31 Ekim 2008

2010 All-Star Maçı Dallas'ta...


2010 NBA All-Star karşılaşması Dallas'ta oynanacak. Organizasyon, şehrin futbol takımı olan Cowboys'un inşa edilmekte olan yeni salonunda yapılacak.

NBA 2009 SEASON PREVIEW: NORTHWEST DIVISION

NBA'in son yıllarda en sönük geçen grubu Kuzeybatı. Utah'ın sürekli rahat kazanıp grup lideri avantajını alarak playoff'a kendinden daha iyi dereceleri olan takımları altına alarak başlaması hatta NBA yönetimini ufak bir kural değişikliğine bile itmişti. Bu sezon Blazers herkesin flaş takım adayıydı ve onların atağıyla biraz daha renklenir diye düşünüyorduk ancak işler çok da beklediğimiz gibi başlamadı. Takımları irdelemeye başlayalım yavaştan;

Utah Jazz: Parçalar tamam, peki ya birlik?

Utah için basketbol medyamızın genel yorumudur; bütün parçalara sahipler cümlesi. Haksız bir yorum da değil, gerçekten de NBA'in en komple kadrolarından birine sahipler, ancak iki sezondur bu kaliteli kadronun kendinden bekleneni verdiğini söyleyemeyiz. Gerek formsuzluklar, gerekse de eksikler sebebiyle bir türlü raylarına oturamadılar. NBA'in en gelenekçi koçu, benim de fazla eski kafalı kaldığını düşündüğüm Sloan'la ne kadar ileri gidebilirler diye düşünmeden edemiyorum artık. Tabii ki bir kulüpte bu kadar uzun süre çalışmak büyük takdiri hakediyor ancak eldeki bu kaliteli kadrodan %100 verim alamadığını, oyuncularla arasındaki kuşak çatışmasını aşıp onlarla aynı dilden konuşamadığının sinyallerini de alıyorum. Yer yer Boozer ve Deron'la yaşadığı sürtüşmeler, Kirilenko gibi mütevazı bir adamı bile bir türlü mutlu etmeyi başaramaması, daha doğrusu oyuncularını mutlu etmek adına bir adım atmayıp onların kendi sistemine uymasını beklemesiyle günümüz oyuncularıyla arasında hep bir mesafe kalıyor. Örneğin P-Jax gibi oyuncusuna kitaplar veren, onlarla birebir ilgilenip alabileceğinin maksimumuna ulaşmak için çalışan koçlar bugünkü oyunculardan daha çok verim alabiliyor.

Portland Trail Blazers: Geliyoruz Ağabeylerim

Bu sezonun sürpriz adayı Blazers sezona hiç de beklenildiği gibi başlamadı. Geçen sezon Oden'sız kadrosuyla son maçlara kadar playoff kovalamış ve adlarından söz ettirmeye başlamışlardı. Bu sezon hem drafttan gelen Fernandez, Bayless gibi önemli isimler, hem de Oden'ın dönüşüyle Batı'da söz sahibi olacak takımlardan biri olmaları bekleniyordu. İlk maçların geçen sezon başlarına bela oldukları finalist Lakers'laydı ve herkes Portland'ın kazanamasa bile Lakers'ı sonuna kadar zorlayacağını düşünüyordu. Ancak beklenen olmadı ve maçı Lakers rahat kazandı. Fakat Portland için yenilgiden öte esas düşündürücü durum maçta bileğini burkup oyundan çıkan Greg Oden'dı. Gelen haberlere göre 2 ila 4 hafta basketboldan uzak kalacak Oden. Ayrıca maçta geçen sezon takımın lider isimleri Aldridge ve Roy da pek formda gözükmediler. Portland için tek olumlu nokta ise Rudy Fernandez'in NBA'e oldukça iyi bir başlangıç yapmasıydı. Ben yine de Portland'ın gençlerinin toparlanıp beklentileri karşılayacağını düşünüyorum.

Denver Nuggets: Böyle Nereye Kadar

Nuggets için aşağı yukarı söylenen şey hep aynı. Hücum güzel, peki ya savunma? Bu sezon başında lüks vergisi kaygılarıyla Marcus Camby'i de yok pahasına Clippers'a yollayınca takımda savunmada bişeyler yapan tek adamı da kaybetmiş oldular. Fakat takımda Karl başta olmak üzere söz sahibi herkes kurulmuş plak gibi hep savunmaya yoğunlaşacağız diyorlar. Genelde her sezon başı klişe vaattir bu ancak sezon içinde bu vaadin altını doldurabilen takımlar genelde pek çıkmaz. Nuggets da hazırlık maçlarında savunmada istekli bir takım hüviyetindeydi, ilk maçlarında da kaybetmelerine rağmen Utah'ı 100'ün altında tutarak(Deron yoktu gerçi Jazz'de) bu konuya konsantre olduklarını göstermeye çalıştılar ancak eldeki hamur buna pek uygun gözükmüyor. Bu bağlamda Melo geçen sezonlardaki sorumsuz davranışlarını tekrarladığı takdirde kendisini sezon içerisinde başka bir formayla görme ihtimalimiz oldukça fazla gibi duruyor. Takıma savunmadan anlayan birilerini getirebilmek için diğer takas malzemesi ise Ivy. Ancak O'nu artık karşılığında sağlam parçalar alarak takas etmek oldukça zor. Çünkü kendisi ne şampiyon takımlar için tamamlayıcı parça olacak kadar takım oyuncusu, ne de yeniden yapılanan bir takımın kadrosundaki gençlere liderlik etsin diye alacağı bir veteran. Bu yaştan sonra takımı onun üzerine kuracak bir takım da bulamayacağımıza göre sözleşmesinin bitmesini bekleyip cap boşluğu yaratmak en mantıklı tercih gibi duruyor.

Minnesota Timberwolves: Yeniden Başla

Geçen sezon ligin zirvesini etkileyen bir diğer takım da Minny'di. Ancak onlar KG'yi verirken karşılığında parlak bir gelecek almayı başardılar. Al-Jeff gerçekten de Boston'dayken kendisinde görülen potansiyeli dışarı yansıtmayı başarıyor ve her geçen gün daha dominant bir uzun olma yolunda ilerliyor. Onun yanına bu sezon seçtikleri Kevin Love basketbol bilgisi üst seviyede olmasına rağmen fiziksel ve atletik dezavantajları olan tipik bir beyaz uzun. Bu dezavantajlarını basketbol iq'suyla ne kadar kapatacak, bunu önümüzdeki yıllar gösterecek. Ayrıca sezon başında OJ Mayo-Love takasında aldıklar Mike Miller da her takımın kadrosunda görmek isteyeceği bir şutör. Onu gerekirse şampiyonluk kovalayan takımlardan birine karşılığında önemli bir potansiyel alarak yollayabilirler ancak ben kadroda tutulması ve bu takımın geleceğinde "ağabey" görevi görmesinden yanayım. Takımın esas sorunlu yanları ise geriye kalan 1 ve 2 numara pozisyonları. Öncelikle bu yaz neredeyse bedavaya gelen fırsatı değerlendiremeyip Shaun Livingston'ı Miami'ye kaptırdılar. Livingston çok ciddi bir sakatlıktan çıkan fiziki olarak zayıf bir oyuncu olmasına rağmen Minny'nin elinde ona gerekli gelişimi gösterebilmesi için verebilecekleri uzun bir dönem vardı. Shaun gibi bir yetenek söz konusuysa bu kesinlikle alınabilecek bir risk ve mutlaka oynanması gereken bir kumardı bana göre çünkü eldeki Telfair, McCants, Foye gibi isimleri üstüste koysak ne tam bir 2 numara, ne de tam bir oyun kurucu elde edemiyorlar. Bu oyunculardan en parlak olanı Foye bile bana göre zirveye oynayan bir takımda ancak benchten gelen skorer rolüyle 6.-7. adam olarak kadroda kalır. T'Wolves'un gelecek planlarında öncelikle uzunları oynatmayı ön planda tutan, Amerikalıların pass-first point guard dedikleri tarzda bir oyun kurucu ve bir de fiziksel dezavantajları olmayan, savunma yapabilen bir skorer guardı kadroya katmak olmalı. Drafttan seçilebilecek bir Ricky Rubio, ileride tekrar KG-Cassell-Spree'li kadronun yaptıklarını başarmaları için çok önemli bir adım olabilir.

