18 Ekim 2008

Oğuz'la; "Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü!"


Bir önceki hafta acayip bir kupon tutturdu, ama kendisi bile oynamadı! Hafta ortasında zafer sarhoşluğundan olsa gerek, fena çuvalladı. Ama bu hafta da sizlerle... İşte, günde 18 saat maç izleyen Oğuz ile bu haftanın tüyoları;

411 Atletico Madrid - Real Madrid:
Barcelona'dan 6 yiyen Atletico, Real Madrid'ten 7 yer... Şaka şaka. Önceden kestirilmesi zor bir maç. Real Madrid kazanır diye düşünüyorum fakat üst oynamak çok daha mantıklı. Üst

412 Napoli - Juventus: Juventus'ta işler yolunda gitmiyor. Trezequet'nin sakatlığıyla beraber iyice kabız bir takım oldular. Napoli koyar, döner Madrid koyar, Ranieri kaftaya Lig Tv'de maç yorumlar... 1

514 De Graafschap - Az Alkmaar: Aslında bu maçın yerine Aston Villa - Portsmouth maçını düşünmüştüm kuponda fakat o maç için 1 ve üst arasında gidip geldim. Tereddüt, bir bahisçi için en kötü hastalıktır, tereddütte kaldığınız maçları siktir edin sayın bashisseverler. O maç 1 ve üst bitecek ya, neyse konumuza dönelim. De Graaf sezona beklediğimden iyi başladı. He, "Ne bekliyordun ulan De Graafschaap'tan?" diyenler olabilir. Kendilerine saygı duyarım. Şöyle bir düşününce pek bir beklentim olmadığını ben de farkettim. Aydınlanmamı sağlayan tüm arkadaşlara teşekkürü bir borç biliyorum. Sağolun, iyi ki varsınız.

Alkmaar iyi takım, pek bir golcüler, pek bir formdalar. De Graafschap kendi sahasında gol atar, 4 tane de yer. Üst

524 Genoa - Siena: Bugüne kadar iç sahada oynadığı 3 maçı da kazanan - ki sırasıyla Milan, Roma ve Napoli- Genoa, Henry Domercant'ı durdurabilirse Siena engelini rahatça aşar. 1

17 Ekim 2008

Medar-ı İftihar Eserleri #2: Back To The Manchester

90. dakika, Bayern önde... Cipsler, sigara izmaritleri, dökülmüş bira şişeleri... Kafayı yiyoruz... Bir korner, "Son şanslar son umutlar, haydi çocuklar sevindirin bizi" diye bağırıyor John Motson... O vakte kadar hem 1-0 önde Bayern, hem de 2 topu direkten dönmüş. Sheringham giriyor oyuna, Solskjaer giriyor. Ferguson tüm riskleri alıyor.

O köşe vuruşu ki Şımaykıl bile gidiyor ceza sahasına. Taaaaaaaaaaaaaaak! Şeringam attıaaaa, kral attıaaaa 1-1 oldu... Santra yapılıyor, Mançesta topu kapıyor. Artık son dakika, top kornerde. Bayernliler panik hâlinde; "Ananskym" diye diye adam kolluyorlar. Ceza sahasında 21 oyuncu var! Teki de korneri atıyor zaten! Taaaaaaaak Teddy Bear vuruyor kafayı, auta çıktı maç uzatmalara gidiyor diye düşünürken Genç Solskjaer uzatıyor ayağını! 2-1...

Elimizde meşale, vurduk Mançesta sokaklarına. Sallıyoruz bayrakları, bira içip "Fuckin Zee Germans!" diye şarkılar söylüyoruz. Kafalar nası güzel, en az on bin kişiyiz sokakta. Lan diyorum Londra'ya gidelim buradan tabanvay... "Olur abi "diyorlar. "Eyvallah" diyorum yürüyoruz. Talan ediyoruz Londra'yı. Kafalar altı sıfırı atılmış olmasına rağmen bir milyar, sen düşün. Diyorum "Kalkın lan Kemp Nöu'ya gidiyoruz" delirdim sanıyorlar. "Lan düşün önüme, uçaktan inince karşılanmaz bu cengâverler..." Gidiyoruz İspanya'ya... Duştan çıkmış çocuklar, formaları falan çıkarmışlar. Bizim formaları veriyoruz, omuzlara aldığımız gibi uçağa marş marş. Ben Sir Alex'i taşıyorum. Yaşlı maşlı ama iyi kas yapmış, fıtık coşuyor ama olsun diyorum.

Derken pilot çıkıyor; "Çok fazla yük var, boşaltmamız gerek" diyor. "Nasıl?" diyorum. "Uçak kalkmadan bi kaç kişi insin" diyor. "Sana kaç lazım? Açık konuş" diyorum... "Üç yeter abi" diyor. Tutuyorum kaptanla yardımcı kaptanı, atıyorum uçaktan. Güvenlikleri de atıyorum.. "Al, altı etti. Üstü kalsın hocam" diyorum, kapıyorum kapıları...

