılan, ancak bunu reddeden Mario Balotelli. Şöhrete ulaşmasıyla birlikte aniden beliriveren biyolojik ebeveynlerine öfke kusan Mario Balotelli. Irkçı söyleme maruz kaldığı bir Juventus maçı sonrasında Stadio delle Alpi'deki taraftarları karşısına alıp kendisini onlardan daha İtalyan ilan eden Mario Balotelli. Hikaye buraya kadar güzel, ama disiplinsizliği her hocasının diline sakız olmuş da bir Mario Balotelli. Ben yeteneğini görsem de, kendisi hakkında beklenti içine girmeyen kesimdeyim. Bakalım haklı çıkan ben olabilecek miyim? Casiraghi de çok umutlu gözükmüyor... Ama İsveç konusunda değil... Harbiden çok güzel kadro be! Evsahibi İsveç, Belarus ve Sırbistan ile birlikte A grubunu oluşturuyorlar bu arada.

"Seeing a lad of his talent who at 18 behaves this way at both the national team and his club is infuriating."

Cengiz Çandar Gibisin:
Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.

03 Haziran 2009

British Knights


Son dönemde çok konuşulan bir mevzu şu vefasızlık hadisesi... Gerçekten Tugay Kerimoğlu'nun Kuzey İngiltere'de yaşadığı güzellikleri görüp altta kalmamaya çalışan, ama onu görürken yanıbaşındaki Hasan Şaş'ı bundan önceki onlarcası gibi göremeyen bir garip kulüp. Vefa artık İstanbul'da... Yok böyle demeyeceğim. Ama bugün Gareth Barry'nin mektubu düşünce ajanslara, bu da düşündürdü beni açıkçası. Oyuncu da biraz hak etmeli, sizce de öyle değil mi? Örneğin burada da çok sevilen güzel insan Daddy Cool'un sezon öncesi Leeds United taraftarına yazdığı bir açık mektup vardı. "Profesyonel futbolcuyum, kimseye hesap vermek zorunda değilim" diyebilirdi, fakat o erdemli olanı seçti ve Galatasaray konusunda doğal olarak bir hassasiyeti bulunan eski kulüp taraftarlarına seslendi. Biz de buraya yansıttık... Gerçi onu bu mektuba iten olaylara da değindik. Yine de buna benzer şeyleri ülkemizde ne yazık ki göremiyoruz pek fazla. Hala sakatlık geçiren rakip oyuncuyu görüp, gol pozisyonu kovalamaktansa topu taca atan amatör zihniyet haftalarca televizyonlarımızda gösteriliyor. Bu mu profesyonel futbolun içinde bulduğunuz en güzel detay? Bravo...


Bayrak adam mertebesine yükseldiği Aston Villa'dan, Manchester'ın mavi yakasına geçiş yaptı Barry. Ada'nın yetiştirdiği en sağlam orta sahalardandır, Frank Lampard ve Steven Gerrard'a git gide daha çok benzemiştir beklentilerin etkisiyle fakat çok daha all-around bir adamdır bu ikisine göre. Geçen sezon Rafa Benitez'in onu ne kadar çok istediği sır değil. Orada yıl boyunca kullanılan Riera-Benayoun ikilisinin hiçbir zaman tam olarak güven vermediğini de düşünecek olursak, istikrarla eş anlamlı bir Barry takviyesi her iki kulvarda da mutlu sona çok yaklaşmış Pool'da senaryonun çok farklı şekillenmesini sağlayabilirdi. Ucuz kurtulduk... Böyle açıklamış vedasını, içerik çok zengin değil ama mektubun varlığı bile yeterlidir benim için. Buraya da koyalım:


"After all the speculation over the last 12 months, I want the chance to explain my decision to the Aston Villa fans,


I want to thank them for the incredible support I have received over the last 12 years and this football club has been a huge part of my life.

I joined as a 16-year-old boy and 12 years later I am moving on as a 28-year-old man with a wife and two children. A lot of things have changed in that time - players, management and a chairman.