Oklahoma City Thunder: Yeni Mekan, Yeni Takım

NBA'in yeni harika çocuklarından Durant'in takımı Thunder, yazın kadrosunda çok da fazla değişikliğe gitmedi. Drafttan gelen Westbrook dışında, takımda geçen sezon süre bulamayan Ridnour'un yollanmasıyla kadroya katılan Desmond Mason ve Joe Smith fazla kalıcı olmayacaklar. Şu anda Presti bekle ve gör politikasıyla hem eldeki şişkin kontratların bitip kendisine yıldızlarla dolu bir free agent havuzunda rahatça kulaç atma imkanı bırakacağı 2010 yılını bekliyor, hem de bu süreçte eldeki potansiyellerin hangisinin takımda kalacağının, hangisinin yollanacağının analizini yapıyor. İşin basketbol kısmında Thunder'da çok ciddi bir değişim olmazken, OKC aslında yaz sezonunun en çok tartışılan takımlarından biriydi. Önce Seattle'dan olaylı ayrılışlarıyla Supersonics gibi NBA'in kemikleşmiş organizasyonlarından birinin sonunu(en azından şimdilik) getirdiler. Ardından da rezalet isim, logo ve forma seçimleriyle aslında bu taşınmanın ne kadar aceleye getirildiğini kanıtladılar. Takımın başına Sam Presti'yi getirip oldukça mantıklı bir yeniden yapılanmaya giden Thunder, saha dışındaki yanlış hamleleriyle geçen sezon takımın kazandığı sempatiyi kaybetmiş gibi görünüyor. Ancak diğer taraftan Oklahoma şehri takımı bağrına basmış durumda, kombineler yazın çıkar çıkmaz tükendi. Takım sahibi bu rakamları gördükten sonra acele ederek ne kadar iyi bir karar verdiğini düşünmüş olabilir ama bakalım binlerce Seattle taraftarının karmasını yenmeyi başarabilecekler mi!?

29 Ekim 2008

Bu Gece Bitmez #2

Uzun süreden beri gece uyku problemi çekiyorum. En son ne zaman normal bir insan gibi akşam en geç 12-1 gibi yattım hatırlamıyorum. İşte çalışırken bile sabah 8'de kalkacağım hâlde hep en erken 4'te yatıyordum. Çok bilirim uykusuz işe gittiğimi o 3 ay süresince.

Yine o gecelerden biri işte. Uyumak istedim, uyuyamadım... İş bakayım diyorum, hep başka sabahlara erteliyorum. Sadece iki dakika süren CV'me bir kaç ek yapma işlemini (ulan ingilizcede update diyorsun bitiyor anasını satayım. üç kelimeyle açıkladım ya...) bile 1 hafta anca yaptım.

Ama hayallerim hep var, gece bitse de bitmesede. bende hiç bitmiyor o ayrı. uyuyorum gece, kalkıyorum gece... Yine de hayallerim hep var...

Günün birinde ünlü bir yazar olsam;

"Kitaplar aile gibidir... durmadan okudum zamanında, hiç durmadan. Gün geldi, kendi kanatlarımla uçmaya başladım, ailemi terkettim ve başarıya ulaştım." diye demeç veririm.

Ünlü bir senarist olsam;

"Filmler aile gibidir... durmadan okudum zamanında, hiç durmadan. Gün geldi, kendi kanatlarımla uçmaya başladım, ailemi terkettim ve başarıya ulaştım." derim.

Başarılı bir işletmeci olsam;

"İşyeri aile gibidir... durmadan okudum zamanında, hiç durmadan. Gün geldi, kendi kanatlarımla uçmaya başladım, ailemi terkettim ve başarıya ulaştım."

Pornocu bile olsam bu kılıfa uydururum... O kadar üşengecim. Gözümüz aydınlıklara hasret kaldı be, güneşten soğudum. Yine de hayallerim var, onlar hep var...

55 Milyar Euro...

Başlıkta okuduğunuz rakam, Avrupa Birliği'ni oluşturan 27 ülkenin çiftçilerine bu yıl ödenen ve ödenecek olan destek tutarını ifade ediyor. Yani yaklaşık 500 milyon nüfusa sahip olan AB'nin bu yılki bütçesinden tarıma ayrılan pay 55 milyar euro... Bu da yine yaklaşık 100 milyar YTL'ye tekabül ediyor. Bizim nüfusumuz 71 milyona dayandı. Tarıma ayırdığımız pay ise 5,5 milyar YTL... Avrupa Birliği'nde nüfusun ortalama yüzde 6'sı tarımla uğraşırken, Türkiye'de aynı oranın yüzde 30 olduğu belirtiliyor. Bu da 21 milyonluk bir nüfusa denk geliyor. Başka bir ifade ile AB ülkelerinde 30 milyon çiftçiye 100 milyar YTL destek verilirken, Türkiye'de bu rakam ancak 5,5 milyar YTL, yani aşağı yukarı 2,5 milyar euro...
Yukarıdaki paragraf İsmail Uğural'ın 13 Ekim Pazartesi günü Yeni Asır gazetesinde yayınlanan yazısından alıntı. Yazı aslında daha uzun ancak istatistik kısmı zaten herşeyi güzel güzel belirtmiş. Fazla söze gerek yok... Ülke yönetiminden anlamam ancak salak da değiliz yani.

Erman Toroğlu; sen söyle bari nasıl olcak bu işler?

Baby-Faced Assassin

Baby-Faced Assassin yani Ole Gunnar Solskjaer. Tüm futbol tarihinin belki de en iyi, en verimli yedek oyuncusu. Ne zaman takımı gole ihtiyaç duysa, dara düşse Solakjaer oyuna girer ve günü kurtarırdı. Onun için kaçıncı dakikada oyuna girdiğinin, rakibin kim olduğunun veya maçın zorluğunun önemi yoktur, o sadece girer ve takımı için gerekli golleri atar. İşte bu yüzden futbol tarihinin önemli oyuncularından biri, bir Old Trafford efsanesi ve Manchester United'dan nefret eden insanların bile saygısını kazanabilmiş bir futbolcudur.

Solskjaer ayrıca müthiş bir profesyoneldir. Birçok takım onu kadrosuna katmak istemesine rağmen onu herhangi bir takımla transfer dedikodusunda adı geçerken ya da bir gece barlarda, eğlencelerde göremezsiniz. İşini iyi yapmasına engel olacak her şeyin önüne engel koyabilen bir oyuncudur. Bu konuda başka bir Old Trafford efsanesi Roy Keane onun profesyonelliği hakkında şöyle diyor; "Söz konusu profesyonellikse Ole hayatımda gördüğüm en profesyonel futbolcudur, büyük bi farkla." Keano'nun Ole hakkındaki bi diğer yorumu da onun golcülüğü hakkında; "Manchester United'da son yıllarda büyük golcüler forma giydi, Cantona, Cole ve Yorke, Hughes gibi. Tüm bu oyuncular golün kokusunu alıp golü nasıl atabileceklerini bilirlerdi fakat o an ceza sahası içinde topun birinin önüne düşmesi için tek bir şansınız olsaydı kesinlikle Ollie'nin önüne düşmesini dilerdiniz." Solskjaer 2007 yılında Norveç kralı Harald V tarafından şövalye ünvanıyla onurlandırılmıştır ve bu onuru en genç yaşta kazanan kişidir. Solskjaer aynı zamanda çok alçak gönüllü de bir futbolcudur. Kendisine taraftarların onu bu kadar çok sevmesiyle ilgili sorulan sorulara; "Kariyerim boyunca en iyi menajerle çalıştım, dünyadaki en iyi futbolcularla birlikte en iyi taraftarların önünde oynadım. Asıl ben onlara bana bunları yapma fırsatı verdikleri için teşekkür ederim." diye cevap verir.

Solskjaer futbol hayatına Norveç 3. liginde Clausenengen F.K. takımında kısa bir süre oynayarak başlamış. Burda kısa bir süre forma giydikten sonra 1994'de Norveç Premier Ligi takımı Molde F.K.'ya transfer olmuştur. Burda 42 maçta attığı 32 golle Sir Alex Ferguson'un dikkatini çekmiştir. 29 Temmuz 1996 yılında da 1.5M £ karşılığında Manchester United'a transfer olmuştur. Manchester United'la çıktığı ilk antrenmanın ardından Giggs'in evine gidince ailesine ve çevresine ilk sözleri şunlar olmuştur; "Ole ile ilk çıktığımız antrenman şut antrenmanıydı ve o gerçekten inanılmazdı, o gün eve gidip herkese yeni Alan Shearer'i transfer ettiğimizi anlattım." İlk sezonunda 18 gole imza atmıştır ve Manchester United'a transfer olduktan sonra yıllar boyunca birçok takım onu transfer etmek istemesine rağmen o hiçbir zaman Old Trafford'u terketmemiştir. Bu yüzden de Old Trafford tribünleri tarafından en çok sevilen oyunculardan biridir. Manchester United'da 366 kez forma giyerek 126 gole imza atmıştır. Bu gollerin içinde en önemlisi belki de 99 yılında Nou Camp'da Şampiyonlar Ligi finalinde Bayern Münih'e karşı son dakikada attığı kupayı getiren goldür. Bu golden sonra United taraftarı Solskjaer'e adeta tapmaya başlamıştır. Old Trafford tribünlerinde kendisi için bestelenen bu sözler de O'nun ne kadar sevildiğinin en önemli göstergesidir.