Arkadaş, kafam yerinden çıkmış kafa mafa yok... Sürüyorum uçağı İngiltere'ye karşıdan bir uçak sellektör yapıyor. Tam da Heatrow'un oradayız, transit geçip kestiremeden gidicem Manchester'a... "Ananın .mı! This is England you know?" diyorum, "Burada gidişler soldan, ters yöndesin bi de bana sellektör yakıyorsun!" Son anda kırıyor direksiyonu geçip gidiyor. Hâlâ daha kornaya basıyor iyi mi? Nasıl stres olmuşum... Açtım camı, yaktım bi uzun Lucky Strike, saldım eli de dışarı...

Manchester'a gelince nasıl kalabalık... "Lan" diyorum, "Ezicem birinizi... Çekilin! Çekilin!" yok, bana mısın demiyor kimse... Herkes zafer sarhoşu tabi. Bizim çocuklar geliyorlar kokpite, başta Dıvayt Yorkşayır çocuğu; "Abi sen gelmiyor musun?" diyorlar... "Yok dayı, eyvallah. Bundan sonra bensiz devam edin. Valide merak eder şimdi" diyorum... Sir Alex geliyor, "Herşey için teşekkürler Daglıs" diyor, "Biz Adabazarlıyız meyt, lafı olmaz. Keşke Busby Babes de görseydi bugünleri. Yanarım yanarım bi ona yanarım" diyorum. Gözlerimiz dolu dolu oluyor. Neyse, açıyorum flatleri zartları zurtları ne varsa... Kafa nasıl güzel ama uçmuşum. Bayağı uçmuşum hem, eve kadar.

Sabah uyanıyorum, rüya zannediyorum. "Anne sen misin?" diyorum, "Evet canım, benim. 28 saattir uyuyorsun" diyor. "Çok güzel bir rüya gördüm anne" diyorum; "Mençıstır almış kupayı, çıldırıyoruz gidiyoruz İspanya'ya takımı alıp geliyoruz... Sonra ben bırakıyorum onları Manchester Havaalanına. Oradan sonrasını hatırlamıyorum"... "Hepsi geçti oğlum, 27. kattaki evimizde güvendesin. Kıçın açık kalmış, cam da öyle. Esmiş götüne götüne" diyor. "Neaaaaaaaa!" diye çığlık atarak uyanıyorum. Bi' bakıyorum Biff Tannen giriyor içeri. "Almanac ne oldu lan? Çıkar iddaa yapalım" diyorum. "Sen gel bakayım buraya diyor"
"Yıllar önce yaşlı bir adam -bir gün genç bir adam çıkıp sana Almanac'ı sorabilir-..." diye söze girecekken; "Ya bırak bu işleri Biffciğim gel yapalım işte ortak bi kupon. Sonuçlar bizde ne de olsa. basalım sipaliyi, dönelim köşeyi şugar olsun" diyorum. "Anan güzel mi?" diyor, çekiyor revolveri indiriyor beni...

Kan ter içerisinde uyanıyorum, babam karşımda... "Sen hâlâ iş bulamadın mı?" diyor. "Ya bırak işi şimdi, iddaa yapalım mı ortak?" diyorum. Ördekçioğlu paslanmaz, dibi tutmaz tavayı vuruyor kafama... Ortası kızarınca çekiyorsun ateşten, kalitenin adı.

Bırak hocam artık bu ayakları...

Malum İspanya, Belçika, Bosna Hersek... Hepsi Estonya'ya puan kaybetmeden yoluna devam etti. Biz de Malta ve Makedonya deplasmanlarının kopyası olan maçta 2 puanı sahada bırakıp kafamız eğik soyunma odasına yöneldik.

Tarzından, tavırlarından ve artisliğinden iğrendiğim, (Galatasaraylı olmama rağmen) futbol bilgisinden ciddi şekilde şüphe ettiğim, anti-istikrarsızlık abidesi teknik patronumuz Fatih Terim'i bu olayın birinci derecede olarak sorumlusu görüyorum. Kendisini milletin sakalına bıyığına karışmadan, kimsenin dilinin boyuna bakmadan, basın toplantılarından önceden belirlenmiş sorulara cevap verirkenki havasından arınmış şekilde kadro kurmaya davet ediyorum.Belli ki Euro 2008 topçulara koymuş. Takımın yarısından çoğu sakat. Amerikalı kondisyonerin boku. Yükledi yükledi, yaz bitti, kış geldi, maçlar başladı, topçularda patladı kondisyonlar. Sakat olmayanlar Volkan, Mehmet Aurelio, Servet Çetin, Arda, Kazım... Servet zaten Avrupa Kupasında sakattı. Volkan kaleci malum. Arda yeni çıktı sakatlıktan. Mehmet apaçi, Kazım deve, onlara da bişey olmaz zaten. Geri kalanlar kış tatilinde.

