02 Mayıs 2014

Erguvaniler

Elime Tayfun Er'in kitabı geçti. Adı ilgi çekici: Erguvaniler- Türkiye'de iktidar doğanlar. Girizgahı benim gibi sözcük kökenine meraklı biri için inanılmazdı. Ayrıca üniversitede okuduğum makalelere ve ders kitaplarına atıfta bulunması da beni geçmişe götürdü. Merak edenler için kitap Türkiye'deki modernleşme, bu süreçte yaşanan olaylar, olayların içindeki/ arkasındaki kişiler ve bu kişilerin arasındaki akrabalık bağları.

Benim burada kendime ve siz okuyuculara düşeceğim notlar ise yine sözcük merkezli ve bu sözcüklerin aktaracağı küçük hikaye parçalarından oluşacak. Söz uçuyor, yazı kalıyor. Buyrun yazıya.

Üniversitemin disiplinlerarası eğitim sistemi sayesinde, "İnsan ve Toplum" ve "Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi" dersleri benim için zorunluydu. Kimi mühendis arkadaşlarım sevmese de ben büyük keyif alarak dersleri aldım. Okumalarımı yaptım. Makalelerimi yazdım. İçinde bir çelişki olduğunu her zaman düşündüğüm bir konu vardı "Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi" (HIST 191-192) derslerini alırken. Derslerin ana okuma kaynağı Erik Jan Zürcher'in Modernleşen Türkiye'nin Tarihi idi. Türkiye'yi bir Hollandalı'nın yorumlaması doğal; bir Amerikalı, İngiliz, Yunan, Ermeni, Rus, Kürt, Bulgar da bu işi yapabilir. Ama ne bileyim hiç mi Türk tarihçimiz yok bu işe eğilen diye düşünmeden edemezdim o zamanlar. Hala da ederim.

Nereden nereye taşıyor insanın bir kitapta okudukları. Tayfun Er kitabında E. J. Zürcher'den şöyle bir alıntı yapıyor:

" Zürcher'in bir dönemin yöneticilerinde dahi dikkatini çeken akrabalık bağları, Türkiyeli araştırmacıların, yazarların dikkatini 'nedense' hiç çekmemiştir:

 'Bu yapının altında gayri resmi bağlantılar vardır. Bunlar üstüne hiçbir çalışma yapılmamıştır. Modern Türk tarihini inceleyen herkesin Türk toplumunda kişisel ilişkilerin öneminin bilincinde olması gerektiğini düşününce bu daha da şaşırtıcı gözükmektedir. Benim izlenimim, ancak akrabalık, dostluk, eğitim ve himaye üzerine kurulan bu gayrı resmi ilişkileri kavradığımız zaman Jön Türk dönemi siyasi hayatını tam olarak anlayabileceğimiz yolundadır.' (Milli Mücadelede İttihatçılık, s.85)

Tayfun Er kitabında moderniteye geçişi belirleyen 4 ana unsurun var olduğunu savunuyor. Anasır-ı erbaa: Bilimsel, siyasal, kültürel ve teknik-endüstriyel devrim.  

"Bilimsel devrim Newton'la başlar; siyasal devrim devletin modelinin demokrasi olacağı düşüncesidir; kültürel devrim laiklik ilkesidir ve reformasyon başlangıç olarak verilebilir; teknik- endüstriyel devrim de aletten makineye geçiştir." 

Daha sonra bu savını destekleyecek açıklamalara giriyor. Tarihten örnekler ile görüşünü destekliyor merak eden kitabı edinip okuyabilir. Bu yazıyı ilgilendiren kısmını şöyle alıntılıyorum:

"Kautsky'nin 'modernleştiriciler' diye benimsediğimiz bir kavramı var. Bizdeki modernleştiriciler, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e hep eupatrid olmuş. Modern bürokrasinin doğuşu kabul edilen Tercüme Odası'ndan, Mekteb-i Sultani'ye oradan Mülkiye'ye kadar hep eupatridler var. Bu sıralardan sonra da bürokrasinin bütün üst kademelerine onlar gelmiş.

Modernleşmenin toplumsal üst organı olarak ulus-devlet var. Gerek ulus-devletin özelliği gerekse de modernleşmenin bir diğer ana unsuru demokrasi gereği modern devletin bürokrasisinde gelenekten bir kopuş yaşanması gerekiyor. Yani, geleneksel devletten farklı olarak modern devlette bürokratların seçiminde akrabalık/dinsel/etnik bağların değil, liyakatin esas olması gerekiyor. 
Oysa bizde durum tam tersidir. Hayatın her alanında öne çıkmanın, güçlüye yakınlığa, sadakate, akrabalığa, aynı din/etnisite mensubu olmaya bağlı değil de liyakate bağlı olması gerekirken yaşanan durum bu değil. 
Kapitalizmin gelişmesinde, modernleşmenin siyasal karşılığı olan ulus-devlette de modern-öncesi ilişkiler ağı belirleyici oluyor. Mina Urgan, "Bir Dinozorun Anıların"nda, ' Ben bir toplumsal haksızlığın ürünüyüm.' diye durumu örtük de olsa itiraf ediyor. 
Yaşanan haksızlık, bir zümrenin baştan ayrıcalıklı mensuplarının çok iyi donatılmış, öne geçirilmiş olmasıyla sınırlı değil. Bu kapitalizmin doğası gereği böyle zaten; ancak yetenekli, donanımlı olan da eupatrid değilse olması gerektiği yere gelemiyor. Kapitalizmin içinde 'teorik' olarak olmaması gereken ama bizde yaşanan fiili durum budur." 


Yani kabaca yazarın dediği Türkiye'de bir yere gelmek istiyorsan mutlaka bağlantın sağlam olacak.(4 unsur, kapitalizm, ulus-devlet gibi konu başlıklarını merak edenler yazarın verdiği referanslara ve kitaba baksınlar) Ne kadar okursan oku, ne kadar donanımlı olursan ol- zirvede belli bir zümre var, orası onların diyor. Bunlara da eupatrid diyor kitabında. Peki, Nedir bu eupatrid?

Erguvaniler kitabının giriş bölümü oligarşi ve örtük kast sistemi başlığına sahip. İlk sayfayı olduğu gibi alıntılıyorum:

"Oligoi Helencede 'küçük sayı', tekil ve yalın hali olan oligos ise 'az sayıda' demek. Bu kelimelerden türeyen oligarşi de 'az sayıda kişinin yönetimi' anlamına geliyor. Atina Şehri'nin bazileus'unu yani kralını deviren soyluların, areopagu denen bölümü yasama ve yargı işlerini üstlenirken, arkhon denen sayıları başta 3 daha sonra ise 9 kişiye çıkan bölümü de yürütmeyi götürüyorlardı. İşte oligoi, oligos ve oligarkhia (oligarşi) bunu anlatıyor.

Atina Şehri'nde insanlar 3 ayrılıyordu: yurttaşlar, yabancılar ve köleler. Yurttaşlar da homojen bir kitle değildi; içlerinde eupatrid denen bir kesim vardı ki onlar hiyerarşide en tepedeydiler. Aslında okunuşuyla yazmak gerekirken, karışıklık olmasın diye Batı dillerine geçen yazışıyla aldığımız bu sözcüğün anlamı gerçekten öğreticidir: iyi doğmuş.

Bizans'ta imparatorların çocukları erguvan renkli sarayda, erguvan rengindeki odada doğuyordu. Bu çocuklar Porphyrogenitos  yani 'erguvan doğmuş' ya da 'erguvan içinde doğmuş' unvanı alıyorlardı. Erguvan rengi giysi ve ayakkabı yalnız saray mensuplarına özgüydü. Helence porfira erguvan rengi demektir.