You are my solskjaer, my ole solskjaer.
You make me happy, when skies are grey.
When it is boring, you just keep scoring.
Please don't take my solskjaer away.

Solskjaer'in Manchester United tarihindeki yeri çok önemlidir, tüm bunları yazamayız elbette ki fakat birçok kişiye göre Ole'nin United tarihi boyunca en önemli 5 anı şunlardır;


Jan 24,1999 - Man Utd 2 Liverpool 1
FA Cup 4. turunda iki ezeli rakip karşı karşıya gelir. Owen'ın erken golüyle Liverpool maç boyunca önde mücadele eder, 88. dakikada Dwight Yorke beraberliği getirir. Solskjaer uzatma dakikalarında attığı golle maçı ve turu United'a getirir. Bu gol sonrası onu ilk kutlayan kişi Eric Cantona'dır.

Aug 25, 1996 - Man Utd 2 Blackburn 2
Solskjaer, Man Utd'a yeni transfer olmuştur ve ilk maçına çıkacaktır. 2-1 yenik durumdaki United'da maçı kurtarabilmek adına oyuna yeni transfer Ole girer ve son dakikalarda attığı golle beraberliği kurtarır ve bu beraberlikle Manchester United'ın 32 maçlık evinde yenilmeme serisi devam eder.

Feb 6, 1999 - Nottm Forest 1 Man Utd 8
Ole 71. dakikada girmesine rağmen oyuna girdikten sonra 10 dakika içinde 4 gole imza atarak tarihe geçer. Bu maç ayrıca premier ligdeki en farklı deplasman galibiyetidir. Maç hakkında David Beckham şöyle buyurmuştur; "O gün Ole'nin oyuna sonradan girip sadece 10 dakikada 4 gol atmasına bugün bile hala inanamıyorum."

May 26, 1999 - Man Utd 2 Bayern Munich 1
Solskjaerin resmi olarak Manchester United efsanesi olduğu maç. Tüm futbol tarihinin dramatik maçlarından biri. Kahraman yine klübeden gelip kupayı kazandıran Baby-Faced Assassin.

Korner sırasında spikerin sözleri;
"Is this their moment? Beckham with the cross, in towards sherringham, and Solskjaer has won it! Man Utd have reached the promised land..."

Aug 23, 2006 - Charlton 0 Man United 3
Aslında bu ne çok önemli bir maçtır ne de çok önemli bir gol. Fakat olayın önemi Solkjaer'in 3 yıl boyunca yaşadığı diz sakatlığı sebebiyle futbol topuna değmemiş olmasına rağmen geri dönüşünde ilk maçında yine golünü atarak kaldığı yerden devam etmesidir.

Bu listeye 2003 yılındaki Bayern Leverkusen ile oynanan şampiyonlar ligi yarı final maçı da eklenebilirdi. Fakat United'ın ve Ole'nin şanssızlığıdır ki o zamanlar sakatlığı sebebiyle bu maçlarda oynayamamıştır Ole. O maçlarda oynasa eminim ki tarihi değiştirecek bir şeyler yapardı.

Ole futbol hayatına bu sezona hazırlık maçları çerçevesinde oynanan 2 Ağustos 2008'deki Espanyol maçı ile veda etti. Maçı 80.dakikada Frazier Campbell'ın golüyle United 1-0 kazandı ve Solskjaer tüm kariyeri boyunca yaptığı gibi yine yedek olarak oyuna başladı ve o oyuna girdiğinde Old Trafford dakikalarca ayakta onu alkışladı. Maçı 68.868 kişi izledi ve bu Büyük Britanya tarihindeki en kalabalık ikinci jübileydi, Ole bu alanda sadece bir başka efsane Roy Keane'in gerisinde kaldı. United taraftarı onu 20LEGEND koreografisiyle uğurladı.

Şu anda kariyerine Manchester United rezerve takım antrenörü olarak devam ediyor. Burada da başarılarına devam ediyor Solskjaer. 2007-2008 Lancashire Senior Cup finalinde Liverpool rezerv takımını 3-2 mağlup ederek ilk kupasını kazanmıştır. Ronaldo'nun da dediği gibi yeşil sahalar onu şimdiden özledi. Belki birgün Sir'den boşalan koltukta görürüz kendisini, kimbilir...

Geri Döndük! #2


Sadece biz değil, bizle beraber bir çok kişi... Okuması zevkli, yazılarından haz duyduğumuz ve fikirlerine ama doğrudur ama yanlıştır, değer verdiğimiz herkesin beynine, gözüne, kulağına, eline, kalemine döndük...

Bu sefer yaşanan ayrılık bizden değil, dar kafalı bir zihniyetten kaynaklandı. Açılmış olması hiçbir şeyi değiştirmez, yine engellenebilir keza... Tekrar üç maymun oynatılana kadar; MERHABA!

24 Ekim 2008

Sakarya

Gar Meydanı, Adabazar Ekspres'in son durağı... Sakarya'ya ilk adımını burada atardın otobüsler revaçta olmadığı zamanlar. (1901)

Doğduğum yer, Adapazarı... Büyüdüğüm yer, Adapazarı... Ama asla hayatımı idame ettirmeyeceğim yer olarak da literatürümde yer alıyor.

Girizgâhtan anlaşılmasın ki Adapazarı'ndan nefret ediyorum. Etmiyorum fakat neden hayatımı burada sürdürmeyeceğimi şayet niyetlendiğim bu yazıyı konu konu karıştırmadan bitirebilirsem yazının sonunda açıklamış olacağım. Eh madem ikinci girizgâh oldu bu, edebiyat kurallarının içine etmeden başlayayım artık yazıya...

Dediğim gibi, doğup büyüdüğüm yer Adapazarı. Zamanında İzmit'in ilçesiyken 1954 yılında il ilan edilmiş. Kurtuluş günü 21 Haziran olarak kutlanır. Sıkça karıştırılır, şehrin adı Kurtuluş Savaşında önemli yeri olan Sakarya Meydan Muharebesinden, dolayısıyla Sakarya Nehri'nden gelmektedir. Adapazarı merkez ilçenin adıdır. En kayda değer ve açık farkla en fazla nüfuslu ilçe olmasından öte gelmektedir bu Sakarya-Adapazarı karışıklığı...

Dedem ve babam çokça anlatırdı Sakarya'nın zamanında ne kadar küçük bir yer olduğunu. Rahmetli dedemin anlattıklarından hatırladığım komik bir hikaye vardır. Bir gün büyük dede (dedemin babası) dedemi alır ve şimdilerde adı Maltepe olarak geçen tepedeki arsalarına çıkarır. O zaman en fazla iki katlı, nadiren üç katlı binalar olduğu için dedem oradan tüm Adapazarı'nın görülebildiğini söylerdi... Çıktıkları tepeden eliyle bir kaç yer işaret eder büyük dede ve "Bak evlat, buraların arasında kalan yerler bizim mühidimiz ve bunların hepsi senin ailen sayılır. Bu arsalar dışında istediğinle evlenebilirsin" der... Bilen varsa diye söylüyorum, işaret ettiği yer şu an Yeni Cami'den Tek'in oraya kadar uzanan çemberdeki alanlar... Bilmeyen biri okuyorsa diye söylüyorum, büyük bir alan... Hele o zamanın şartlarına göre, ciddi anlamda büyük.

Anlatmak istediğim, bu kadar büyük bir alanda insanların birbiriyle ne kadar samimi olduğu ve birbirlerini bacı/kardeş bellediğidir. Günümüzün Adapazarı'nda ve hatta Sakarya'sında bunu ancak mahallelerde görmek mümkün. Her ne kadar bacı/kardeş muamelesi artık kalmadıysa da en azından selam alıp verme adınadır bu söylediğim.

Çark deresinin Çark Mesire'de akan bir kısmı. Havuzlaştırılmış kısım tabi, hem ondan temiz gözüküyor hem de fotoğraf deprem öncesinden. Bir de şimdi git, Çark Mesire kısmında bile boklar yüzüyor.

Sakarya, adını Sakarya Nehri'nden almıştır demiştik ama çok önemli ve geçmişi olan da bir deresi vardır; Çark Deresi... Çark Caddesi'nin adı buradan gelmektedir. Batug Turnuvası'nın Sakarya ayağında ıslama köfte yediğimiz yerdir tam olarak. Babamın anektodlarına göre onların küçüklüğünde yazları orada denize girerler, kayık turu yaparlarmış. Şimdi ne hâlde olduğunu anlatmak bile istemiyorum. Suya bir girip çıksam, 7-8 tane daha ekstra organ çıkarırım.