Şimdi Terim'e sormak lazım, Batuhan ile gelecekteki planı ne? Bu ülkede Mehmet Yıldız, Gökhan Ünal, Umut Bulut, Serhat Akın, Mehmet Topuz gibi hücumda etkili topçular var, hiç mi takip etmiyor? Mevlüt sabaha kadar çarpraz koşu yapsa ne olacak? Arkasında topa ayağını sürmekten kaçınan Nuri Şahin ile ne kadar oyun kurulabilecek? Yıldıray gibi topçuyla ters düşmenin ne boktan bir hata olduğunu ne zaman anlayacak?Asıl soru da şu: Dili uzun olup da iyi yalayanları takıma alma mantığı ile göte bala kazanılan başarıların arkasına sığınarak daha neyin artisliğini yapacak?

Artık herkes biliyor Terim'in mantığını. Kime ne artsiliği yapıyor hala anlamadım.

Mesajım şu: Bırak hocam bu ayakları, rezil etme kendini...

Pro Evolution Soccer 2009

Pes 2008'in kimi çevrelere göre beklentilerin altında kalmasıyla (ki bence ps3 versiyonu olmamıştı gerçekten) yaklaşık 9-10 aydır beklentilerin giderek arttığı bir oyun haline gelen Pes 2009 sonunda mağazalardaki(ve haliyle maalesef torrent ve download sitelerindeki) yerini aldı. Ülkemizde de Can Arat ve İbrahim Toraman'ın katıldığı yarışmalı bir organizasyonla tanıtıldı. Tabii her futbolsever gibi ben de oyunu çıkar çıkmaz kapıp, yaklaşık 10 gündür sömürdüğüm demonun verdiği gazla oynamaya başladım. Öncelikle belirtmem lazım ki oyunun pc versiyonu bana yine ps3'ten daha iyi geldi. Bilmiyorum belki de bunun artık pc'de oynamaya alışmış bünyemle ilgisi vardır ama sanki pc'de oyuncu ve takım üzerindeki kontrolüm daha iyi, oynanış daha başarılı gibi duruyor, fakat işin grafik yönünde ps3 haliyle alıp başını gidiyor. Onun dışında kısa bir süre de olsa Become a Legend ve Master League modlarına göz gezdirdim. Master League her zamanki gibi keyifli, henüz çok ilerleyemediğim için çok fazla yorum yapamayacağım. Ancak Become a Legend modu henüz çok sığ. Daha ilk scout maçınızdan sonra 1. ligden 3 teklif almanız, biraz oynayıp geliştikten sonra pat diye büyük takımlara transfer olmanız gibi çok da gerçekçi olmayan durumlar yaşanabiliyor. Bunun en büyük sebebi tabii ki lisanslı lig sayısının minimum düzeyde olması ve 2.-3. lig takımlarının bulunmaması. Lisans durumları için bu sene bir çok spekülasyon yapıldı, büyük ülkelerin 2. ligleri de dahil edilecek diye yazılar okuduk pek çok güvenilir sitede, ancak sonuç maalesef yine hüsran. Fakat oynanış olarak gerçekliğe bir adım daha yaklaştığımızı, 2008'deki gibi çatlak seslere oyunun pek mahal vermeyeceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle Fifa 2009'un demosundan edindiğim izlenime dayanarak, EA'in 2008'den bile kötü bir Fifa yapmasıyla yine rakipsiz bir PES göreceğiz bu sene. Bu arada oyunun edit modunu kullanarak takımları yaratıp, formalarını, amblemlerini orjinal haliyle oynamanıza sağlayacak Option File'lar ayın 20-25'i gibi düşmeye başlayacaktır. Aşağıdaki siteleri takip ederek bu eklentilerle oyunu daha gerçekçi bir hale getirebilirsiniz, Konami de oyun için Kasım ayı içerisinde XBox Live ve PSN üzerinden bir update yayınlayacağını belirtti. Söylediklerine göre oyuna yeni lisanslı takımlar, yeni transferler..vs eklenecekmiş, merakla beklemedeyiz.

Link 1: http://www.winningelevenblog.com/

Link 2: http://forums.evo-web.co.uk/

Geçmişe Mazi #2





Kürkçü Dükkanı

Şu sıralar Portekiz Milli Takımı teknik direktörlüğü görevini yürüten Carlos Queiroz kariyerine çok ilginç şekilde seyreden bir teknik adam. Kariyerine Portekiz Genç Milli Takımı'nda başlıyor Queiroz. Bu dönemde Portekiz'in altın jenerasyonundan Figo, Rui Costa, Fernando Couto, Joao Pinto gibi isimleri keşfediyor ve daha sonra da A Takımı çalıştırmaya başlıyor. Portekiz'i önce Euro 92 sonra da ABD 94'e götürmeyi başaramayınca görevden ayrılıyor. Milli takımlara ara verip klüp takımlarına yöneliyor. Portekiz'in ünlü klüplerinden Sporting Lizbon'un başına geçiyor. O dönemki kadrosunda Figo, Balakov, Nuno Capucho, Pacheco gibi yıldızlar bulunan Sporting'den önemli başarılar bekleniyor. Fakat Queiroz bir kez daha hayalkırıklığından öteye gidemiyor ve şampiyonluğu kritik maçta ezeli rakipleri Benfica'ya 6-3 kaybederek kaptırıyor. Buna rağmen görevde kalan Queiroz bu sürede bir Portekiz Kupası kazandıktan sonra 96'da görevden ayrılıyor.