Erguvan renginin soyluların rengi olması, bu sınıfın beğenisinden değil ekonomik kökenindendir. Erguvan, Antik Çağ'da kırmız böceğinden elde edilen kırmız renginin bir türevi olarak sağlanabiliyordu. Bir böcekten ancak birkaç damla renk maddesi elde edilebiliyordu. Üretim de karmaşık ve çok masraflıydı. O yüzden erguvan rengi giysi giymek son derece pahalıydı; dolayısıyla sadece en üst sınıfın giysilerinde bu renk görülebiliyordu.



Yazar kitapta Marx'tan Engels'e, Mahir Çayan'dan Leopold von Ranke'ye kadar atıfta bulunduğu farklı düşünce okullarından kişiler var. Bunlardan birisi de yukarıda resmini gördüğünüz Aristoteles. Adı aristos (en iyi) ve telos (amaç) sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmiş. Aristoteles'in bu yazı ile ilgisi ise bizi skolastik sözcüğüne ulaştırmasından ibaret. Skolastik ise bizi 'mürekkep yalamış' söylemine taşıyacak. Kitaptan alıntıya devam:

"Modern dillere okul diye geçen kelime (school, schule, skola vb.) Antik Helencede 'boş zaman' anlamına gelen skhole kelimesinden geliyor. Çünkü boş zamanı olan okula gidebiliyor. Skolastik de, okullarda öğretilen yöntemlerle akıl yürüten, sonuca varan kişi. Credo ut intelligam, 'anlamak için inanmak', skolastiğin temel ilkesidir. Skolastikler, bilginin doğruluğunu sınamak için Aristoteles'in yazdıklarına bakıp sonuca varıyorlardı. Aristoteles'e uygun bulunmuyorsa (Kilise'nin menfaatleriyle çatışıyorsa) bilgi reddediliyordu. Tümdengelim, nass'tan sonuç çıkarmadır. Skolastik de işte budur. Skolastik düşünce, varolan durumu değil, olması gerekeni söyleyerek pozitif bilgiyi değil normatif bilgiyi öne çıkarır. İnsanlar da bu durumda yaşadıkları dünyadaki olayların, sosyal ilişkilerin, çelişkilerin nasıl olduğuna dair yeni şeyler söylemiyordu.


Eskiden okullarda öğrenciler yazarken hata yapınca, mürekkebi yalayarak dilini silgi yerine kullanarak silip yeniden yazıyorlarmış. Mürekkep yalamış deyiminin okumuş, yazmış anlamına gelmesi buradan. Skolastiklerin mutlaka mürekkep yalamış olması gerekiyor. Her siyasi görüşten de skolastik olabilir."



Daldan dala atlayarak aktarmaya devam ediyorum. Bu sefer teori'deyiz.

"...Burada tarih teorisi tartışması yapmıyoruz. Aslında söz konusu olan tarih olunca teori yerine kuram demek daha doğru olacaktır. Teori sözcüğü kökeni görmek'ten geliyor. Teori, görülen demektir. Teorisyen bu anlamda gören oluyor. Oysa karşılığı olan kuram ise kurmak, kurgu, kurmaca sözcüklerinde olduğu gibi kurmayı çağrıştırıyor. Oysa Osmanlıca karşılığı çok daha doğru ve anlamlıdır: nazariye. Nazar, göz atmak buradan geliyor."
 
Biraz da tarih ve Antik Yunan şehir devletleri ile ilgili kesitlerden alıntı aktaracağım. Yazının başlarında bahsettiğim kırmız böceği ile bağıntılı.

"Kartaca, Fenike'nin ardılıdır[*]. Fenike sözcüğü Phoinikes'ten geliyor, anlamı Kızıllar demek. Fenikeliler çok önemli bir ürün olan kırmızı boyanın üreticisi. Kenan'dan kalan insanların oluşturduğu deniz ticaretinde üstün olan tüccar bir halk. Alfabelerinin İbrani Alfabesi'yle doğrudan bir ilişkisi var. Kartaca, Suriye kıyılarından gelen Fenikelilerin kurdukları bir ticaret kolonisi. Kartacalılar ile İbranilerin kültür, ırk ve kısmen dil birliği var. Onlar da tüccar ve denizci bir halk. Kartaca bir ticaret devleti, Roma ise bir militarist devlet. Kartaca ademi merkeziyetçi, Roma ise merkeziyetçi. Kartaca büyük oran Musevi, Roma ise putperesttir."

Fenikeler için benim ekleyeceğim diğer bir nokta ise, bu kültürün dünyadaki neredeyse tüm sesçil (fonetik) alfabelerin türediği Fenike alfabesini ticaret ilişkileri yardımıyla yaymalarıdır. Alfabe için Türkçe'de abece sözcüğü önerilmiş; ama çok benimsenmiş durumda değil.  Abece üstünde biraz daha durmak istiyorum; ama çok dallanmadan konu, yukarıda yazarın kullandığı ardıl sözcüğüne dikkatinizi çekmek istiyorum.
 Bizde daha çok halef kullanılıyor. Halef-selef ikilemesi de sıkça duyduğumuz başka bir kullanımı. Buradaki selef için öncül sözcüğümüz var. Bilelim, yayalım.

Şimdi gelelelim alfabeye. Alfabenin kökeni Yunanca'nın ilk iki harfi olan alfa ve beta. Aynı mantık ile İspanyolca ve İtalyanca'da alfabeto. Benzer şekilde elifba şeklinde Arapça için duymuşsunuzdur. Hatta ve hatta ebced var, yine aynı mantığa sahip. ElifBaCimDal. Arapça'nın ilk 4 harfi. Bu konuyla ilgili ayrı bir yazı yazacağım. O yüzden burada kesiyorum.

Kartaca kesitinden dikkatinizi çekmek istediğim diğer bir sözcük Kızıl. Kızmak sözcüğünden türemiş bir sözcüğümüz. Öz Türkçe. Parlak kırmızı. Bizim kırmızımız al. Albayrak. Alsancak.

Yazı çok dağıldı. Farkındayım. Bu nedenle son olarak modern sözcüğünü içeren kesiti alıntılayacağım Tayfun Er'in kitabından ve yazıyı sonlandıracağım.

"Modern sözcüğü için Türk Dil Kurumu Sözlüğü çok yetersiz olarak sadece 'çağcıl, çağa uygun'  demiş. Bu sözcüğün ilk kullanılışı Romalıların Hristiyanlığı kabul edip, putperestliği bırakması sonrası yeni durumu tanımlamak için 'modernus' şeklinde olmuş. Bugün çok çetrefilli bir sözcük olarak karşımıza çıkıyor; ama genel kabul gören anlamda, gelenekten bir başka duruma, yeniye geçmeyi anlatıyor daha çok. Pek çok yazar, düşünür modernliğin kıstasları olarak değişik şeyler öne sürebiliyor; gerek bu yüzden gerekse de modernliğin bizatihi kendisini ele almak niyetimiz olmadığı için, bu devasa konunun içinden..." 

12 Şubat 2014

Caddebostan

Derin Tarih dergisi karşı görüşün dergisi.
Neye göre? Bana.
Ben kimim? Yazılan tarihin arkasında bir şeyler bulmaya çalışan bir nafile.
Çoğu zaman dergide yazılanların çok yanlı olduğunu düşünüyorum. Ancak şubat sayısında Caddebostan ile ilgili ilginç bulduğum ve günümüzde kullandığımız sözcüklerin kökenine ışık tutan bir yazı ile karşılaştım.
İleride merak edip baktığımda, hatırlanmaya değer kısımlarını buraya alıntılıyorum.

Cadde malum, "geniş ve uzun şehir içi yolu" demek. Arapça'dan dilimize geçmiş ve yerleşmiş. Uygur ülkesinde cadde yerine 'yol' denildiğini gördük. Küçüğüne sokak, büyüğüne şimdilerde Fransızca'dan iktibasla 'bulvar' diyoruz. Bir zamanlar 'şahrah' veya 'hıyaban' derdik.

