13 Eylül 2010

Gökhan Yavuz ve Raşit Ek!

Seyrantepe'ye isimlerini verin

Gökhan Yavuz 30 yaşındaydı, Raşit Ek ise 20. Bayram günü öldüler. G.Saray’ın stadı için öldüler. G.Saray’ın boynunun borcudur bu iki işçi kardeşin adlarını yaşatmak.
GÖKHAN Yavuz 30 yaşındaydı. Raşit Ek 20 yaşındaydı.Bir bayram günü, akşam üzeri, Galatasaray’ın Seyrantepe’deki yeni stadı için kanalizasyon kazısı yaparken öldüler. Bayram günü öldüler. Galatasaray’ın stadı için öldüler.
Gökhan ve Raşit, Galatasaray nice bayramlar yaşasın diye, bir bayram günü öldüler. Galatasaray’ın boynunun borcudur bu iki işçi kardeşin adlarını yaşatmak.
Haber ulaştığında içim daraldı, ruhum karardı.
Zayiat olmasınlar
Twitter’a not düştüm “Adları keşke yeni stadın iki kapısına verilse. Gücümüz yeter mi, deneyelim mi?”Galatasaraylısı, Fenerbahçelisi, Beşiktaşlısı, Karşıyakalısı... Takım tutanı tutmayanı “Deneyelim, yanındayız” dedi... Deniz Ülke Arıboğan, Ali Atıf Bir, Bülent Timurlenk, Bener Onar gibi eli medyada kalem tutanı, spor seveni ve sevmeyeni “Yürü” dediler. Gökhan Yavuz ve Raşit Ek bir bayram günü, kanalizasyon kazısı yaparken Galatasaray’ın yeni stadı için öldüler. Büyük inşaatlar için normal kabul edilen zayiat olarak, bir küçük haber haber olarak düşmesinler tarih toprağına.
İsimleri iki kapıya verilsin.
Mutlulukla analım
Mutlulukta, kederde analım iki kardeşimizi. Zor mudur?
Yetki mi gerekir?
İkna mı gerekir?
Kampanya mı gerekir?
Öldü arkadaşlar bir kanalizasyon kazısında; vicdan gerekir. Haydi Galatasaray, yaşat adlarını, üzme bizi...
Raşit 20 yaşındaydı, Gökhan 30...
Bir bayram günü öldüler.
Daha lafa gerek var mı? / KANAT ATKAYA

Japonya Seyir Defteri: Kartvizitler

Japonya'dayken ve döndükten hemen sonra zamanım müsaitken, ülke hakkındaki görüş ve düşüncelerimi paylaştığım yazı dizisine, sevgili adaşım Papasito'nun Dünya şampiyonası hakkındaki girdisini görünce ara vermeyi uygun gördüm.

Dünya şampiyonası başlamışken 2-3 gözlem yaparız, 1-2 de yorumumuzu katar 3-5, ki yazıyla üj bej, yazı koyarız diye planlamıştım kendimce. Ve nihayetinde kendi tarafımdaki dönemsel yoğunluk, diğer yazar arkadaşların da muhtelif nedenleriyle birleşince dünşap için hiçbir bok yazmadık.

Hiçbir şey yazmadığımız benim de işime gelmiş olsa gerek. Zira Japonya ile ilgili de bir bok yazmadım. Belki de yazacaklarımın sonuna gelmişimdir. Ya da kim okuyor kim okumuyor düzgün bir geri dönüş almadığımdan, çok da siklemiyorum. Bu tarz ayıplı sözcükleri kullandığım ve sinkaflı konuştuğum dakikalarda, bilin ki dilimin kemiği yerinde değil.

Yaklaşık 1 aydır kartvizitle ilgili 2 resim koyup 10-15 tümceyi bir araya getirmediğim için oluşamayan bu yazıyı, belki de beğenmediğimden bu tarz konuşmam. Yoksa her normal insan gibi ben de küfrederim; küfretmem de sıkıntı yok bana göre. Ama bunu ulu orta yapmama gerek yok. Gevşeklik üst seviye olunca bir de biz bize olduğumu hissettiğim anlarda gerçek yüzüm sahne alıyor.



Alın bu yukarıdaki Japon kartviziti, benim adıma yapılmış. Arka tarafında ise Latin alfabesiyle bilgilerim mevcut. Japon dediğin stajyerine bile kartvizit bastırıyor. Adamlarda ritüel olmuş kartvizit değiş- tokuşu. Kartı iyice incelemeden, iki eliyle kabul etmeden ve selamını vermeden toplantı masasına oturmuyorlar, sunumlara başlamıyorlar. Kendisinin altı mı yoksa üstü mü olduğunu Kanji dilindeki nüanslardan anlamakta olan Japonlar, kartvizitten aldıkları bu bilgiyle ikili konuşma boyunca kullanacakları sözcükleri belirliyorlar. Bu bilgilere göre daha çok eğilip odadan daha sonra çıkıyor veya kapıyı bu kişiye açıyorlar.