İzmit'in ilçesiyken nasıldı Sakarya bilemiyorum, benim küçüklüğümde de dedemlerin ya da babamlarım zamanı kadar olmasa da bilinen aileler, sözü geçen nüfuzlu insanlar vardı. Benim mensubu olduğum aile de bunlardan biri ve bundan gurur duyuyorum. Bu aileler birbirini tanır, birbiriyle selamlaşır ve zaten Sakarya'ya dair mutlaka bir işte beraber çalışıyor olurlardı. Sürekli bir paylaşım hâlindeydi insanlar fakat şimdilerde bakıyorum da artık o da kalmadı.

Oysa ki güzel şehirdi Sakarya o zamanlar ama anlaşılan o ki biz de o güzelliğin son demlerine denk gelmişiz. Şimdilerde komşusunu gören adımlarını yavaşlatır, başka yöne döner oldu. Sokağa çıktığımda tanımadığım çok insan var. İnsanları tipine göre yargılayan biri değilim ama serseri kılıklı insanlar da çok var. Önceden bu şehrin katı kuralları vardı, küpe takan adama ibne gözüyle bakılırdı hem gençler hem yaşlılar arasında. Bunun doğru olduğu değil anlatmaya çalıştığım, aksine böyle olması yanlış zaten ama şimdilerde zamanında küpe takana ibne diyenler küpe takmaya başladılar. Saçlarına son moda şekiller verip Çark Caddesi'nde fink atıyorlar. Zikir de fikir de değişir arkadaş ama çıkarcı olmayacaksın, işgüzarlık yapmayacaksın. Kız düşürmek için düşüncelerinden ödün veriyorsan, sen ne kadar adamsın? İşte budur tepkili olduğum.

Çocukluğumuzda oturduğumuz mahalle çıkmaz sokaktaydı. Mahallede de çocuk bolluğu vardı bu yüzden gayet sosyal bir çocukluk evresi geçirdim. Sokakta oynanan oyunların yanı sıra Sakaryaspor'un takdir edeceğiniz inişli çıkışlı başarılarında ve dahasıyla Gani'nin geçen gün yazdığı yazıdaki her şeyi fazlasıyla ben de yaşadım. O zamanlar herşey daha güzel ve sadeydi. Yine yukarıda bahsettiğim akrabalık, komşuluk ilişkileri... Mahalle maçları, toz leblebiler, horoz şekerleri, bisiklet yarışı yapıp kendini Valentino Rossi sanmalar...

Yorumsuz...

Şimdi hiçbiri yok... Deprem çok kötü vurdu bu şehri. Üç büyük deprem var Sakarya tarihinde fakat 17 Ağustos en vurucu, en yıkıcı olanıydı. Bu şehri sadece yapısal anlamda değil, maddi anlamda değil, manevi anlamda da paramparça eden oydu. Şimdi çıkıyor bütün sokakları bizim buraların, fırsatını bulan da çıkmak istiyor.

Ne kadar belediye "Düzelttik, her şey eskisi gibi" mesajları verse de hiçbir şey eskisi gibi değil. 9 sene geçti üstünden, nice insanlar kaybettik, niceleri göçtü gitti. Yerine yenileri geldi, bazıları kaldı. Fakat bir devirdaim yaşadı bu şehir 17 Ağustos'ta ve artık ne dedemin, ne babamın, ne de benim çocukluğum gibi bu şehir.


***

17 Ağustos ile birlikte çoğu kişinin bildiği (özellikle batug.com tayfasının gayet iyi bildiği) Sapanca büyük bir aşama kaydetti. Daha doğrusu bunu Kırkpınar diye düzeltelim, Sapanca'dan da çok kaymağını yedi Kırkpınar depremin...

Depremden önce büyük halamgillerin büyük bir yazlığı vardı Sapanca/Kırkpınar'da. Zaten dedemin memleket dediği yer Sapanca'dır, oralı sayarlar. Artvin'den Sapanca, Sapanca'dan Sakarya... Neyse, ne diyorduk? (üst satıra bakmacaspor) Heh, yazlık... Bu yazlıkta baba tarafındaki bütün kuzenler, yeğenler, dayılar, halalar, teyzeler buluşur yazın keyfini çıkarırdık. O zaman Sapanca'da zaten az yazlık vardı, Kırkpınar'da iyice tek tüktü. Geneli oranın yerli halkıydı...

Seneler içinde Sapanca'daki yazlık artışına Kırkpınar da eklendi. Depremden sonra ise Adapazarı'nın biraz hâli vakti yerinde ailelerinden (zamanında literatürde yeri olan olgulardan, orta direk) en sosyetik ailelerine kadar herkes Kırkpınar'a yerleşti ki Kırkpınar'ın sıçraması böyle gerçekleşti. Benim o yazlık zamanlarındaki aklımda kalan Kırkpınar'da bir merkezdeki futbol sahası ve okul binası etrafı vardı, bir de Tepebaşı denen yer vardı insanların oyalanmak için bir şeyler yaptığı. Şimdilerde bildiğim kadarıyla butik tarzı oteller dahil olmamak üzere sadece Kırkpınarda biri beş yıldızlı (altı yıldıza aday) Güral Hotel olmak üzere 2 otel, bir açık hava tiyatrosu, onlarca üst düzey restaurant bulunmakta. Eniştem bile o büyük yazlığı komple yıkıp, çocukluğumun yaz aylarında tırmanıp tırmanıp meyvelerini yediğim ağaçları biçip yazlık site dikti oraya. Daha ne olsun? Şimdi bakıyorum da çocukluğumun o yazlığına, bir de şimdiki yazlığa... Samimiyetsizlik diz boyu... Yalan gülümsemeler, çakma komşuluk ilişkileri, birbirine caka satmalar... Nerede bizim bütün aile toplaşıp gülüp eğlendiğimiz ve hatta ailedeki herkeste bulunan, benim top oynamaktan unuttuğum ama daha sonra Photoshop ile monte edildiğim toplu aile fotoğrafı anları...

Doktorlar Sitesi, Kırkpınar. Adı üstünde, doktorlar ve aileleri yaşıyor. Site içinde futbol sahası var. Hâlâ her yaz gider bir dünya maç yaparız.

Sapanca'yı zaten batug.com'dan burayı takip edenler, LakersTr'den takip edenler Yalçın Abi'den biliyorlar fazlasıyla (abi selamlar :) ) Kaldı ki hayatımda okuduğum en ilginç yazılardan birinin de yazarıdır Yalçın Abi Sapanca hakkındaki yazısıyla. Merak edenler, bilmeyenler, "Sapanca mı o ne lan?" diyenler için gelsin; Sapancamun Başunu Cülle Donatacağum. Kaldı ki en son büyük yankı uyandıran şu milli kürekçilerin dövülmesi olayından da Sapanca hakkında izlenim edinenler olacaktır.

Fakat ben bunların yanlış izlenim verdiği kanısındayım. Bu asabi, bu alayına gider ruh ben kendimi bildim bileli Sakarya halkının içinde olan bir şey. Belki de biz bununla çok içiçe olduğumuz ve bu şartlarda büyüdüğümüz için bize gereğinden fazla normal geliyor ama bütünüyle böyle bir yer değil Sakarya... Gerektiği yerde gerekli tepkiyi vermesini bilen ama gerektiği yerde vereceği tepkinin bokunu çıkarabilen bir memleket olarak da tanımlayabiliriz aslında.

İtalya Abdullah Öcalan'ı geri vermediğinde Benetton'a boykot uygulanmıştı. O zamanlar ilkokuldayım daha... Yürüyüşler oldu Çark Caddesinde, hiç olay çıkmadı. Sadece gereken tepki kondu ve bir daha Benetton burada kıçını toparlayamadı. Aynı şey Carrefour için de söz konusu oldu Fransa Ermeni Yasa Tasarısı'nı kabul ettiğinde fakat daha sonra çıkar amaçlı unutmalar (!), "Ne, nasıl yani?" demeler başladı. Maske reyonumuzdan çıkar amaçlı ilişki maskelerini %80 indirimle alabilirsiniz...

***

Sakarya'da başka şehirli adam sevilmez. Hele Kocaeli'den gelmişsen ya direk kaç git ya da dişini sık da bir kaç senede anca hazmederler. Benim babam Sakarya'lı, annem ise Kocaeli... Babam der ki, dayımlarla Kocaeli-Sakarya maçlarına giderlermiş zamanında. Hâliyle babam Sakaryaspor hastası, dayımlar Kocaeli... Kocaeli'deki maçlara gittikleri zaman babamın arabasının plakasını söküp 41 plaka takarlarmış, Sakarya maçlarına gittiklere zaman dayımların arabasına 54 plaka. Düşün, o zaman deplasmanlara arabanla gidiyorsun... Şimdi o da yok, ya trenle gidersin Adapazarı'na gelişte Sapanca'da, Kocaeli'ne gidişte Derbent'te başlar taşlamalar ya da taraftar otobüsü denen zımbırtıyla gidersin yollara döşenir raptiyeler.