But every season bar none, whether we have been bottom half, mid-table or challenging for Europe, the support myself and the team have received has been fantastic.


My one huge regret is that during my time at this club we have not brought the fans the success they deserve and I obviously have to take my share of responsibility that we have not been good enough to win trophies.

I feel the club is in the best position it has been in during my time here. I think we have a group of very good young players, we have a fantastic chairman who is here for the good of the club, and one of the best managers in the game.


Obviously people will ask why I am leaving if I feel like that. I have honestly been very undecided what to do.

The manager and the whole club have bent over backwards to try and persuade me to stay and made me a fantastic offer which I am extremely grateful for.


But, after changing my mind lots of times, I came to the decision that the time was right for me and for the club to part company.


I need a new challenge, I have a massive fear of going stale and falling into a comfort zone.


I believe the deal is a good one for the club. I am sure the manager will use the money well to strengthen the team and the club will go from strength to strength. I am also excited now about my new challenge.

A lot of people will question my decision to join Manchester City. They were the club prepared to meet the valuation which, for a 28-year-old with a year left on his contract I think shows how much they wanted me.

Once I had spoke to Mark Hughes, there was nowhere else I wanted to go, I was also desperate to avoid any long drawn-out saga. I feel I am joining a club that will seriously challenge to win major honours.

People might doubt that, but I am convinced with the plans the club has short term and long term, and the backing the manager will receive from the owners, that we will be a major force.

Also the World Cup has always been a major part of my thinking and I feel at Man City I will get the chance to play regularly in my best position and play a big part in a successful side.


Time will tell if I am right or not, but those are my reasons.



I have grown bored of all the speculation surrounding me over the last 12 months and I am sure all the fans have as well. I am glad I never left last summer because I would have left under a huge cloud. This year I feel things are different.

I haven't used an agent. I have discussed things with my best friend but ultimately made my own choices and I think the situation has been handled properly by everybody involved and once again I have to thank the manager and the club for that.


I genuinely wish the club all the best for the future, and want to thank everyone who has helped and supported me in my time here.


For the rest of my life, Aston Villa will be the first result I look for."


Cengiz Çandar Gibisin: Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.

02 Haziran 2009

How I Met Mariah Carey?

Final sınavından çıktıktan sonra havaalanına gidip "Antalya'ya ilk uçak için çok acil bilet lütfen!" diye haykırmam film sahnelerini aratmayacak nitelikteydi. Aslında son bir haftaya kadar hep şanssız olduğumu düşünürdüm ama değilmişim,onu anladım.Antalya'ya iner inmez hemen iç hatların yanındaki CIP Lounge'da bulunan Mardan Palace Otel'in arabalarına doğru yöneldim. Birini bekledikleri belliydi. Nasıl da şanssız görüyordum kendimi Mariah Carey'i karşılamaya gelemediğim için. Neyse ki MC henüz Türkiye'de idi ve hala ufacık da olsa görme şansım vardı. Otelin arabalarının yanında duran bir yetkiliye durumu anlattıysam da konsere girebilmemin mümkün olmayacağını kesin bir dille belirtmesinden sonra başım öne eğik, kalacağım otelin yolunu tuttum. Sabah kalkar kalkmaz ilk işim havaalanına gitmekti. Saat 8'e doğru havaalanındaydım ve beklemeye başladım. Beklediğim sırada Paris Hilton,Richard Gere ve ailesi ayrılmıştı ama benim için asıl amaç MC'yi görmek olduğundan pek ilgimi çekmediler.