Japonlar daha küçük yaşta, ilkokul evvelindeki çocuklar bile, kartvizit ile haşır neşir oluyor. Marubeni şirketi çalışanlarının çocukları, çocuklar için hazırlanmış özel bir günde kendi adlarına basılmış kartvizitleri genel müdürlere takdim ederek ritüeli öğrenme yolunda ilk adımlarını attılar. Bizzat şahit oldum ve öneminin kültürde büyük olduğunu söylediler, inandım.

Japonlar da böyle bir yöntem belirlemişler; Japon isen mutlaka yapmalısın, ama Japonya'da yaşayan bir yabancı isen zorunlu değil. Müsamaha gösteriyorlar, ayıplamıyorlar da. Ancak Japon dilini kullanıyorsan, dildeki nüans ve kültürdeki farklılıkları bildiğini kabul edip, bu uygulamayı çok ciddiye alıyorlar. Eğer ki bir Japon ile iş yapacaksanız, Japon dili ve kültürü bilen aynı zamanda Kanji'ye hakim bir kişiye ad-soyad-iş bilgilerinizi içeren bir kartvizit hazırlatın; Japon firmasında ilk intibahınız güzel olsun. Gerisi zaten gelir.

Turkcell 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası Reklamı

Turnuva boyu hiçbir şey yazmayan bir blog olarak en azından turnuva bittikten sonra bir girdi koyayım da, göstermelik de olsa yazımız olsun.

Ha bu girdinin, oynadığımız basketbol ile doğrudan bir ilgisi var mı derseniz cevabım hayır olacaktır.

Turnuva boyunca, maçlar molaya girdiğinde izleyebileceğimiz dansçı kızların gösterileri, yayın kuruluşun yasal yükümlülüklerinden ötürü göstermesi gereken reklamlar dolayısıyla benim gibi TV seyircileri*nin bu gösterileri izleyemedim.(İhsan Bayülken tarzı bir cümle oluşturabildiğimi fark ettim.) --- [* tarafından izlenemedi.]

Red Foxes'ı izleyemeyen TV seyircisi olarak kendimi, tribünde olan ve maçı izlemek için para ödeyen seyirciden şanslı sayabilirim. Hele ki maçı izlemeye gelmiş devlet erkanından bir kişi varsa. Dansçı kızların gösterisi yerine ne sunuldu bilemiyorum; ama birisi bu konuyu aydınlatabilirse sevinirim.

Biz TV seyircileriyse Kıvanç Tatlıtuğ odaklı 4 kere vay'lamalı Mavi çantanın, ki aksesuarların cironun yaklaşık %15-20 seviyelerine gelmesini arzulayan bir firma için oldukça akla yatkın bir reklam, öne çıkarıldığı reklam ve Turkcell reklamlarını izlemediğimiz bir turnuva oldu.

Çok fazla muhtelif kaynak okuma fırsatım olmadı, o yüzden başka bir yerde yazıldıysa mazur görün; ancak Turkcell'in ergenlerin aile zoruyla çöp atmaya gitmek durumunda kaldığı durumlarda çöp atarken kullandığı tekniğin, erken yaşlı (veya geç genç) bir teyze tarafından apartman üzerinden atarak gerçekleştirdiği şutun basket ile sonuçlandığı reklam biterken Kerem Gönlüm gözünü kapayarak basket atıyor.



Bunu yapabilecek onca basketbolcu varken, gidip de geçen yıl doping suçundan hüküm giyen ve pota altı oynayan, uzun mesafe şutunu sorgulamayacak basketboldan anlayan adam bulamayacağın birini ne diye bu reklamda şutör olarak seçer bir kreatif direktör, ben bunu sormak istiyorum.

Bunu sorduktan sonra da şu resme bakıyorum:



Ağzı açık sevinç naraları atan ulusal takım oyuncularımız, ki sağdan ikisi turnuvada oynamadı, ve attığı basketi izliyormuşçasına sevinen bir Kerem Gönlüm. Sanırım geçen yıl aldığı doping konusunda hüküm verildikten sonra kendisine dopingci dememde bir sakınca olmayacaktır, attığı şuttan sonra ağızları logar veya rogar gibi açılmış takım arkadaşlarının yanına koşup giren şutun sevincine ortak olmuş bir Kerem Gönlüm var reklamda. Bunu yapan reklamcı arkadaş bunu hiç mi düşünmedi orta sahadan sayı atamayacağı net olan bir adamı/ daha doğru düzgün panyalı uzak mesafe dış 2'lik bile atamayan bir oyuncuyu reklamda böyle kullanıyor?

Belki ben böyle şeylere çok takılıyorum; ama vay vay vay vay.. istanbul basketbolun merkezi abi, biz de basket oynadık. Bundan sonra kültürün de başkenti, aynı zamanda demokrasinin de beşiği olur abi.

07 Eylül 2010

Memur Gandi

Şimdi oldu be Kemal'im