Her ne kadar sevmesem de Sakaryaspor'u, bu şehrin çocuğuyuz. Tabela ondan yani, art niyet yok, kışkırtma yok. Hehehe

Yine de bu bariz Kocaeli nefretinden de büyük bir nefret var bu şehirde İstanbul'lu olana karşı. Ben bildim bileli İstanbul'dan gelen, özellikle öğrenciler, hiç sevilmez. İstanbul'lu öğrenci buranın esnafını, kiracısını, dolmuşçusunu, minibüsçüsünü sevmez; İstanbul'lu öğrenciyi hiç kimse sevmez. (Kirasını peşin alan, defterinde alacağı bulunmayanlar dışında)

Her ne kadar bu İstanbul'lular tarafından Sakarya'nın asabiyetine mâl edilmiş olsa da benim çocukluğumdan beridir gördüğüm her şey onlar tarafından başlamıştır. Öğrenci gelmiştir, ev tutmuştur evin içine sıçıp gitmiştir. Öğrenci gelmiştir, evin içine sıçtığı yetmemiş bakkala milyarlık borç takmıştır. Bunlar hep duyduğumuz şeyler. Yazının başında, ortalarında bir yerlerinde bahsettiğim gibi Sakarya'nın kendine has kuralları vardır, bunları bozmaya çalışmışlardır. İstanbul'daki gibi alıp yavşakça ve üsturupsuzca kızlarla rahat takılacağını sanıyorsan bu şehirde, yersin dayağı. Halbuki insan gibi, kız arkadaşına sarılarak, elini tutarak yürüsen dert olmayacak. Buranın bir köy, küçük bir şehir olarak görülmesi ve İstanbul'dan gelenler tarafından 'zamanında' insanlarının aşağı görülmesi de bunun sebeplerinden biridir. Eh bir dünya dayak yiyince hepsi dört-beş-altı senelik öğrencilik hayatında "Kanka n'aber yeaaa?" diye dolaşır, arkasını kollar. İşleri bitince internet başından, kulaktan kulağa "Sakarya insanı öküzdür, sakarya pis yerdir" diye anlatır dururlar... E onlar bunu yapınca; "Ne var? Nası siktik ama İstanbulunuzun kızlarını" diye de bizimkiler cevap verir, ortamın suyu çıkar, muhabbetin de boku... Sen de bakınırsın aval aval işte.

***

Sakarya'da solcu ya da görüşsüz biri olma da ne olursan ol. Ailenin soldan gelen bir geçmişi varsa, "Kızıl komünistin oğlu" diye yıllar yılı seslenilmesi olasıdır. Sanki yaratıkmışsın, sanki uzaylıymışsın, ucubeymişsin gibi. En dinime bağlıyım diyeninin bile esrar çektiği, en milliyetçiyim diyenin de arka yapmak ve dayak yememek için Ülkü Ocaklarına kolpadan bağlılık yeminleri ettiği yerdir Sakarya. Babama saygı duyan her MHP'liden, DYP'liden, o'sundan bu'sundan ve benim tanıdığım benimle farklı siyasal görüşü taşıyan nadir insanlar dışında Sakarya'da solcu olmak ya da kendine has, mevcut görüşlerle bağdaşmayan görüşlerinin olması pek de iyi karşılanmaz.

Unutmuyorum, babam hep bunun zorluğunu çekmiş ki bana da hep; "Siyasi görüşünü sana soran olursa, siyasetle ilgilenmediğini ve dolayısıyla hiçbir görüşünün olmadığını söyle..." derdi hep. Ben bunu biraz farklı uygulamış olsam da ülkü ocaklarına takılan iki sınıf arkadaşım bir gün beni kenara çekip hangi görüşten olduğumu sordular. Bilmediğimi, bilmek de istemediğimi söyleyince biraz şaşırmış olsalar da verdikleri cevap gayet vurucu oldu; "Bir taraf seçmelisin, tarafsızlık ibnelik gibidir. Ne kadınsındır, ne erkek" Şimdi namus ulan söz konusu, adamlar ibne damgası vuruyorlar! Ama demedim yine de bir şey, babama sözüm vardı. Daha sonra bunlar bana kendi ülkü ocaklarını açma planlarını falan anlatıp kafa sikmeye devam ettiler. "Kendi ülkü ocağımız" ne demektir arkadaş?

Şimdilerde dışarıya çıkmıyorum. Çıktığım dönemlerde de Sakarya gibi bir yerde sadece 4-5 defa kavga etmiş olmanın garip bir gururunu yaşıyorum. Ne diyebilirim ki?..

***

Şirin memleket Sakarya... Öyle olmasa ne olacak? Yaşadık işte senelerce ama bir gün kopup gideceğim buralardan Sait Faik gibi, durulmaz... Biraz kafasında ampuller patlaan, daha fazla kaynağa, yaşam enerjisine, farklılığa ihtiyaç duyan adam durmaz burada. Gider çünkü yapacak şeyler o kadar kısıtlı ki... Aşırı doz, erken götürür adamı. Bursa'lıların, Bursa'ya "Teksas" demesine çok gülerim. Kocaeli Üniversitesi'nde okuduğum dönemde Bursa'lı bir arkadaşım vardı, anlatır dururdu Teksas da Teksas diye. Siz Teksas görmemişsiniz, Bursa bunun yanında Tommiks kalır be arkadaş...

Yine de güzel memleket Sakarya. Nehri gibi gürül gürül akar, hiç durmaz. Suyunda ne taşıdığı belli değildir, sürprizlerle dolu Sakarya'nın... Klişe bir kalıp olacak ama "Bir daha doğsan, nerede doğmak isterdin?" deseler, yine "Sakarya" der bir yerden sonra çeker giderdim.

Şef'in Listesi: Eire!

Normalden uzun süre oldu güncellemeyeli. Açık konuşayım, unuttum. Hem blog'a bu hızlı, güzel ve yeni başlangıcın verdiği mutluluk ve heyecandan hem de bildiğin unutmaktan işte... Uzatmanın alemi yok. Yeşil giyelim, siyah bira içip dinleyelim. Irish Drinking Songs...

23 Ekim 2008

Atlético 1 - 1 Liverpool / Alt Oranı: 1.50

Vicente Calderón'da ilginç bir maç izledik bu gece. Maçın baş hakemi Danimarkalı Claus Bo Larsen, yardımcıları Henrik Sonderby ve Anders Norrestrand sayesinde iki golü geçersiz saydı. 49'da Yossi Benayoun, 56'da ise Maniche'nin nizami golleri yardımcı hakemler tarafından resmen yendi. Resimdeki ofsayt çizgileri milimetrik olmasa da zaten olmadıkları açıkca ortada. Maçın genelinde, özellikle ikinci yarıda kalkan ofsayt bayrakları benim kadar izleyenlerin de canını sıkmıştır muhtemelen. Hayır, maç bir ara özellikle gollerdeki bayraklar kalmasaydı çoktan üst olmuştu. Ben niye mi bu kadar takıldım olaya? Kupon yattı...


Joseba Llorente

Dün gece El Madrigal'da oynanan ve 6-3 Villareal'in üstünlüğü ile biten Şampiyonlar Ligi karşılaşmasında neredeyse bir rekor kırılıyordu. Villareal forveti Joseba Llorente, takımı adına 67, 70 ve 84. dakikalarda kaydettiği gollerle hem galibiyeti getirdi hem de Şampiyonlar Ligi'nde en kısa sürede hat-trick yapan 2. oyuncu oldu. Bu alanda rekor 1995 yılında Blackburn Rovers'ın Rosenborg'u 4-1 geçtiği maçta 9 dakikada 3 gol atan İngiliz Mike Newell'a ait. 9 dakikada hat-trick? Adam hızlıymış demek ki...

Llorente, ayrıca Şampiyonlar Ligi'nde oyuna sonradan girip de hat-trick yapmayı başaran 3. oyuncu olmuş tarihteki. Bunu başaran diğer oyuncular da Kaiserslautern'li Uwe Rösler ve Deportivo'lu Walter Pandiani.

Şampiyonlar liginde en hızlı hat-tick yapan oyuncular;

Oyuncu / Tarih / Maç / Süre (Dk)
Mike Newell / 06.12.1995 / Blackburn Rovers 4-1 Rosenborg / 9
Joseba Llorente / 21.10.2008 / Villareal 6-3 Aalborg / 17
Dado Prso / 05.11.2003 / Monaco 8-3 Deportivo / 19
Marco Simone / 25.09.1996 / Rosenborg 1-3 Milan / 19
Simone Inzaghi / 14.03.2000 / Lazio 5-1 Marsilya 21

Queensryche: Thinking Men's Metal Band

Kanımca, progresif metalin Dream Theater ile birlikte en baba grubu olan Queensryche'ı lise son sınıfta dinlemeye başlamıştım. O zaman ve uzunca bir süre 2000 yılında çıkan Greatest Hits adlı best of albümü ile birkaç albümü dışında Queensrcyhe'yı çok iyi bilmezdim. Ancak geçen yıl ilk kez dinlediğim Operation Mindcrime albümü ve birkaç ay önce indirdiğim, grubun diğer albümleri-özellikle 2000'den sonra çıkanlar- sayesinde Queensrcyhe'nin ne kadar büyük bir grup olduğunu daha iyi gördüm. En azından Geoff Tate'ın enfes vokali ve çığlıkları için, Grunge mekanı olarak bilinen Seattle'dan çıkmış olan bu gruba göz atmakta fayda var.