[Burada şu ilgi çekici: sözcük seçimleri. İçselleştiren ve mesafe koyucu zamirler ve cümle yapıları gerçekten çarpıcı. Yorumu okuyanlara bırakıyorum.
Kişisel notum, iktibas ile ilgili. Kazanım demek. Edinç daha nadir kullanılan hali. Bir ara dillere pelesenk olan, haberleri sürekli süsleyen AB Müktesebatı vardı. Onun kökeni işte. Daha derin inceleme için buyrun ekşi'ye. Ecnebicesi de burada bulunsun-  acquis communautaire.

Şahrah ve hıyaban Farsça kökene sahipler. Bu sözcükleri yazarken eskiden a'lara, u'lara şapka giydirirdik; ama bizim ilkokul yıllarında bunu kaldırdılar- galiba?? Kökenlerini takip etmek bizim nesle daha zor o yüzden.
Neyse şahrah dediğin sözcükte, şah belli zaten. Rah da Farsça yol demek imiş. Anayol, büyükyol demek anlayacağınız.

Hıyaban ise tam olarak şu:




Kendi adıma ara veriyorum, alıntıya devam.]

Bulvarın şiiri yok, hıyabanın var. Faruk Nafiz'in, "Bu hıyaban ebediyet yoludur" mısraı zihnimize takılmasa olmaz. Yine Faruk Nafiz'den:

Sustu bülbüller hıyaban uykuda
Esme ey bad esme canan uykuda

[Orhon Seyfi Orhon'un ilk şiirlerini yayınladığı 15 günde bir çıkan derginin adı da hıyabandır. Azerbaycan'da keza Şehitler Hiyabanı vardır.] 
Hıyabanlar uyurmuş. Bulvarların böyle bir alışkanlığı olamaz! Günün en sakin vaktinde bile boş kalan, uğuldamayan bulvara bulvar denemez!

Caddeden uzaklaşmayalım. Bostan, Farsça "buy-istan" kelimesinden gelir. Yani koku ülkesi! Buradan "bostan"ın esasında çiçek, bilhassa kokulu çiçeklerin yetiştirildiği yer anlamına geldiğini çıkarabiliriz. Türkçe'de bostanın ilk anlamı sebze bahçesidir. Kavun ve karpuz yetiştirilen tarlaya da bostan denir. Aynı zamanda kavun ve karpuza verilen ortak addır. Türküsü bile var: Ektim tarlanıza bitmedi bostan! Artık meşhur salatalığa, yani hıyara bostan diyen kalmadı.

Yazının kalanını merak eden bir şekilde ulaşıp okuyabilir tamamını. Ben bu girdiyi yazıdan son bir alıntı ile bitiriyorum.

İstanbul'un şimdilerde sadece yüksek katlı apartmanlar biten semtlerinde bir zamanlar bostan bittiğini tahmin etmek güç değil. Hele de bu semtler Kadıköyü tarafında ise...

Bağdat Caddesi var olmaya var fakat iri kaldırım taşları döşeli. Bostanlar ve cadılar! Issız yerlerde cadıdan, 'iyi saatte olsunlar'dan geçilmez. Hele bağ ve bostansa. Ama nedense bu mahaldeki bostana 'cadı bostanı' deniliyor!

Abdülhamid devrinde etrafta köşkler çoğalıyor, iskele yapılıyor. Vapur seferleri her güne biniyor. Cadı bostanı ismi çoluğa çocuğa korku saldığından, yakındaki caddeye atfen "Cadde bostanı" olup çıkıyor. 

02 Kasım 2013

İlklerin Kitabı'ndan Kesitler

New York'ta iken Modern Sanatlar Müze'sini ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Müzeyi terk eylemeden önce de hediyelik dükkanına girdim ve çıkarken Peter D'Epiro'nun The Book of Firsts adlı kitabını almış idim. Miladi takvimin başlangıcı ile beraber günümüze kadar ulaşan, Batı medeniyetleri merkezli belli başlı olayları yüzyıllara göre sınıflandırarak anlatıyor yazar. Toplamda 150 kişi ve olayı barındırıyor kitap.

Kitabın bir yerinde ekümenik konsey ile ilgili bir bölüm var. Malum bu olayların temeli ülkemiz sınırlarında atıldı. Ekümenik konseyler tarih boyunca farklı şehirlerde toplandı. Teslis odaklı çalışmalar yapılmış diyebilirim sanırım kısaca. Ortodoks- Koptik- Katolik- Protestan gibi ayrımlar bu konseyler neticesinde oluşmuştur desek yeridir.

Normalde bu yazacağım yeri Türkçe'ye çevirip yazmak isterdim; ama oldukça üşengeç hissettiğim için kitaptan birebir aktarıyorum. Belki biraz özet geçerim. Konuya merak duyanlar için kaynak olur.

What was the first ecumenical Christian council? 
The Council of Nicaea, 325, which condemned the teachings of Arius on Christ's nature

(*Nicaea, İznik'in eski adı)

From the beginning, to be a Christian meant to accept the mission of Jesus of Nazareth as divinely ordained by the God of the Jews, but the precise nature of Jesus himself- prophet? Messiah? Son of God? God incarnete?- began in the third and fourth centuries to exercise the ingenuity of the church's subtlest thinkers: the Greek-speaking, philosophically sophisticated prelates and clerics of the Eastern Roman Empire. For a mere hint of the problems involved, consider the same New Testament that contained these statements pointing to the divinity of Jesus:

         the only Son, God, who is at the Father's side (John 1:18)
        [Thomas the Apostle to Jesus]: My Lord and my God! (John 20:28)
        He is the true God and eternal life (John 5:20)

also presents Jesus as saying of himself 

        a man who has told you the truth I heard from God (John 8:40)
        for the Father is greater than I (John 14:28)
       but of that day and hour [the end of the world] no one knows, neither the angels of heaven, nor   the Son, but the Father alone (Matthew 24:26)

In about 318, Arius (c. 250-336), a Christian priest in Alexandria, Egypt, began promulgating his doctrines on the nature of Christ: 
that Jesus Christ, though an exalted semidivine being and Son of God, had been created by God out of nothing; 
that there was a time when he had not existed; 
that he inhabited his human form like a veil of flesh, rather than being truly human; 
and that though he had created the heavens and the earth (and the Holy Ghost), and was the intermediary between all of creation and God, he was not of the same nature and substance as God, to whom he was inferior (as the earlier theologians Tertullian and Origen had maintained).
Arius's superior, Alexander, archbishop of Alexandria, removed him from his post and excommunicated him, but Arius had broad backing for his views.

Emperor Constantine, fresh from defeating in 324 his last rival, Licinius, for authority over the entire empire, east and west, was disturbed by the rifst in the Christianity he hoped would bring ever-increasing unity of religious thought and practice to his vast domains. After failing to get the two sides to agree over what he considered the first Christian ecumenical ("worldwide") council, which was supposed to bring together bishops- all expenses paid- from all over the empire to Nicaed, a small town not far from Constantinople.

About 250 bishops heeded his summons, almost all from the Greek-speaking Eastern Christian world. Hardly any of the Western bishops could see what all the pother was about, but Pope Sylvester I, too infirm to attend, sent to priests as his representatives.

The council opened in either May or June of 325 with preliminary sessions in the main church of Nicaea and the chief hall of Constantine's lakeside palace- some of the attendees hobbling in on crutches or maimed and scarred from the not-too-distant anti-Christian persecutions. When the emperor himself arrived, clad in imperial purple and gold [Lakers forması gibi] cloth covered with precious gems, and mounted his golden throne, you can be sure the real business of the council began.