96 yılında Amerika'da NY Metrostars takımını çalıştırmaya başlayan Queiroz burada da tutunamayıp aynı sene içinde Japonya'nın Nagoya Grampus Eight takımının başına geçiyor. Burda bir sezon daha kaldıktan sonra tekrar milli takımlara yöneliyor. Bir sonraki durak ise Birleşik Arap Emirlikleri. Burda da fazla kalmayıp 2000 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti teknik direktörlüğüne başlıyor. Güney Afrika'yı 2002 Dünya Kupası'na taşımayı başarmasına rağmen federasyonla anlaşmazlıklar yaşayınca görevinden istifa ediyor.

Ve bunca maceradan sonra Queiroz'un altın çağı başlıyor. 2001 yılında Steve McClaren'den boşalan Manchester United asistan menajerliğine geliyor 2002 yılında. Queiroz, Ferguson'la birlikte takımı önemli başarılara götürüyor. Bu sürede Queiroz'un çalışmaları Real Madrid'in ilgisini çekiyor. Real Madrid o sezon kadrosunda Zidane, Figo, Ronaldo gibi yıldızları bulunduruyor. Bu yıldızların yanına bir de Beckham'ı transfer eden Real Madrid, bu transferden bir hafta sonra da United'ın 2. adamı Queiroz'u takımın başına getiriyor. Üstelik önceki sezon takımı şampiyon yapan Del Bosque'yi kovarak. Tüm bu transferlerden sonra Queiroz'dan beklenti yüksek oluyor haliyle. Fakat Queiroz önce Makalele'nin satılmasıyla başlayan olaylar ve sezonun son 5 maçının kaybedilmesiyle sezonu 4.sırada bitiriyor. Bunun üstüne de Queiroz 10 aylık Madrid macerasını kapatıyor ve bavulları topluyor yeniden.

Queiroz tekrar İngiltere'ye kürkçü dükkanı Old Trafford'a dönüyor. Bu süre içinde tekrar Quieroz ve Ferguson yeniden önemli başarılar yakalıyorlar; iki yıl üst üste premier lig şampiyonluğu, şampiyonar ligi şampiyonluğu. Bu süre içinde herkes Ferguson'un yakın zamanda görevi bırakacağını ve Queiroz'un onun koltuğu için en önemli aday olduğunu düşünüyor. Fakat Tilki Queiroz kendisine gelen Benfica ve Portekiz Milli Takım teknik direktörlüğü tekliflerinden sonra yine 1. adam olma hayalleri kuruyor. Gitmek istediğini ısrarla belirtmesi sonucu Queiroz'a izin veriliyor ve Queiroz Portekiz'in yeni teknik direktörü oluyor.

Queiroz'un bu görev için düşünülmesinin en önemli etkenleri Manchester United'daki başarılarının yanı sıra, Manchester United'daki Portekiz'li oyuncuları çokluğu ve Queiroz'un önceki Portekiz tecrübeleri gibi etmenler. Yine büyük umutlarla başa gelen Queiroz şu sıralar yine sıkıntıda. Portekiz onunla çıktığı 2010 Dünya Kupası elemelerinde 4 maçta 5 puanla 3. sırada. Queiroz şuradan kovulsam da yeniden Sir'in yanına dönsem diye düşünmüyor mudur acaba? Bence düşünüyordur ama bakalım bu sefer Sir onun geri dönmek istemesi halinde ne diyecek? Kariyeri boyunca birçok defa 1. adam olmak istemiş fakat kendisinden beklentiler yükseldiğinde her zaman altında ezilmiş bir adam Queiroz. Bir daha geri dönebilir mi, kürkçü dükkanı kabul eder mi bilmem ama hiç bir yerde iş bulamazsa gelsin Aragones'in yardımcılığını yapsın.

Medar-ı İftihar Eserleri #1: Babayı Alanlar

Sene 1986, 23 Nisan... Suyun içindeyim, takmışım şnorkeli... Bir yandan yiyorum, bir yandan içiyorum. Onu geçtim, 9 ay olmuş, o kadar yiyip içmişim, sıçamıyorum arkadaş! Kendi bokumda boğulurum, gaz desen aynı mesele mevzu bahis...