Bu yazı da Şansi'ye selam olsun. :)

22 Ekim 2008

Kadınlar... #1 -Altta Kalanın Canı Çıksın-

Medar-ı İftihar Eserleri #3: Çocuk

Ufak şeylerle mutlu olmayı öğreniyorsun önce, hele erkek olarak doğduysan " Hiç yoktan iyidir" diyorsun. Tabi ki kendi kendine diyorsun ya da filmlerle dikte edildiği gibi bakacak olursak olaya; sen konuşuyorsun ama etrafındakiler "Agu!" olarak anlıyorlar. Ana avrat küfretsen bile agu her şey oğlum... O kadar tatlı, o kadar şirin bir yaratıksın sen.

Eğer doğduğunda ufak şeylerle mutlu olmayı öğrenemediysen, ilerisi senin için çok berbat bir dünya çocuk! Çünkü ilkokul dönemlerine geldiğinde kulaktan dolma bilgilerle alıyorsun cetveli eline ama ölçtüğün şey geometrik bir cisim olmuyor.

Biraz daha büyüdüğünde kütüphanelerin arşivlerine girip kitapların büyülü ve büyülü olduğu için de selena tozuna bulanmış dünyasına dalacağına ister konjönktür de ister jeopolitik konum de istersen arkadaş çevresi de ama farklı bir arşivleme çeşidi seçiyorsun ve bu seni üç şeye yönlendiriyor;

  1. Bendeki Jack'in fasulye tohumuymuş, adamdaki sırık olmuş.
  2. Eh insanlar çift yaratılmış derler, doğruymuş hakikaten.
  3. Michael Jackson sonradan beyaz olduğuna göre belki ben de sonradan zenci olabilirim!

Çocuk! Dinle beni... Erkeksin sen, doğanda var. Eline her düşeni kullanmak için yaratılmışsın ama yapma bunu! Eline her düşeni kullanırsan bedenin nefret eder senden. Sivilceler içinde kendini ve sıfatını kaybedersin çocuk, üstüne sigara yakarsın.

Kandırabilirler seni türlü şakalarla. Tatlı yiyince onun da tadı tatlı oluyormuş, bilimsel bir gerçekmiş bu diye. Dur! Hemen eve koşup "Anne revani yapacaktın! Yaptın mı revani?" diye sazanlama. Sen hiçbir bilim adamının bunu tatmak isteyeceğine inanıyor musun? Herkes Bedri Baykam kadar çocuklarına değer vermez, üşüdüklerinde üstlerine peçete sarmaz. Yamyam olma, çocukların onlar senin.

Ve çocuk, sakın çölde sopayla su arayan seferi olmayasın, ta ilk doğduğunda "Hiç yoktan iyidir" diyip hazine bellediğinle. Kutsal kâse'de su yok çocuk!

Andreas Johnson'dan gelsin sana çocuk, Glorious... İnsan ol azıcık, yoksa yokluğa mağlup olursun.

Memedalibeeeeeey



Hiç sevmem kendisini ama yine de habercilik dedin mi adı ve saygınlığı vardır. Ben de buna saygı duyarım. Fakat 'Haber Spikerliğine' ilk başladığı günden beri devam eden bu durum, ne zamana kadar devam edecek böyle? Aydın Doğan nasıl katlanıyor kendi kanalında böyle haber sunumlarına? Yorum köşesine de ayrı kılım, Güneri neredesin abi sen?

Hâl böyleyken böyle işte. Genç ve yolun başında bir gazeteci bunu yapsa anında tekmeyi koyarlar kıçına da, meydan sana kaldı be Birand. Hadi Reha Muhtar da yapardı ama sempatikti, sende o da yok ki...

Çoluk Çocuk!

Aaron Ramsey +90'da golü çaktıktan sonra Ertem Şener'in ağzından acı sözler dökülür... "Golü atan Ramsey 1990 doğumlu, zaten Arsenal'in yaş ortalaması da 21... Çolukla çocukla yendiler resmen bizi"...

Yukarıdaki cümle aslında maçın özetiydi (Derine girmiyorum. Neden böyle oldu sorusuna falan hiç takılmayalım, daha uzun yazılarda anlatılır o). Herşey bir yana da "Ulen ibiş herifler makine gibi oynadı, çatır çatır da yendiler. Maç tabii ki Arsenal'in hakkıydı" dememe zaten gerek yok. Ancak ekran başındaki Fenerbahçelilerin de gururunu okşama ayarında habire şişirmeye ne gerek var be abicim' Bak son dakikada bülbül gibi öttün kalbinden geçenleri işte...

Sevgili Şener'in sporx.com'da yayınlanan birde röportajı var ki, o daha da efsanevi...

21 Ekim 2008

Bu Gece Bitmez

Dünya'nın belki de en boktan zamanlarına giderken yaşıyor olmanın sorumluluğunu kaldıramıyoruz ve bu gerçek öyle gözümüze (hatta yeri geldi götümüze) sokuldu ki anlık mutlulukların peşinde koşuyoruz.

Şu düzende aktif olabilenler pasif kalanları düzmenin keyfine varırken pasiflikten mutlu olanlar ile debelenenlerin maceralarını izliyoruz/dinliyoruz/okuyoruz.

Bazıları şanslı doğuyor, bazıları şansını kendi yaratıyor, bazıları ise şanssız. Şans kelimesinden oldum olası nefret etmişimdir zaten. Yüzüme güler, arkamdan iş çevirir pezevenk.

Bir zamanlar "Benim göbek adım macera" diyen yiğitler bile kılını kıpırdatamaz olmuş. Göbeği bıraktılar da ufaklığa ilginç ilginç adlar koyuyorlar be abi, baksana. Ne macerası, hepimiz olmuşuz Elizabeth...

Marx'ın çükü Amerika'nın içinde dans ederken, çekik gözlüler saman altından hepimizi çekip çevirirken, Türk'e bir şey olmazken, siksen sabah olmaz. Biter mi bu gece? Nah biter.

Ehliyet sınavı var 4 gün kalmış bak. Peki çalıştım mı? Çalışmadım. Aferin bana.

Oğuz'la; "Seks, Uçan Tekme, Aksiyon, İddaa Kuponu, Kan"

Yazarımız Baaskay yıllık iznini kullandığı için eski kuponlarından birini aldık, maçların adını değiştirdik, tahminler aynı kaldı. Fakat böyle yapacağımıza direk biz sallasak bu kadar uğraştırmazdı. Şimdi ben bunları dedim diye siz ciddiye de alırsınız beni, oynamazsınız da bunları Oğuz'un yazdığına inanmadığınızdan. Sonra biz milyarlarla Maldivler'de, Bahamalar'da, Merhabalar'da, Selamun Aleykhüm'de tatil yaparken siz avucunuzu yalarsınız.
D. McGee

422 Udinese - Tottenham:
Tottenham, Udinese'den puan alırsa şaşırırım, komik olur, gülerim. Evet Tottenham'ı küçümsediğimin farkındayım fakat Udinese çakar.. 1


332 Chelsea - Roma: 14' Anelka - 29' Carvalho - 34' Lampard - 732 Anelka - 86' Mikail.. 1


213 Fenerbahçe - Arsenal: Arsene Wenger, Fenerbahçe'yi iki maçta da düdükleyip lige konsantre olacağız demiş. Koskoca Wenger yanılmaz heralde. 2


326 Basel - Barcelona: Basel, CL'de ne işi olduğunu anlayamadığım bir klüp. Barcelona, mes que en club.. 2

416 Schalke 04 - Psg:
Schalke kendi sahasında Psg'yi yenerken pek zorlanmaz. Hatta golü erken bulurlarsa, Psg halk arasında haşemat diye tabir ettiğimiz durumla karşılaşabilir.. 1

214 Juventus - Real Madrid: Yaşlı ve eksik Juventus, Madried'e direnemez. Ranieri Mustafa Denizli'den boşalan Lig Tv yorumculuğuna bu maçtan başlayabilir.. 2


336 Shaktar Donetsk - Sporting Lisbon: Sporting Ukrayna'dan puan çıkarabilcek bir takım değil. Lucescu işini bilir yorumunu yapmalıydım. Fantasy kadrolarınızda Ilsinho bulunsun sonra pişman olmayın.. 1


335 PSV Eindhoven - Marseille:
Psv mevcut kadrosuyla CL'de aya gider. Maç saatine kadar transfer yapamayacaklarına, Gerets işini bilir. Hehe.. 2

436 Partizan Belgrade - Sampdoria: Sampdoria Avrupa'nın en fazla berabere kalan takımıymışmış. Ee bu sıfatın hakkını verirler.. 0

Not: 9 maç ne ulan demeyin bir dinleyin hele. İlk maç 5 maç banko kuponum. Oran yükseltmek sizin elinizde her şeyi benden beklemeyin. Şu maçlarda en kötü ihtimal 7/9 yapacağıma inanıyorum. Bulun içinden 5 maç oynayın kardeşim. Allah Allah...