Soon the Nicene Creed was drawn up, representing a revision of an earlier creed and succinctly embodying what became the orthodox statement of belief, to the effect that Jesus Christ was begotten of the Father (not created); was himself God and was of the same substance as- homoousios- the Father;
that God created all things in heaven and earth through the agency of Christ, who became incarnate as man, and as such suffered and died, rose from the dead on the third day, ascended into heaven, and would return to judge the living and the dead. The creed anathematized (formally cursed) those who said there was a time when Christ did not exist or that he was of a different substance from the Father.   

Most of the bishops at Nicaea had never thought very deeply about some of these hairsplitting issues, but almost all of them, with the encouragement of Constantine, who wanted a consensus, soon subscribed to the notion that God the Father and Christ were consubstantial, that is, they shared the same divine substance or essence. Arius and two bishops who refused to accept the Nicene Creed were exiled and anathematized, Arius's writings, now officially heretical, were consigned to the flames. A legend expects us to believe that Bishop Nicholas of Myra- we are talking Santa Claus here- gave the septuagenarian[at the ages of 70's] Arius a swat upside his head that knocked him out of his chair.

(*Myra, Demre- Antalya)

The council also addressed the issue of when to celebrate Easter (the first Sunday after the full moon following the spring equinox) and passed twenty canon laws, including one that forbade any clergyman to live with a woman other than his mother, sister, aunt, or "any person who is above suspicion" (though the council declined to vote on a measure mandating clerical celibacy), and another law forbidding clergymen to lend at interest. (islami finans hesabı) The council came to an end on either July or August 25 with superb feast hosted by Constantine, who also lavished gifts on the attendees.

Nonetheless, now that Pandora's box had been opened, rival points of view sprang up. Various clerics maintained that Christ was totally unlike the Father (anomoios), or sort of similar to him (homoios), or perhaps even of a similar substance with him (homo{i}ousios). It may seem that between this last compromise position and the orthodox one homoousios, there is only an iota of difference- which there literally is- but much depended on that extra i. Was Christianity just another version of pagan polytheism or of Neoplatonism, complete with its own demigod, or did it have at his heart an austere mystery asserting that humankind's salvation was personally accomplished by God himself, rather than a created being? When the equally divine nature of the Holy Spirit was asserted by later councils, the church had its dogma of the Trinity intact: one divine substance-one God- in three divine persons.

(Neoplatonism, bu da başka bir yazının konusu olsun. Aynı kitaptan aktaracağım.)

In later years, Constantine flip-flopped twice on his pro-Nicene position after meeting with smooth-talking Arius, but on the second occasion, after being restored to Christian communion at Constantinople, the old heresiarch died suddenly on the very day of his triumph. As described in grisly terms by a fifth-century church historian, Arius, while walking through the streets of the capital, suffered a massive hemorrhagic bowel evacuation that expelled his small intestine and other viscera. Some later historians, among them Edward Gibbon, smelled foul play on the part of Arius's ecclesiastical enemies.

Constantine's deathbed baptism was performed by the Arian bishop Eusebius of Nicomedia (izmit) whose influence at court may have led Constantine's son Constantinus II to embrace Arianism ardently and protract the seething- and often violent- religious conflict into the next generation and beyond. In just the years 342-43, more Christians were murdered by other Christians than the Roman authorities had killed in all their persecutions.

At the second ecumenical council, held at Constantinople in 381, Jesus was declared to possess a truly human soul, 
and at the Council of Chalcedon (Kadıköy, İstanbul), the fourth ecumenical council, in 451, Jesus was pronounced to be a "hypostatic union", being both true God and true man and containing within himself two complete natures, divine and human, in one person.
Further councils addressed other Christological heresies that had sprung up, including Nestorianism (Christ exists as two persons rather than two natures), Monophysitism (Christ has only one nature- divine), and Monothelitism (Christ has only one will, as opposed to the orthodox view positing two wills, one for each nature).

Several later Roman emperors professed or supported Arianism, not to mention various barbarian tribes who converted to Arian Christianity, such as the Goths, Vandals, Burgundians, and Lombards. Persecutions and counterpersecutions over a doctrine that the church had branded a heresy at the Council of Nicaea thus persisted three centuries after the death of its founder, fueling countless whirligigs of human futility.



12 Ekim 2013

Acemi şoför

N.Ş.A. (lisede kimya dersleri aldığım yıllara ithafen- bilmeyenler için normal şartlar altında) dergi alıp okumam. Sürekli takip ettiğim bir dergi ve yazar var diyemem. Konunun beni cezbetmesi ve konu başlığının ilginç gelmesi yeter bana, o dergiyi almam için. Hangi ayın Tempo dergisiydi hatırlamıyorum; ama eki "İstanbul'un 'ilk'leri ve 'en'leri" tam bana hitap eden bir neşriyat gibiydi ve aldım. İyi ki de almışım.

Okuduklarımı yazmaz veya altını çizmez isem, unutmaya meyilli bir hafızam var. Buradan hareketle okuduğunuz yazıyı oluşturdum. Sözcük kökeni ile ilgili bir ipucu ne zaman bulsam heyecanlanırım. Tempo'nun eki sağolsun, dilimizdeki acemi şöför söz öbeğinin kökeni hakkında bilgi sahibi oldum. Şu ana kadar okuyamayan ama Google'latıp burada denkgeleceklere kaynak olsun. Bana da not olsun.

İstanbul'un ilk otomobilleri Sultan II. Abdülhamit Han'a armağan edilen 'Hotchkiss' ve 'Mercedes'. Ancak kendisi bunları kullanmamış. Hotchkiss markasını ben daha evvel hiç duymamış idim; ilginç bir hikayesi olan Amerikalı bir silah üreticisi Benjamin Hotchkiss. Hikayesini buradan okuyabilirsiniz.

1907 yılında sıvı yakıtlı taşıtların ithalinden sonra bireysel araç sahibi sayısında hızlı bir artış yaşanıyor ve ilk otomobilin sahibi Meclis-i Mebusan'ın Basra mebusu Zehirzade Ahmed Paşa oluyor.

İstanbul'un ilk Türk şoförü ise Acem Abdurrahman adlı bir seyis. 'Acemi' sözcüğü de Yıldız Sarayı'nda görevli ve sarayın ilk şoförü olan şahsın, at ahırlarındaki görevinden sürücü koltuğuna geçişinden sonra ortaya çıkıyor. Şehirde kullandığı aracın gazabından korkan  halkın Acem Abdurrahman'ı gördükleri anda, "Acem geliyor!" diye birbirlerini uyarması neticesinde başlayan ifade zaman içinde 'Acemi'ye dönüştü.

Biliyorsunuz ki normalde Acem demek İran demek, Acemi de İranlı'yı ifade eder. Acemi şoför denmesi bende her zaman merak uyandırmıştı, kökenini bu vesileyle rastgele öğrenmiş bulundum.

19. yy ile beraber Türkçe'mize etkisi fevkalade artan ve günümüzde kullandığımız pek çok sözcüğün kaynağı olan Fransızca, 'şoför'ü o zamanlar dilimize ithal etmiş. Şoför, söylenişi ve yazılışı kişiden kişiye farklılık göstermiş sözcüklerimizden. Restauran, ekzost, patiseriye, binaynaley gibi. Anlam olarak ise kömürcü, ısıtıcı anlamın geliyor; zira eski otomobiller öyle anahtarı çevirdiğin gibi çalışmıyordu. Ayrıntıları teferruat, meraklısı şuradan okuyabilir. Neyse ki artık sürücü diyenler daha fazla.

Otomobil sözcüğü de ayrı bir 'case'. Oto ön ekini çok fazla sözcükten bilinçli/ bilinçsiz kullanıyoruz. Yunanca'da kendi demek. Mobil zaten herkesin dilinde bu aralar. Bilmeyeni yoktur. Kendiliğinden hareket eden demek. Biz arabayı münasip görmüşüz, dilimize yatkın bulmuşuz. Atın çektiğine de araba demişiz, devlet erkanın bindiği lüks araçlara da araba demişiz.