Karlı bir bahar akşamıydı, daraldım çıktım dışarı... Üşüyormuşum, tiril tiril. Baş aşağı durmuşum yarasa gibi. Biri popoma şaplak atıyor, "Who is your daddy?" diyor. "Ananı avradını! Ne pis ortama düştüm lan" diyorum... Basıyorum yaygarayı, ağlıyorum... Gülüyor ibneler! Bi' mutluluk peydah olmuş gidiyor...

Tıktılar beni camdan bir yere... Allah'tan candan davrandılar, taktılar hortumu damardan. "Acıktım lan! Yordu bu koşuşturmaca beni" diyorum lahmacunu basıyorlar damardan. "Oğlum susatır lan bu beni, yok mu içecek?" diyorum öbür kolun damarından da veriyorlar yörük ayranını...

Yan tarafta bi' kız, nasıl güzel ama. Baktı bana, göz kırptı. Tamam dedim, iş çıktı akşam akşam. Gideceğim, gidemiyorum, cam açılmaz... Öte yandan o da istekli, gel gel diyor kaş göz yapıyor. "Lan gelemiyorum" diyorum, bağırıyor "Ohooo ooo daha şimdiden böyleysen ileride işimiz var seninle". "Zaten seninle yürümezmiş ilişkimiz" diye bağırıyorum, cam açılıyor.

Çıkarıyorlar soktumun yerinden, bi' kadının koynuna sıkıştırıyorlar. "Yaşlı başlı kadın, ne işim olur?" diye düşünürken bir meme görüyorum karşımda, şok... Bir yanım "Evet, evet! İşte istediğin bu!" diyor, öbür yanım "Lan manyak mısın? Aklını başına al" diyor. Aklımı başıma almayı tercih ediyorum ve istemiyorum, geri çekiyorum kafamı. Birileri ittiriyor zorla, içirecekler. Kafa da olmuş bi' dünya, dokundun mu içine göçüyor. Oyun hamuru gibiyiz hanunagodumun yerinde. İlle de iç, ille de iç. Yahu diyorum, "İstemiyorum, yaşlı başlı kadın ne işim olur?". "Annen lan o senin" diyorlar. "Lan o zaman daha kötü ya!" diye bağırıp cingar çıkartıyorum, doktorun kafasında kırıyorum serum şişesini, hemşireye uçan tekme. Takviye geliyor, insanlar çıldırmış, benim kafa içeriye göçmüş nasıl dayanıyor beynime... Yatağın demirini kırıyorum, yerde bulduğum iğneyi içine koyup demirin öbür tarafından üflüyorum; FTU!!! Sen misin doçent? Doçentin alnının çatına sokuyorum iğneyi. "Sendin di mi -benim elim hafiftir, acımaz- diyen!" diyip Erol Taş gülüşü yapıyorum.

Tam serum askısından parça tesirli molotof kokteyli yapmışken enseye bi tokat geliyor. "Ulan ananı!" diye dönüyorum arkaya, babam. "S.kerim senin asabiyetini lan, ala ala o huyumu mu aldın!" diyor basıyor tekmeyi, tokadı, aparkatı, alekspuyu, aduketi... Tam güç göstergem kırmızı oluyor, armor da bitti bitecekken kan ter içinde uyanıyorum.

Koşa koşa babamı buluyorum, anlatıyorum olayı... "Yok ananın .mı!" diyor. "Öyle deme lan! Her şey orada başladı..." diyorum. Sözlerime şöyle devam ediyorum; "Yav, bi s.ktir git. Rüya-gerçek farketmiyor, ne zaman bir iş yapsam hep engel oluyorsun! Ne biçim adamsın lan? İşin kötü yanı seviyorum da seni..." Bu da duygulanıyor hemen, "Ben de seni seviyorum lan gel buraya p.ç kurusu" diyor. Tam sarılacağız, duygu seli falan derken bi kova su boşalıyor üstüme, uyanıyorum.

"17 saattir uyuyorsun eşşoğlueşek! Geldin 22 yaşına, kalk da iş ara! Nah sana bundan sonra para" diyor. "Ananın .mı!" diyorum, "O başka hikaye" diyor...

Faithless Ft. Zinedine Zidane - Mass Destruction



16 Ekim 2008

Fazıl Hüsnü Dağlarca (1914-2008)


Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
Fakat istemiyorum, kalabalık.

Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı...
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

-------------------------------------------------------------

Dün, Türk edebiyatının usta şairlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı kaybettik; ruhu şad olsun...

Sporu yaşayarak öğrenmek...

İstanbul çok büyük şehir. Bir ucundan diğer ucuna gitmesi saatler alır. Kalabalık yollarda, kalabalık kaldırımlarda, kalabalık kafelerde geçer hayat. Karşı komşunu tanımazsın. Tanısan bile evine hiç gitmemişsindir. Nezaket sınırları senin samimi olmanı engeller. Çünkü burada kimin ne olduğunu kestirmek zordur sözde. Herkes kaçakçı, herkes çirkef, herkes iki yüzlü olabilir. En çok İstanbul'da olur böyleleri yani.