20 Ekim 2008

Buyursun Gelsin


Resimdeki amca AC Milan başkan yardımcısı Adriano Galliani... Derdi ise kendi liginde harikalar! yaratan Milan değil. LA Galaxy forması giyen David Beckham için çağrıda bulunmuş Galliani, "Ölü sezonda gelsin bizim topçularla idmana çıksın, bizim için bir sorun olmaz, takım zaten ortada." demiş... Bilindiği gibi Beckham geçen sezon da boşlukta Arsenal ile antremanlara çıkmıştı...

2008-2009 SEASON PREVIEW: SOUTHWEST DIVISION

Sezon izlenimlerimize bu sezon NBA'in belki de en ilginç grubu payesini biçeceğimiz Güneybatı grubuyla devam ediyoruz. 4 tane şampiyonluk adayı tepede çılgın bir çekişmeye girecekken 5. takım Memphis de büyük ihtimalle NBA'in en kötü derecelerinden birine(belki de en kötüsüne) sahip olacak. Fazla uzatmadan gruptaki takımların yazın neler yaptığına ve sezondan beklentilerine kısaca bir bakış atalım;

New Orleans Hornets: Next-Gen Champions

Hornets geçen sezonun bence en flaş takımıydı. Gruptaki bir diğer takım Memphis'in Lakers'a neredeyse hediye ettiği Gasol olmasa belki de ligi 1. bitirecekler ve biz de finalde onları izleyecektik. Onlar da bunun bilincinde olduklarından kadroda fazla bir değişime gitmediler. En önemli kayıpları geçen sezon benchin en önemli adamı haline gelen Pargo. Takıma gelen kayda değer tek oyuncu var, o da geçen sezon Boston'ın şampiyonluğunda kritik katkılar yapan Posey. Hornets'in arada tıkanan benchine güzel bir ekleme. Ayrıca hazırlık maçlarından gördüğümüz kadarıyla bugüne kadar ortalarda pek gözükmeyen Mike James de kendini toparlamaya başlamış. O da takımdaki güzel havaya sonunda kapılmış gözüküyor ve eski günlerine dönerse Pargo'nun eksikliğini hissettirmez. Eğer ciddi sakatlıklar yaşamazlarsa sezonu ilk 2'de bitirip, Batı finalinde Lakers'la amansız bir mücadeleye gireceklerini düşünüyorum. Paul ise bu sezon için MVP adayım.

Houston Rockets: Çok Değişkenli Denklem

Rox için bu sezon 2 farklı senaryo olası gözüküyor. Biri felaket senaryosu niteliğinde, diğeriyse peri masalı gibi. İlkinde T-Mac ve Yao yine sakatlıkların pençesinden kurtulamaz, Artest hem kontratının son senesinde olduğundan, hem de karakterindeki abukluklar neticesinde takım kimyasının içine edecek bir oyun oynar, Rafer ise Artest'ten biraz hallicedir. Benchteki gençler gelişimlerini sürdüremezler ve dakikalarını Mutombo, Barry gibi amcalarına kaptırırlar ve sezon sonunda kurtlar sofrası tadındaki Batı'da play-off dahi hayal olur. Peri masalımızda ise T-Mac ve Yao öyle çok da fazla maç kaçırmazlar, Artest takıma acaip uyum sağlayıp müthiş bir savunma lideri ve 3. skor opsiyonu olur. Rafer artık olgunluğun son demlerine gelir ve takımı olması gerektiği gibi yönetir, gereksiz satışlara girmez. Battier ile gençler de onlara kenardan müthiş katkı verir ve Rox sonunda finale doğru yol alır.

San Antonio Spurs: İhtiyar Heyeti

"Artık yaşlandılar" klişe yorumunu her sezon itinayla boş çıkaran Spurs'ün neler yapacağı bu sezon da, her sezon olduğu gibi, aşağı yukarı belli gibi. Ginobili'nin olimpiyatta oynamakta ısrar edip, sonrasında ameliyat olmasıyla sezona alışılmadık bir biçimde takım içinde küçük de olsa problem yaşayarak başladılar. Fakat NBA'in açık ara en uyumlu kadrosuna ve en oturmuş sistemine sahipler. Bence gidecekleri nokta Parker'ın bir önceki sezon sonundaki MVP performansına ne kadar yaklaşabileceğiyle doğru orantılı olarak belirlenecek. Eğer geçen sezonki gibi arada tekleyen bir performans gösterirse play-off'ta maç bile kazanamadan elenebilirler ama ben onun bu sezon kendini toparlayıp takımın liderliğine soyunacağını düşünüyorum. Eğer beklediğim gibi olursa en azından Batı yarı finali göreceklerini söyleyebilirim.

Dallas Mavericks: Tek Atımlık Kurşun

NBA'in en sıra dışı patronu Cuban'ın paracıklarını boşa savurup savurmadığını izleyeceğimiz sezon olacak 2009. Abramovich'in Amerika muadili Cuban, lüks vergisi nedir bilmeksizin olmadık oyunculara inanılmaz kontratlar verip hüsrana uğramaktan sıkılmış olsa gerek, son dönemde Dallas'ta çılgın kadro hareketleri izlemiyoruz. Geçen sezon domino etkisi yaratan Gasol takasından sonra, onlar da zirveye tutunmak için Harris'ten vazgeçip Kidd'i almışlar, ancak bu takas istedikleri sonucu vermemişti. Özellikle hücumda sıkıştıkları dakikalarda Harris'in patlayıcılığını özlüyorlar. Takımda o etkiyi yapabilecek bir diğer önemli isim ise ölü sezon boyunca basketboldan çok uzak konularla medyada yer aldı. Eğer Josh kendini toparlayıp basketbola konsantre olmazsa zaten baştan kaybettiler diyebiliriz. Kidd'in liderlik vasıflarını ön plana çıkarıp takıma bir çeki düzen vermesi gerek. Yoksa Nowitzki'yle birlikte yüzüksüz yıldızlar kervanına doğru yola koyulacaklar gibi gözüküyor.

Memphis Grizzlies: Beterin Beteri

Grizzlies geçen sezon ortasında Gasol'ü Lakers'a yolladığında ortak fikir bu takasın NBA tarihine geçecek kazıklardan biri olduğu yönündeydi. Şimdi bakınca durum belki de o günkünden bile kötü gözüküyor. Crittenton geldikten sonra aldığı sürelerde fazla ışık vermedi, Marc Gasol'den beklentiler olumlu olsa da kendisi halen kapalı kutu. Elde kalan(?) tek nokta Kwame'nin biten kontratı gibi duruyor. Gay, Conley, Warrick, Lowry gibi potansiyelli oyunculardan oluşan genç bir çekirdekleri var ve bu çekirdeğe ellerindeki diğer önemli takas malzemesi Mike Miller'ı feda edip bir kumar daha oynayarak O.J. Mayo'yu eklediler. Mayo'nun skorerliği tartışılmaz ancak takımın diğer parçaları Mayo'yu nasıl kabul edecek, burası bir soru işareti. Özellikle Gay gibi yıldız olma yolunda önemli işaretler veren bir oyuncunun kendisinden daha yüksek egolu, daha popüler ve çok daha fazla kendine oynayan bir oyuncuya nasıl uyum sağlayacağı; Conley'in gelişiminin Mayo gibi bir ball-hog'un yanında sekteye uğrama ihtimali düşünülmesi gereken konular. Diğer yandan Iavaroni her zaman beğendiğim bir koçtur, bunların altından kalkacak kapasitede bir isim olduğunu düşünüyorum. Özellikle Memphis'in onunla geçtiği yüksek tempolu, oyuncuların çok top kullandığı sistem Mayo için oldukça uygun. Draftta da yukarıdan seçecekleri kesin gibi, eğer drafttan iyi bir uzun bulabilirlerse ve takım kimyasını oturtabilirlerse gelecekte yine play-off takımları arasında yer alabilirler.