Çok bilen yoktur ama "rb" harfleri Arapça'da 4'ü ifade eden pek çok sözcüğün kökenidir. Liseden hatırlayacağınız rubai [ed. Divan edebiyatında dört dizeden oluşan ve belirli aruz kalıpları ile yazılan şiir, dördül], artık çok bileni kalmayan anasır-ı erbaa, yani 4 element hava, toprak, su, ateş (anasır, unsur'un Arapça çoğulu; Farsça'sı ise çar erkan sanırım, ekşi sözlüğün yalancısıyım). Buradan mütevellit, dört tekerlek üstünde gidene araba denmiş.

Son günlerde İstanbul'un trafiğinin zirve yaptığını tarihe not düşer, basmakalıp birkaç söylem ile yazımı sonlandırırım:

"Bu kadar aracı artık İstanbul kaldırmıyor."
"Herkes arabası ile çıkarsa yola olacağı bu."
"Servisler böyle yapıyor trafiği."
"Getireceksin ek vergiyi, bak nasıl çözülüyor trafik."
"Acemiler kullanıyor, bir kaza yapıyor; böyle kilitliyor tüm İstanbul'u."




15 Kasım 2012

Ulu Camii ve Emir Sultan

Bir önceki yazıda Emir Sultan'ın hayatına kısa bir giriş yaptık. Bu yazıda ise diğer evliyalar ve Bayezid Han ile olan münasabetlerine değineceğiz. Giriş yazısına kaynak olan Osmanlı'nın Manevi Mimarları kitabı, bu yazının da kaynağıdır.

"Sultan Yıldırım Niğbolu seferine çıkarken Emir Sultan, Yıldırım Bayezid'in kılıncını kuşatıyordu. Rivayete göre Sultan Yıldırım da, zafer kazanırsa Bursa'da yirmi camii yaptırmaya söz vermiş, düşmanı yenilgiye Bursa'ya geri döndükten sonra bu kararından Emir Sultan'a söz etmiş. Emir Sultan da yirmi camii yerine kubbeli bir camiinin yapılmasını uygun görmüş. Camii yeri de yine, Emir Sultan'ın rüyasında manevi bir varlığın parmağıyla çizmesi suretiyle belirlenmiş. Ertesi gün, işaret edilen yerde çimen bittiği görülmüş ve camiinin inşaasına başlanmış."



"Ulu Camii'nin yaptırılacağı yer tespit edilip buradaki binalar istimlak olunur. Herkese fazlasıyla mülklerinin bedelleri verilir. Fakat bir kadın: 'Başka yerim yok, başımı nereye sokarım!' diye feryat ederek arsasını satmak istemez. Sultan Bayezid'in kadına ricası da bir işe yaramaz. Bunun üzerine Sultan Bayezid bu işin hallini Emir Sultan'dan rica eder. 

O gece ihtiyar kadın rüyasında, mahşer günündeki halini gördü. Herkes Hz. Muhammed'den şefaat ümit edip cennet tarafına gidiyordu. İhtiyar kadın da onlar gibi cennete gitmek istedi. Fakat yürümeye gücü olmadığı için, Arasat meydanında yapayalnız kaldı. Bunun üzerine ihtiyar kadın feryat etmeye başlayınca zebaniler ona; "Niye ağlıyorsun?" diye sordular. İhtiyar kadın: "Müslüman taife cennete gitti. Ben kaldım, onun için ağlarım." dedi. O sırada gaipten bir ses: " Eğer sen de cennete gitmek istersen Bayezid Han'a evini sat, inat etme, yoksa inatçılardan olup ehl-i nar, cehennemlik olursun." dediği anda ihtiyar kadın hemen uyandı. 

Uyandığı zaman evinin bir nur ile kaplanmış olduğunu gördü. "Elhamdürillah ben de cennet ehli oldum." diyerek sabaha kadar ibadet ile meşgul oldu. Sonra gönül rızası ile evini sattı ve camiinin yapılmasına vesile oldu."

Bundan sonra anlatılanlar Ulu Camii'nin inşaasının tamamlandıktan sonraki açılışına kadar olanki süreci kapsamaktadır.

"Sırbistan hakimiyet altına alındıktan sonra Yıldırım Bayezid, Sırp Kralı Lazar'ın kızı Maria Despine Olivera ile evlenmişti. Osmanlı Sarayı'na içki ve sefahatın bu tarihten sonra Despina vasıtasıyla girdiği söylenmektedir. 

Ulu Camii'nin inşaası tamamlanmış; kısa bir süre sonra açılışı yapılacaktır. Yıldırım, açılıştan önce damadı Emir Sultan'ın fikirlerini almak isteyerek mabedin bir eksiği olup olmadığını sorar. Emir Sultan: 
'Her bakımdan iyidir, fakat tek bir kusuru var. O da tedarik olunursa hiçbir eksiği kalmaz.' deyince Yıldırım Bayezid merakla sorar: 
'Nedir o kusur?' 
'Dört köşesinde dört meyhane...'
Yıldırım Bayezid damadının bu cevabına şaşıp kalınca Emir Sultan izah etmek ihtiyacını hisseder: 
'Niye şaşırdınız? Bilmez misiniz ki müminin kalbi Allah'ın evidir. Kalp İlahi sırların aydınlattığı bir yerdir. Sonsuz manevi eserlere nail kılınanan kalbi Cenab-ı Hak etmişken içkiyle meyhane haline getirmeyi garipsemiyorsun da bunu neden garipsiyorsun?' 

Emir Sultan'ın söylemek istediğini çok iyi anlayan Yıldırım'ın o günden sonra içkiye tövbe ettiği ve bir daha ağzına koymadığı bilinmektedir. Yıldırım'ın içkiyi bırakmasında Molla Fenari'nin de etkisi olduğu söylenir. Rivayete göre, Molla Fenari bir olayda şahitliği zaruri olan Yıldırım'ın şahitliğini kabul etmemiş, sebebi sorulunca da şu cevabı vermiş: 
'Siz camiyi, cemaati terk etmiş bulunuyorsunuz. Bu yüzden şahitliğinizi kabul edemem...'

Yıldırım Bayezid, inşaası biten ve bütün eksiklikleri tamamlanan Ulu Camii'nin bir Cuma günü açılmasına karar vererek ilk hutbeyi ve ilk Cuma namazını kıldırmasını da Emir Sultan'dan ister. Açılış günü Ulu Camii iğne atacak yer kalmamacasına dolmuştur. Cemaat hutbe okuması için Emir Sultan'ın minbere çıkmasını beklemektedir. O sırada beklenmedik bir şey olur. Emir Sultan ayağa kalkarak: 

'Ey cemaat-i müslimin, gavs-i azam (tarikat kurucusu) şu anda aramızdadır. O varken imametin bize teklifi caiz değildir.' der ve parmağıyla Somuncu Baba'yı gösterir. Cemaat şaşkınlık ve vecd içindedir. Bütün gözler, o zamana kadar sadece Somuncu Baba olarak tanıdıkları ve güzel ekmeklerini kapış kapış yedikleri zata çevrilir. 

Somuncu Baba, mahçup bir şekilde ayağa kalkar, minbere doğru yürür ve Emir Sultan'ın yanından geçerken şöyle fısıldar: 'Ne ettin Emir'im, niye ele verdin bizi?' Ve Somuncu Baba yahut Ekmekçi Koca diye tanınan Şeyh Hamiduddin Aksarayi, okuduğu son derece tesirli hutbesinde Fatiha suresini tefsir eder. Somuncu Baba'yı büyük bir vecd içinde dinleyen Bursa kadısı Molla Fenari, kendini tutamayıp yüksek sesle cemaate şöyle demiştir: 

'Şeyh Hamiduddin-i Veli burada bize hikmetler saçıyor, ululuğunu gösteriyor. Fatiha'nın tefsirini cemaatten herkes anladı. İkinci tefsiri buradakilerden ancak bazıları çözebildi. Üçüncü tefsiri ise çok az kimse anlayabildi. Dördüncü ve ondan sonra gelen tefsirler bizim idrakimizin dışındadır. Bunları yalnız kendisi anlayabilir.'  