Ben burada büyümedim, 18 yaşında gördüm adam akıllı bu koca şehri ilk kez. 4 senedir buradayım, hala alışamadım kendisine. Boğazı, İstiklal'i, Nevizade'yi, Ortaköy'ü, Bebek'i, Cadde'yi bilmem neyi, Avrupa'nın en büyük alış veriş merkezini, Türkiye'nin en lüks otelini, en ihtişamlı restoranlarını, almak için 3 nesillik para gereken yalıları, yolda akar gibi giden hayvani güzellikteki arabaları... Hepsini yeni gördüm. Ben yine şanslı olanlardanım, bunların hiç birini görmeden toprağın dibini gören bir dünya dolusu insan var ülkede.

İlk zamanlar hoşuma gitti. Meğer deniz ne güzelmiş. Okuldan çıkınca ona bakmak, sabah onun mavisini tatmak, sahil yolunda deniz kokusuyla yolculuk yapmak... Arabanın camlarını sonuna kadar açıp yosunları ciğerlerine çekmek. Bir işim olsa Kabatş'ta, evim de Sarıyer'de. Hatta Rumeli Kavağı'ında... Hiç bir sabah yağmur yağmasa, hep güneş olsa, kavakta önce taze balık
kokusu, sonra da yol boyu deniz kokusu eşlik etse bana.

Deniz olmayan memlekette büyüyünce insana cennet gibi geliyor o yol. Vapur sesleri falan... Martılar...

Ama büyü bozuluyor bazen, hatta burada zamanın büyük çoğunluğunda büyü bozuk halde oluyor. Doğduğum yeri, büyüdüğüm evi, oyun oynadığım sokağı, dolmuşa bindiğim durağı özlüyorum o zamanlarda işte. Sonra alıyor başını gidiyor özlem, bazen dökülüyor yalnızlıkla birlikte gözlerimden, bazen içimde kalıyor söyleyemediğim isyankar sözlerimle.

Biz çocukken evimizin önündeki sokakta tümsekten tümseğe koşu yarışları yapardık. Ben Maurice Green olurdum, arkadaşlarım Micheal Johnson, Ato Boldon... Saniye tutardı biri klasik Casio saatlerle. O zaman kronometre yoktu bütün saatlerde. Kronometreli saatleri özenirdik.

Bazen de penaltı çekişirdik orta bahçesinde sitenin. Ağaçtan ağaca kale yapardık. Yerler çim, ortam uçmaya müsait. Hayatımın kurtarışlarını orada yapmışımdır. 10-11 yaşlarında... Turnuvalar düzenlerdik, en çok kim kazandı istatistik tutardık.

Dünya kupalarını, Avrupa kupalarını, Formula 1'i, Moto GP'yi sitenin lokalinde arkadaşlarımla izlerdim. Sonra alır bisikletleri sokakta motor yarışı yapardık. Herkesin bir takımı olurdu kupalarda da, ben İtalya'ydım. Toldo, Hollanda'nın penaltılarını çıkartırken hop oturup hop kalkardım.

Sonra mahalle maçına giderdik dolmuşla şehrin 3 dakika uzaklıktaki öbür yakasına. Bazen de kamyonet kasasında, birimizin babası götürürdü. Dolmuş şehrin hemen dışındaki köyden kalkardı. Köylüler binerdi. Kimi tarhana kokardı, kimi toprak... O kokuları da çok özledim. O dolmuşu özledim. En arkada oturan amca, şoförü tanırdı, laf atardı. İnsanlar arasındaki o samimiyeti özledim. Hele ki burada her otobüse binişimde lanet ettiğimi düşünürsek... Neyse, maç dönüşü kesin arabada ekmek arası yapanlardayız veya çorbacıda. Kazanırsak daha bir leziz... Ama genelde yeniliriz, deplasmanlar zordur bizim orda.

Annem çalışır benim, 25 senedir. Babam da öyle... Kardeşimle yalnız kalırdık. Hangi arkadaşla o gün erken görüşürsek öğlen yemeğini onlarda yeriz. Komşuya gider, bazı günler onlarda yaşarız.

Harçlığın çoğunu futbolcu stickerlarına yatırır, kadroları ezberlemek için Fifa 98 oyununda "Team management" yapar, ordan kağıtlara yazarız isimleri. Yanımızda gezdiririz listeleri. Mahallenin kaldırımında, sitenin çitlerinde ve kalorifer daieresinin taş duvarlarında olimpiyat ateşini yakarken sırası gelen sporcu yarışır, kalanlar listeleri ezbelermek için savaşırdı. Daha çok topçu bilmek büyük marifetti o zamanlar. Kış olimpiyatları da yapardık, kızaklar arka balkondan çıkardı hemen. Jamaika takımı olurduk kış oyunlarında.

Şehrin tek havuzunda, belediyeye ait yüzme kurslarına gideriz. 3. günden itibaren hepimiz Ian Thorpe olmuşuzdur. 4 stilde yüzmeyi de deneriz. Hiç birini beceremeyiz. Yetmez kola kutusunu ezer yakındaki inşaattan tahta parçası araklarız. Sonra bir atıcı, bir vurucu, bir kaç tutucu seçer beyzbol oynarız. Evet, oha...