Havaalanı korumlarıyla yaptığım konuşmalarda Ordu'dan sadece onu görmeye geldiğimi söylediğimde hepsi anlık bir şok yaşadılar. Yaklaşık 4 saatlik bir bekleyişten sonra konuştuğum görevlilerden biri "İstersen hazırlan, Mariah Carey burada olmak üzere" dedi ve ne olduysa o andan itibaren başladı. O an kalbim duracak gibi oldu. Fotoğraf makinamı bir açıp,bir kapatıyor, video ve standart fotoğraf modu ayarları arasında gidip gelerek hangisinin daha iyi olacağını kestirmeye çalışıyordum. O anda çantamda olan The Ballads albümünü ve The Adventures of MIMI DVD'sini çıkarmak aklıma geldi. Şans yanımdaydı ki çantamda bir de kalem bulmuştum! Ve biraz sonra 4 arabalık bir konvoy CIP Lounge'un önünde durdu. Sevinçten ve heyecandan gözlerim dolmuştu ve titremeye başladığımı farkettim. Önce Mariah Carey'in kendi korumaları indi ilk arabadan. Hemen yanlarına gidip "Mariah nerde?Onu görebilmek için çok uzun yoldan geldim"dedim. Koruması gayet sakin bir şekilde "Burada olmak üzeredir" dedi ve kafasıyla işaret ederek "İşte burda!" dedi. O anda kalbim duracak gibi oldu. İlk gelen siyah otel arabasından otelin korumaları inerek beni uzaklaştırmaya çalıştılar, kısmen de başardılar. Gazetecilerin olduğu kısıma kadar uzaklaştırıldım ve elimde cdler beklemeye başladım. O sırada sevinçten ve heyecandan dolan gözlerim kendini bir anda salıverdi ve ben onu göreceğim için ne kadar mutlu olduğumu düşünerek mutluluktan ağlamaya başladım. Sevinç gözyaşlarıydı bunlar. Bir yandan şükürler ediyor diğer yandan kısacık da olsa konuşabilmek için dua ediyordum.




















Tanrı ile tam bir iletişim içindeydim yani. O sırada Mariah Carey'in korumalarından biri yanıma gelip elimdeki cd ve dvd'yi aldı. Şaşkınlıkla ne olduğunu anlamadım önce. Sonra farkettim ki Mariah Carey o halimi görmüş, korumalarından birini yollamış ve cdleri imzalamak için aldırmıştı. Tümden bırakmıştım kendimi artık, hıçkırıklarla ağlıyordum. Ardından koruma cdleri geri getirdi ve ben tekrar konuşmak istediğimi rica ettiysem de olumsuz yanıt aldım. Savaş kazanan bir komutan edasıyla elimdeki cdlere bakıyor ve ne kadar şanslı olduğumu düşünüyordum. Bu arada basın da çalışıyordu. Mariah Carey'den imza aldığımı gören basın mensupları hakkımda bilgi almak için soru sormaya başladılar. Hepsini savuşturuyordum, zaten aklım da orada değildi. Mariah Carey'i onlar yüzünden kaçırırsam ufak çaplı bir katliam çıkabilirdi. Tekrar beklemeye başladık. Koruma şemsiyeyi açtı ve bir süre sora Mariah Carey o eşsiz zarafetiyle arabadan indi. Ağlamaktan düğümlenen boğazımdan o ses nasıl çıktı bilmiyorum ama videoda da izleyeceğiniz gibi "Mariah, Mariah I love you! I love you" diye bağırmayı başardım ve Mariah da "Thank you" diyerek ve el sallayarak karşılık verdi. Yine bir kaç saniyelik şoktan sonra-neyse ki bu şok kısa sürdü- "Mariah, I wanna talk to you, please, a minute!" diye bağırdım tekrar. Yine durup el sallamayla karşılık verdi. Ne şanslıydım ki Mariah Carey beni görmüş, imza vermiş ve iki kere el sallamıştı. Sonra CIP kapısından içeri girdi ve hazırlanmış olan jetine binip gitti. Mutlu, gururlu, kutsanmış hissederek ve Tanrı'ya şükranlarımı yağdırarak havaalanından ayrıldım. Guys, that's the story of "How I Met With Mariah Carey?" :D


video

01 Haziran 2009

Mo Williams

Serinin özeti.