Namazdan sonra cemaat Somuncu Baba'nın elini öpmek için adeta hücum eder. Fakat O çıkıp gitmiştir. Herkes O'nun kendi çıktığı kapıdan çıktığını ileri sürmektedir. Somuncu Baba Ulu Camii'nin üç kapısından aynı anda çıkmıştır. 

Somuncu Baba'nın o günden sonra ekmek yapmadığı ve kısa bir süre sonra da sıklaşan ziyaretlerden huzuru kaçtığı için, Hacı Bayram Veli'yi yanına alarak Bursa'yı terk ettiğini biliyoruz. Önce hacca, dönüşte ise Darende'ye yerleşir. Hacı Bayram Veli de hac dönüşü Ankara'ya gidip dergahını orada kurmuştur."

Bu yazıyı burada noktalıyorum. Başka yazılarda Somuncu Baba ve Hacı Bayram Veli ile ilgili derlemelerimi paylaşacağım. Selametle.  

14 Kasım 2012

Emir Sultan


"1368 yılında Buhara'da doğan Emir Sultan'ın soyu Hz. Muhammed'e dayanır. Ona Buhara'da doğduğu için Muhammed Buhari, Seyyid olduğu için Emir Buhari, Yıldırım Bayezid'in damadı olduğu için de Emir Sultan denilmiştir. 

Emir Sultan 17-18 yaşlarına geldiğinde babası vefat etti. Babasının vefatinden sonra bir müddet Buhara'da kaldı. Sonra aldığı İlahi emir üzerine Mekke'ye gitti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra Medine'ye geçti. Niyeti, Hz. Muhammed'in mübarek kabirlerine yakın bir yere yerleşmek ve ömrünün sonuna kadar orada kalmaktı. Fakat gördüğü rüya niyetini değiştirdi. 
Rüyasında Hz. Muhammed ve Hz. Ali yan yana oturmuş halde idiler. O da gidip edeple yanlarına diz çöküp oturdu. Hz. Ali ona: 
'Ey oğlum sana Cenab-ı Hak tarafından ceddin Muhammed'in sünnetini takva yoluyla öğretmen için Rum iline (Anadolu) gitmen işaret olundu. Senin önünde ilerleyen üç kandil belirecek, o kandiller nerede gözünde kaybolursa orada kalacaksın. Mezarın da orada olacak.' dedi.
Emir Sultan uykudan uyanınca: 'Demek ki takdir-i ilahi böyle.' diyerek yola çıktı. Hz. Ali'nin dediği gibi, üç kandil ona rehberlik etti. Bursa'ya geldiği zaman, önündeki nurdan üç kandil, pınar başında üç servi civarında fakirler için tahsis edilmiş eski bir kilisenin yanında durdu. Böylece Bursa'ya yerleşti. 



  
Yukarıdaki Emir Sultan Camii, Bursa'da, Yıldırım Bayezid'in kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına inşa ettirilmiştir. Hundi Fatma Hatun ile Emir Sultan'ın evlenme hikayesini alıntılıyorum: 

"Emir Sultan Bursa'ya geldiği zaman, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid Macarlarla savaşıyor, Rumeli'de fetihlerine devam ediyordu.

Yıldırım Bayezid'in kızı Hundi Fatma Sultan evlenme çağına gelmiş, güzelliği ile de göz kamaştırıyordu. Fatma Sultan iki kez rüyasında Hz. Muhammed'i gördü. Resul-i Ekrem kendisine:
'Eğer ahirette benden şefaat etmemi istiyorsan oğlum Muhammed Buhari ile evlen. Sakın beni kırma ve sözümü dinle.' diye buyurdu. Bu sıralarda Fatma Sultan'ın Rumeli Beylerbeyi Süleyman Paşa ile evleneceği söylenmekte idi.
Rüyanın dehşeti ve sevinci ile uyanan Hundi Sultan çaresizlik içinde ne yapacağını şaşırdı. Acaba göründüğü gibi fakir ve garip bir kimse olan Emir Sultan'ın bu İlahi emirden haberi var mıydı? Kiminle ve nasıl haber gönderebileceğini düşünen Hundi Sultan; rüyasını edep ve haya sahibi hizmetçisine anlattı ve durumu Emir Sultan'a bildirmesini söyledi. Hizmetçi gidip durumu Emir Sultan'a anlatınca Emir Sultan: 
'Bizim de malumumuzdur. Nikahımız, Allah tarafından kıyıldı. Dinimiz üzere burada da kıyılması gerekir. Durumu Hundi Fatma Sultan'a iletin.' dedi.

Yıldırım Bayezid henüz Bursa'ya gelmemişti. Valide Sultan ise kızını vermek istemiyor, işi de yokuşa sürüyor, Emir Sultan'dan kendine göre olmayacak şeyler istiyordu: Kırk deve yükü altın. Emir Sultan: 'Validemiz develer göndersinler, istediklerini yerine getirelim. İstediği altınları gönderelim.' diye haber göndermesi, sarayı büyük telaşa düşürüyor, bu işe kimsenin aklı ermiyordu. Böyle fakir bir dervişin kırk deve yükü altını nasıl vereceğine şaşırıyorlardı.

Emir Sultan ile Hundi Fatma Sultan'ın evlenmelerine karar verilince Fatma Sultan, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem Ağası ile Emir Sultan'a gönderdi. Emir Sultan bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, öğrencileri ile sohbet etmekte idi. Bohçayı alıp bir kenara bırakan, sonra da açıp içinden bir mendil alan Emir Sultan; mendilin içine birkaç köz parçası koyup mendili kapadı. Tebessüm ederek Harem Ağası'na: 

'Valide Sultan'a selam söyleyiniz. Biz fakir dervişlerin sultanlara hediyesi ancak böyle köz parçası olur. Kabul etmelerini arz ederim.' dedi.

Harem ağası mendili açıp açmamakta tereddüt edip kendisini zor tuttu. Valide Sultan'a teslim edilen mendilden ateş taneleri değil, gözleri kamaştıran elmas parçaları çıktı. Bu durumun Emir Sultan'ın kerameti olduğu anlaşıldı.

Sonunda Devlet Hatun'un izni, Molla Fenari'nin kıydığı nikahla iki genç dünya evine girerler. Bu işten rahatsız olan gönlü karalar, yemez içmez, haberi Yıldırım Beyazid'e ulaştırırlar. Bayezid Han, zehir gibi bir öfkeye kapılır. Öz kızı, nasıl kendisinden izin almaksızın evlenebilmiştir? Ve hiç düşünmeden kararını verir, Emir Sultan ve kızı cezalandırılacaktır. Bunun için Bursa'ya Süleyman Paşa kumandasında tepeden tırnağa silahlı kırık sipahi gönderir. 

Süleyman Paşa, Bursa'ya gelince Valide Sultan'dan onları istese de alamaz, kırk asker saraya saldırır. Emir Sultan bu hali görünce çaresiz, besmele çekip tek bir ayet okur. (Yasin Suresi 29) O anda kırk sipahi kadid (etleri dökülmüş, kemik kalmış iskelet) olur. Kadid olan kırk yiğidin cenaze namazlarını Molla Fenari'nin kıldırdığı ve kadidler kubbesine gömüldükleri söylenir. Derler ki Bursa'da 'Kadidler Semti' adını bu olaydan alır.