Hepsini yaptık bunların. Hiç birini uydurmadım. Benim gibiler bilirler doğru olduğunu... Sporu yaşayarak öğrendim ben. Küçücük şehir bana bir sürü şey öğretti. Bugün burada yazı yazıyorsam, basketboldan futboldan dem vuruyorsam, çocukluğumdaki kadroları bugünkü kadrolardan daha iyi biliyorsam, bunun sebebi İstanbul'da değil, saydıklarımın hepsine imkan veren memleketimde büyüdüğüm içindir.

Ha bir de, İstanbulluların bir çoğu gitmemiştir 3. lig maçlarına. Ben de memleketimde gitmedim hiç 1. lig maçına gerçi. Aradaki farkı anlatmama gerek yok ama bir çok kişi bilmez 3. lig maçındaki samimiyeti, birlikteliği ve tatlı heyecanı. 5 bin kişilik stadın yarısı dolar ve oradaki herkes bir birini tanır. Hiç bu kadar büyük bir kahvehane, kafe, dostluk ortamı olmaz. Hele ki İstanbul'da... Babam küçük yaştan beri götütür bizi, elimizde eski gazetelerle gireriz içeri, tribünde yerimizi alırız. Yanımızda tanıdık, önümüzde tanıdık, arkamızda tanıdık...

Sonra bir el uzanır benim ufak tefek ellerime doğru, "Çekirdek çıtlar mısın?" diye. Gözüm sahada, gol olsun diye beklerken küçük avuçlarımdaki o çekirdek, hayatımda yediğim en huzurlu yiyecektir.

O gün, orada, 2500 kişi birden aynı anda: Şimşek gol gol gol...
Gol olur, kucağımda tanıdık...

İcraatın İçinden

"Demiryolları komünist işidir. Sizler de öylesiniz.."

Turgut Özal

Londra

Milano

Münih

İstanbul

Biri de çıkıp; "Atma Turgut, din kardeşiyiz..." diyememiş. Nasıl bir mantık, nasıl bir kafa yapısı olduğu açık; dogmatik... Demiryollarının komünistlikle ne alakası vardır? (Özal Dönemi için konuşuyorum) Bir zamanlar öyle olmuş olması, her zaman öyle olacağı anlamına gelmiyor. Ama sadece Özal için değil bu, bugüne kadar iktidara gelen, koalisyon ortağı olan her parti için geçerli. İş işten geçti, yeni yeni yatırım yapıyoruz demiryollarına. Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan, ne oldu onlar? Bakımı bile yapılmıyor. Ancak bir tren kazası haberi daha duyarsak, hangi bölgedeyse o kaza oraya bakım yaparız...

Yukarıdaki şehirlerin hiçbiri komünistlikle bağdaştırılacak şehirler değildi. Kaldı ki bu zamana kadar sadece Bolu Dağı projesinde bir çok kayıp vermişken, her gün trafik kazaları Ana Haber Bültenlerine demirbaş malzeme oluyorken, demiryollarının komünist işi olduğundan dem vuraraktan ve duble yollarla övünerekten...

Amma cüzzamlıymış bu komünistler be kardeşim, ne büyük bir yaraymış bu ülkede, ne büyük ayıpmış... Kötü denen ne varsa, aklın almadığı ne varsa komünizm denmiş, komünist bilinmiş...

Barça MLS'de...

Barcelona franchise yoluyla Major League Soccer'da yer alacak. 2011 yılında MLS'te yer alması beklenen FC Barcelona'nın haklarını Bolivyalı girişimci Marcelo Claure satın almış... Bay Claure bununla beraber ülkesinde FC Bolivar takımınında sahibi. MLS'e 2009'da Philadelphia, 2010 yılında da Seattle katılacak. Barça için şu an favori şehir patronun ikamet yeri olan Miami fakat Montreal, Portland ve Las Vegas da olası şehirler arasında gösteriliyor.

15 Ekim 2008

Scottie Pippen - April 22, 1999

HOUSTON (AP) -- Scottie Pippen was arrested on suspicion of driving while intoxicated early Thursday morning after running a red light, police said. The star forward released a statement through his agent that denied the charge against him.

Oğuz'la; "Bizde Küçük Yok!"


VARAN 1!
Bu çocuk yapar, zengin eder demiştik.

VARAN 2!
Piyasada en iyisi bu, bir üst modeli yok demiştik.

VARAN 3!
Atarı - gideri boldur, kendine pay çıkarmaz demiştik.

Eline gelecekten Almanac geçmiş Biff Tannen'ın daha alçakgönüllüsü, kendine pay çıkartmayanı diyebiliriz onun için. İddaa'dan alıp fakire veren, bildikleriyle asla kupon oynamayan ve hep başkaları kazansın isteyen bir insan o. Büyük bir insan evet, bu topraklarda uzun süredir görmeye hasret kaldığımız bir öncü.