18

1984 - 2002

The Legend of Manchester United



Öncelikle videoyu hazırlayan arkadaşa teşekkürler, her ne kadar bizi duymuyor olsa da. Manchester United tarihini anlatan kısa bir belgesel tadında olmuş. İzlerken Giggs gibi slalomlar atıp rakipleri ekarte ettikten sonra, Cantona gibi golü atıp yakaları kaldırası geliyor insanın.

Video önce 6 Şubat 1958'de bir uçak kazası sonrası hayatını kaybeden Matt Busby Babes ile başlıyor. Bu kazada Manchester United'ın Alex Ferguson'dan önceki Sir'i Matt Busby'nin yarattığı harika takımdan 8 futbolcu hayatını keybetmiştir. Bu oyuncular arasında Bobby Charlton'ın eğer yaşasaydı dünya Pele'den bahsetmeyecekti dediği Duncan Edwards da bulunmaktadır. Kurtulanlardan ise Bobby Charlton gelecek yıllarda İngiliz futboluna damgasını vuracaktır.

Busby Babes'den sonra göreve gelen Ferguson'la devam eden video Ferguson'la da bitiyor. Dennis Law'dan, Cantona'ya, Schmeichel'dan Giggs'e, Solskjaer'den Gary Pallister'a, Best'den Ruud'a ve günümüze kadar uzanan güzel bir video. Biraz uzun ama bu kadar büyük bir klüp de 5 dakikaya sığmazdı zaten. Birisi şunu Ronaldo'ya izletse belki Real Madrid'e gitmekten bile vazgeçebilir.

Players come and go... Managers come and go but this club will never die.

19 Ekim 2008

2008-09 NBA SEASON PREVIEW: CENTRAL DIVISION

Chicago Bulls: Rose'un Sezonu


Şampiyonluk yolunda önemli bir kadro kurmasına rağmen istenen başarıyı yakalayamayan ve geçen sezon da tepetaklak olan Chicago, lotaryada 2008 draft'ında 1. sıradan seçme hakkını kazandı ve bunu Memphis Tigers'ı 2008 NCAA Final Four'unun finaline kadar çıkaran Derrick Rose'dan yana kullandı. Rose, inanıyorum ki - genel düşünceler de zaten bu yönde - önümüzdeki sezonlarda Chris Paul ve Deron Williams kalibresinde, büyük işler başaracak bir oyuncu haline gelecek. Chicago, Derrick Rose yerine Michael Beasley'i seçmeyerek en doğru kararı verdi. 1 ve 2 numarada, Kirk Hinrich, Ben Gordon, Larry Hughes ve Thabo Sefolosha gibi oyuncular olmasına rağmen Chicago'nun bu bölgedeki en önemli oyuncusu Rose olacak hiç kuşkusuz. Aslında burada yeni koç Vinny Del Negro'nun da rotasyonu nasıl oluşturacağı merak konusu. Chicago, Luol Deng ile 6 yıl yaklaşık 80 milyon dolarlık bir kontrat imzaladı. Deng'i tercih etmeleri ile birlikte Ben Gordon'a yol gözükmüş durumda. Bu sezon istediği kontrat önerisini alamadı ve son sezonunu oynayacak büyük ihtimalle. Sezon sonu serbest kalacak olan Ben Gordon, iyi bir kontrat alabilmek için bu sezon iyi bir performans gösterecektir. Uzun rotasyonunda Drew Gooden, Tyrus Thomas, Joakim Noah ön planda. Bulls bu sezon içeride büyük sıkıntılar yaşayacaktır. Derrick Rose'un lige adapte olması vesilesiyle, Bulls adına geçiş sezonu olacak. Zira 2009 ve 2010 ile birlikte cap space'de doğacak rahatlama ile iyi parçalar toplayabilirlerse Bulls'un geleceği parlak.

Cleveland Cavaliers: Kral ve Diğerleri


Bakalım Kral bu sezon ne yapacak? Ligin şimdiden MVP adayları arasında bir numaralı isim olarak gösteriliyor LeBron James. 2007'de finale çıkardığı takımı San Antonio'dan 4 maçta tokadı yedi ve geçtiğimiz sezon da ikinci turda şampiyon Boston'a elendi. James'in en büyük sıkıntısı yanında yardımcı bir oyuncu olmamasıydı bu zamana kadar. Larry Hughes hiçbir zaman dönem istenen katkıyı sağlamayadı ve seçtiğimiz sezon ortasında takas oldu. LeBron'un yanında iyi rol oyuncuları olmasına rağmen tek skor opsiyonu olması Cleveland'ın temel sorunuydu. Bu soruna çözüm bulma adına yaz aylarında Joe Smith ve Damon Jones'u yollayarak Milwaukee'den Mo Williams'ı kadroya kattılar. Williams bir oyun kurucu olmasına rağmen skor katkısı üst düzeyde olan bir oyuncu. Dış şut tehdidi olduğu gibi kendisi de sayı bulabiliyor. Wally Szczerbiak'ın sezon sonunda kontratı bitiyor ve Şubat ayına kadar yeniden yapılanmaya giden takımlar ile bir takasa girilebilir. Sasha Pavlovic, Daniel Gibson, Delonte West, Zydrunas Ilgauskas, Ben Wallace ve Anderson Varejao... LeBron'un MVP kalibresinde performasına katkı geldiği taktirde Cleveland bu sezon Boston'ın en büyük rakibi olacaktır Doğu'da.

Detroit Pistons: Değişen Birşey Yok


Detroit Pistons mevcut kadro yapısını korumaya devam ediyor. Bu yaz, Joe Dumars'ın yapacağı takaslar merakla beklenirken hiçbir hareket olmadı ve Detroit sezona bıraktığımız gibi giriyor. Juan Dixon, Jarvis Hayes ve Theo Ratliff serbest kalan oyuncular. Takıma katılan en önemli(!) parça Kwame Brown. Takımda önemli bir değişiklik olmasa da başına Flip Saunders yerine Michael Curry getirildi. Tercih ne kadar doğru sezon içerisinde göreceğiz. Göreve getirilmeden önce sadece bir sezon asistan koçluk yapmış durumda. Takımda nasıl bir otorite kuracak merak ediyorum. Rasheed'e nasıl söz geçirecektir, bilemiyorum. Her ne kadar önemli hamleler gelmese de Detroit her sezon olduğu gibi Doğu'da yine zirveye oynayacaktır. Benim gözlerim ise Rodney Stuckey'de olacak...

Indiana Pacers: Yeni Bir Takım


Takımın başındaki isim olan Larry Bird bu sezon yeni bir takım oluşturdu adeta. Jermaine O'Neal ve Jamal Tinsley'den istenilen verim senelerdir alınamıyor. O'Neal, T.J. Ford, Maceo Baston ve Rasho Nesterovic karşılığında Toronto'ya gönderildi. Jamal Tinsley'nin de takas olması neredeyse an meselesi. Draft'tan seçtikleri Jerryd Bayless'i ve Ike Diogu'yu Portland'a göndererek, Jarrett Jack, Josh McRoberts ve çaylak Roy Hibbert'ı aldılar. Geçtiğimiz sezon Atlanta Hawks ile play-off'un son sırası için mücadele veren bir takım hiç verim alamadığı Jamal Tinsley ve Jermaine O'Neal karşılığında en azından takıma katkı verecek oyuncular kazanmış durumda. 2007-08 sezonunda ligin dibinde gösterilen Indiana için bu sezon da tahminler çoğunlukla bu yönde ancak takım Mike Dunleavy Jr.'ın geçen sezonki performansına devam etmesi ve Danny Granger'ın bir kademe daha yukarı çıkmasıyla play-off için savaşacaktır.

Milwaukee Bucks: Herşey Redd'in Elinde


Milwaukee Bucks da kötü gidişi durdurmak adına yazı hareketli geçirdi. Takımın başına Scott Skiles getirildi. Richard Jefferson'ın Bobby Simmons ve Yi Jianlian karşılığında takıma katılmasıyla Michael Redd'in yanına iyi bir ek yapmış oldular. Üç numarada Jefferson'ın gelmesiyle Bobby Simmons'tan alamadıkları katkıyı alacaklar hiç kuşkusuz. Mo Williams Cavs yolunu tutarken aynı takasta Desmond Mason'ı da Oklahoma City Thunder'a göndererek bir numarayı Luke Ridnour'a emanet ettiler. Yi, 2007 NBA Draft'ında Milwaukee tarafından seçildiğinden beri burun kıvırıyordu, bu takımda oynamaktan mutsuzdu. Çin pazarından feragat etseler de, takımda isteksiz duran bir oyuncu ve sağlam kontratının yanında sakatlıklardan hiç verim alamadıkları Simmons'ı göndermek kayıp olmasa gerek. Tabi ki takım adına en önemli olay Michael Redd'in performansı. Takıma iyi bir liderlik yaptığı taktirde en azından geçtiğimiz sezon kadar kötü olmayacaktır Milwaukee.