Molla Fenari, Yıldırım Bayezid'e padişahın Emir Sultan'ın ve kızı Hundi Fatma Sultan'ın öldürülmesi için Bursa'ya asker gönderdiğini duyduğu gibi bir mektup yazar. Emir Sultan'ı tanıtan ve anlatan, dini alıntılar içeren bir mektuptur. Emir Sultan'ın kerametini ve kırk kadidi anlatır. 

Molla Fenari'nin mektubu Yıldırım Bayezid'in eline bir kale kuşatması sırasında geçti. Emir Buhari'ye öfkesi kalmamıştı; fakat bir başka öfke ile kükremekteydi. Zira kale bir türlü düşmüyordu. Yeniçeriler ve sipahiler arasında ümitsizlik alametleri belirmeye başlamıştı ki bir sabah, kale kapısının açıldığını görürler. Açan 20-25 yaşlarında bir delikanlıdır ve onu Yıldırım Bayezid ve beraberindeki bazı askerler de görmüşlerdir. Zaferden sonra Yıldırım, o gencin bulunmasını emrederse de bütün aramalar sonuçsuz kalır. Yer yarılmışmıştır da içine girmiştir sanki. 

Yıldırım Bayezid ordusuyla Bursa'ya döndüğünde, şehrin ileri gelenleri tarafından karşılanır. Aralarında Emir Sultan da vardır. Hayret, işte kale kapısını açan genç burada, karşısında durmaktadır. Yıldırım Bayezid, heyecanla ürperir. Üstelik bu gencin damadı Emir Buhari olduğunu öğrenince O'nu öldürtmek istediğini düşünerek büsbütün şaşkınlığa düşer. Molla Fenari'nin mektubuyla içinde uyanan sevgi, şimdi bir kat daha artmıştır."
 


Erguvan

Askerde iken bana ilginç gelen Mutlu Tönbekici imzalı, Erguvan konulu yazısından kimi kesitleri ve bu kesitlerden esinlenerek oluşturduğum yazımı sizlerle paylaşıyorum.  



"Erguvan ne yeaa!?' diye boş geçmeyin. Roma İmparatorluğu'nda asillerin rengi. Elde edilmesi çok zor bir renk olduğu için sadece zenginlerin ve asillerin kıyafetleri o renkte. Hristiyanlar Yehuda Ağacı* diyor. İsa'nın havarilerinden Yehuda İşkariyot**, İsa'ya ihanet edip yerini ihbar edince İsa yakalanır ve çarmıha gerilir. Yehuda yaptığından pişman olur ve kendini bir ağaca asar. Ağacın yeni açmış beyaz çiçekleri, utançlarından renk değiştirip mor olur." diyor yazar.

Burada ben araya giriyorum ve yukarıdaki kesite birkaç ekleme yapıyorum. * , bilmeyenler için Yehuda'nın İngilizcesi Judas.
** Yehuda İşkariyot hakkında çok yazılmış çizilmiş, gerek din adamları gerek feylezoflar tarafından. Yaptığının özgür irade açısından incelenmesi, suçluluğunun veya suçsuzluğunun tabiatı gibi konular hala tartışılmakta. Yeni Ahit'te farklı anlatımlar mevcut; neticesinde İncil'lerde yazan her bilginin tarihi bir gerçek olmayabileceği tartışmasını doğurmuş. 

Yehuda'nın Öpücüğü- Gustavo Dore

Yuhanna İncil'ine göre 'Yehuda'nın Öpücüğü' denilen hadise ile havarisi Hz. İsa'nın kim olduğunu Roma valisi Pontius Pilate'nin adamına- Roma tarafından atanmış Judaea Musevi başhahamı Caiaphas- bildiriyor. 30 gümüş sikkeye Hz. İsa'ya ihanet ediyor. Tönbekici'nin yazısındaki kendini asma hadisesi, Matta İncil'inde bahsediliyor.

"Farsça 'argavan'dan geliyor. Aynı kelime İbranice'de 'mor' demek. Hz. İsa'yı çarmıha gererken onunla alay etmek için, asillerin rengi olan erguvan renginde bir kaftan koyarlar üzerine. Başına da dikenlerden bir taç. Sonra o kaftanı çıkarırlar gerçi; ama ressamlardan kaçmaz: Bundan dolayı, göğe yükselmiş Hz. İsa'yı daima erguvan renkli bir kaftan ile resmederler." diye yazmış Mutlu Hanım.

Biraz araştırınca, dini dayanaklarını merak edenler için, karşıma şu sonuçlar çıktı:


Yuhanna 19:2- Askerler de dikenlerden bir taç örüp O'nun başına geçirdiler. Sonra O'na mor bir kaftan giydirdiler. Önüne geliyor, “Selam, ey Yahudiler'in Kralı!” diyor, yüzüne tokat atıyorlardı.
Markos 15:17- O'na mor renkte bir giysi giydirdiler, dikenlerden bir taç örüp başına geçirdiler.
Matta 27: 28- O'nu soyup üzerine kırmızı bir kaftan geçirdiler. 



Kaynakların farklılık göstermesinin çeşitli nedenleri olabilir. Ama bizim kaygımız bu değil; amaç alıntıladığım hikayenin güvenilirliği. Eşgörüşlü İnciller'in (Matta, Markos ve Luka) iç içe girmiş yapısı (bkz. yukarıdaki görsel) ve tarihler boyu Hristiyan aleminin bile üzerinde anlaşamadığı kaynaklardan ötürü bugün değişik fikirler var- Hz. İsa'nın kanından ötürü, mor rengi kırmızıya daha yakın olmuş olabilir mesela bu yorumlardan biri. Ancak en azından atıfta bulunduğumuz kaynaklar elimizde. Erguvan kaftan konusunda Mutlu Hanım bir noktaya kadar haklı; ancak Hz. İsa'nın miracı ile ilgili kısmında sıkıntı var gibi. Ben pek çok resim aradım; ancak erguvan kaftan ile resmedilmiş miraca çıkan Hz. İsa göremedim. Örneğin Rembrandt'ın aşağıdaki yağlı boyasında, diğer pek çok eserde olduğu gibi erguvan kaftan görülemiyor. Meraklısı için İngilizce anahtar sözcükler 'Ascension of Jesus'. 



 "Erguvan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nda da yeri var. Yıldırım Bayezid'in damadı Emir Sultan çok sevilen bir kimseymiş. 1429'da öldüğü vakit erguvan zamanıymış. Ertesi yıllarda, erguvanlar çiçeğe bezenince, müritleri ülkenin her tarafından Bursa'ya gelip Emir Sultan'ın türbesini ziyaret etmeye başlamış. İşte o günlere 'Erguvan Cemiyeti', 'Erguvan Faslı', 'Erguvan Bayramı' denmeye başlanmış. Yüz yıl öncesine kadar da kutlanmış erguvan bayramı. Kimi çok şiddetli deprem oldu bayram mayram kalmadı diyor, kimi Cumhuriyet zamanı tekkeler yasaklandı, Emir Sultan anılamadı, ondan bitti bayram diyor. Benim çocukluğumda Bursa'da ağacı bile yoktu. Son yıllarda Bursa Büyükşehir Belediyesi erguvan dikip bayramı yeniden canlandırmaya çalışıyormuş."