Bu hafta da sizlerle, Seko söyledi "Şiki Şiki Baba!", ben titrettim, Mert dırdır ederken, Gürkan koltuk altlarını koklattı. Geleceği resmetmeye hazır bir Isaac gibi yumurta akı kıvamına döndü birden gözleri Başkaya'nın ve bu kupon ortaya çıktı...

Tadılması gereken bir maceraydı. İddia ediyoruz, bu kupon kazandırabilir! Belki, bir ihtimal... Söz Sayın Başkaya'da;
D.McGee

211 Beykoz 1908 - MKE Kırıkkale: Beykoz favori gözükse de bu maçı kazanabileceklerini sanmıyorum. Kırıkkale'nin son 6 haftada aldığı 5 beraberlikte beni pek ilgilendirmiyor. Nedenini sadece '' Beykoz'lu '' olmakla açıklayabileceğim bir his var içimde. Bu maç beraberlik kokuyor. 0

263 Slovakya - Polonya: Tipik bir beraberlik maçı. Ne şiş yanar ne kebap. Polonya ilk yarıda öne geçer, 70'te skor eşitlenir. Maç 1-1 biter. 0

264 Belçika - İspanya: Belçika geçmiş senelere oranla aklı başında bir takım görüntüsü veriyor. Kaliteli, pırlanta gibi gençlere sahipler ama Del Bosque komutasındaki İspanyol orduları karşısında şanslarını yok denecek az görüyorum. 2

315 Şili - Arjantin: Şili bana geçen seneki Sivas'ı hatırlatıyor. Dengi ve kendinden zayıf takımlara karşı topladığı puanlarla şuan istedikleri yerdeler fakat Arjantin onlara bir boy büyük gelir. 2

Not:
Eğer bu kuponda tutarsa cuma günü Sayısal Loto tahminlerimle karşınızda olacağım.

Ankle Breaker

Sacramento Kings - Los Angeles Lakers maçından bir kesit. Kobe Bryant'ı bu şekilde gördük mü hiç?

Guinness Beer




14 Ekim 2008

Elton Brand Dunks On Jermaine O'Neal



Elton Brand Dunks On Jermaine O'Neal
Uploaded by gmentes

Daphne Millbrook



Brea Grant, 81 doğumlu Teksas güzellerinden... Heroes'un 3. sezonu ile çıkıyor karşımıza, daha doğrusu benim karşıma. Önceden görenler de vardır belki başka projelerde. "Şekerci mi baban senin gı?" demelik, gıdısından öpmelik.

Dizideki adına cuk oturan bir karakter, Daphne. Yeteneği; Usain Bolt'un bile eline verecek kadar hızlı hareket edebilmesi ki Hiro'nun zaman kavramını Dr. Emmett Brown'dan daha iyi kurcalaması bile bu güzelliğe vız geliyor, tırıs gidiyor. Orijinal Daphne (O ne demekse...), Apollon'dan da böyle kaçabilseydi, toprağa kök salmayacak, yaprakları Apollon'un kafasına taç olmayacaktı belki de.

Apollon'un olayım, nefret benden. O derece.

Mahalleye Yeni Gelen Bıçkın Delikanlı


Bill Walker'ın kanı kaynıyor belli ki... 2008 NBA Draft'ında 47. sırada Washington Wizards tarafından seçilen ve daha sonra Boston Celtics'e takas olan 1987 doğumlu bu çocuk bundan sonra da rahat durmaz, kendini belli etti. Yukarıda yaşanan olay dışında, daha öncesinde antrenmanda Kevin Garnett ile dalaştı ki olacak iş değil. İzlediğim bir kaç hazırlık maçında da agresif tavırları gözden kaçmadı. Dileyen bir de youtube'a girip LeBron James ile ilgili ileri-geri konuşmalarını ve Carmelo Anthony'nin Kobe Bryant'tan daha iyi bri oyuncu olduğunu savunduğu görüntüleri de bulabilir, izleyebilir. Çok yaşamaz bu çocuk...

13 Ekim 2008

Sigur Rós


Sigur Rós_- Heima
Yükleyen ewagrek78


One thousand years in words
A thousand words which carve me to death
Without guts, we still get hurt
I need to get out

One thousand words in years
A thousand years which tell the whole story
No one sees, behind empty words
There's always something

The last tears shed
I wipe them off
The last years of a lifetime

The last years lived
The last rivers flow away
The wounds – yes, they heal

One thousand words in deaths
A thousand years, tears run down our cheeks
Gashes, which we suture together
and so move on

The last tears shed
Now I wipe them off
The last years of a lifetime

The last straws are drawn
The last rivers flow away
The wounds, they heal

The wounds, they heal
The last tears flow away
The wounds – yes, they heal
Yes, they heal
Yes, they heal

Now I’m finally home