Okuduğum başka bir kitapta, Osmanlı'nın Manevi Mimarlarında, ise Emir Sultan ile ilgili bilgilendirici kesitler buldum. Hazır yukarıda mirac hakkında yazmışken, Emir Sultan'ın mirac ile ilgili söylediklerini paylaşmamak olmaz. Hz. Muhammed'in miracı hakkında Emir Sultan'ın söylediklerini, Muammer Yılmaz eserinde şöyle aktarmış:

"Hz. Muhammed'in Mirac'a çıkmasını en güzel izah edenlerden birisi de Emir Sultan'dır. Bugün 
de (bile) çıkışın cismani mi, yoksa ruhani mi olduğu üzerinde çok durulur.
Bir gün sohbet esnasında bir adam, Emir Sultan'a Hz. Muhammed'in Mirac'a çıkmasının cismani mi, yoksa ruhani mi olduğunu sorar. Emir Sultan da bu güzel suali şu şekilde cevaplar: 

'Ceddim Resul-ı Ekrem, Mirac'a bedeniyle çıktı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allah'ı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Bu hususta kimsenin şüphesi olmasın. Bunun doğruluğu, Necm suresinde bildirilmiştir. Resul-ı Ekrem için cümle melaike ve bütün mahlukat salavat getirirler. Böyle yüksek bir zatın miracında bedenen veya ruhen olmasından şüpheye gerek yok. Bu beden, göz ve kulaklar, günde bir defa değil, dört yüz kere Mirac yapabilir. Buna şüphe etmemek gerekir. Allah bir Hadis-i Kudside: 
-Ey Habibim, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım. buyuruyor. Bu Hadis-i Kudsi, bunun doğru olduğunu gösterir."

(Emir Sultan hakkında ilk olarak buraya, sonrasında ise şuraya )

Yazıyı sonlandırırken merak edenler için erguvanların nerelerde bulabileceğinizi aktarıyorum. Tönbekici'ye gelen tweetler mekanları şu şekilde sıralamış: 

İstanbul- Boğaziçi Üniversitesi bahçesi, manzaranın sağında / Aşiyan, Tevfik Fikret bahçesi / Bebek sahildeki Mısır Konsolosluğu karşısındaki inşaat alanında / Beşiktaş Valideçeşme'de taksi durağının arkasında / Harem otogarı- Salacak arası / Çatalca / Kuzguncuk Fethi Paşa Korusu / Beylerbeyi Korusu / Beykoz çavuşbaşı / Baltalimanı Emirgan arası ve Emirgan Parkı / Arnavutköy'den Akmerkez'e çıkarken Türkan Saylan Parkı / Tarabyaüstü 
Bursa- Uludağ yolu / Orhangazi- Bursa arası, Süpürgelik tırmanış rampası / Nilüfer Parkı 
Konya- Alaeddin Tepesi / Üçler Mezarlığı / Meram'ın bahçesi 
Diyarbakır'da Surlar dibinde, Kütahya'da Porsuk baraj gölü kıyısında ve Balıkesir- Akhisar yolunda, Balıkesir Polis Okulu'nu geçtikten sonra rüzgar türbinleri civarında.

01 Kasım 2012

çeşitli sözcükler ve Fuat Umay

Ök: Eski Türkçe'de bağ, ip, göğüs anlamında kullanılıyordu. Daha sonra anlam genişlemesiyle, 'anne' anlamını kazandı. Bu nedenle annesi ölen çocuk 'öksüz' olarak adlandırıldı.

Yetim: Arapça'dan gelme bir sözcüktür. Anlamı 'tek başına, kimsesiz'dir.

Umay: Eski Türk inanışındaki çocukların koruyucusu tanrıçadır.

Zamanın Kırklareli milletvekili Mehmed Fuad, Çocuk Bayramı teklifini veren kişidir. Kırklareli doğumludur. Kendisi aynı zamanda Himaye-i Etfal kurucularındandır ve uzun yıllar başkanlığını yapmıştır. Bugünkü adı ile Çocuk Esirgeme Kurumu. Bu arada etfal da, tekilini hala kullandığımız tıfıl sözcüğünün çoğuludur.
Atatürk, Himaye-i Etfal'da verdiği hizmetlerden ötürü Mehmed Fuad'a Umay soyadını vermiştir.

31 Ekim 2012

Rakı ve balık, Salah ve Ahmet Rasim

Bu yazıda rakı ve mezeleri üzerine anlatılanlar, Arnavutköy Vapur İskelesi etrafında konumlanmış balık restoranları muhitinde yaşananlardan aktarılmaktadır. Rakı ile balık yapmayı çok seven Salah Birsel o civarda çok takılırmış. Birsel'den evvel oraları kendine mesken tutmuş diğer bir üstad da Ahmet Rasim imiş. Hikayedeki kahramanlar belli; karşılıklı atışacaklar, hikayenin restoranı da Arnavutköy Vapur İskelesi Gazinosu. Önce mekanı tanıyalım, sonra kahramanlarımızı dinleyelim...


Arnavutköy'ü bilmeyenler için, gazino aşağı yukarı yukarıdaki resmin olduğu yerlerdeymiş. Resimdeki 'Kazıklı yol' 1980 sonrasında ihtiyacı karşılayamayan sahil yolunu genişletmek için yalıların etrafından geçirilmiş. Yalıların arka tarafında ise şu anki adıyla Arnavutköy- Bebek Caddesi yer alıyor. Cadde, evvelinde Arnavutköy- Kuruçeşme Caddesi olarak bilinirmiş ve aynı zamanda tramvay caddesi olarak da anılırmış. Ancak malum tramvay rayları, Ortaköy'den Arnavutköy'e gelen yol dar olduğu ve yetersiz kaldığı için 1950'lerde sahil yolu inşaatında sökülmüş. O da bir şey mi, Arnavutköy Vapur İskelesi'nin yeri bile değiştirilmiş! (teşekkürler kazıklı yol)

Neyse bizim gazino, eski vapur iskelesinin hemen yanıbaşında solda kalmaktaymış. Eski İstanbul Gazinoları hakkında bir yazıda Arnavutköy Vapur İskelesi Gazinosu'ndan 2-3 satır bahsedilmiş; ancak Salah Birsel gazinoyu ayrıntılarıyla tanımlıyor. Okuyoruz:

Bir kapısı tramvay caddesine, öbür kapısı deniz kıyısına açılır. Yer, taş mozayıktır. Yüksek tavanlı, bol ışıklıdır. Arnavutköy'ün en eski meyhanelerindendir. 1885'lerde açılmıştır. Reşat Ekrem Koçu ile arkadaşı Muzaffer Esen meyhanenin 1946 yılındaki durumunu şöyle anlatırlar:

Tramvay caddesi kapısından girildiğinde, birinci bölmenin duvarları boyunca 1900 modası al kadife kanepelerle döşenmiş, duvarları yine aynı çağa ait üç büyük ayna ile süslenmiş, bir duvarında renkli taş basması Hamlet ve Othello'dan birer sahneyi gösteren tablolar asılmış, öbür duvarında yine renkli taş basması iki manzara resmi ve antika denilebilir bir duvar saati bulunan bu gazinonun ortadaki iki masası daima beyaz bir örtü altında, özellikle öğle yemeğinde ayrılmıştır. 
Kahve ocağının ve mutfağın temizliği dikkati çeker. Tavla ve oyun kağıdı ruhsatiyesi de bulunduğundan demlenirken yaran arasında piket ya da prafa, ya da briç partisi yapıp oynayanlar çoktur. Erkeklerin kendi aralarında ülfet ve sohbet yeridir. İstanbul külhanisi ağzıyla söylemek gerekirse, kadın götürüp aşna fişne edilecek yerlerden değildir. 



Ahmet Rasim'e sözü devretmeden evvel, hazır adı geçmişken- fakat bu yazı ile ilgisisiz- Ahmet Rasim'in güftesini yazdığı ve kemani Tatyos Efendi'nin bestelediği Bu Akşam Gün Batarken Gel adlı eseri dinlemenizi rica ediyorum. Günümüzde hala fazlasıyla dinleniyor, söyleniyor. (Tatyos Efendi'nin Türk musikisine katkısı çok fazla; ancak kıymeti az bilinmiş bir zat-ı muhterem. Kendisi ile ilgili bir yazı derleme niyetim var.)

İşte, Ahmet Rasim bu gazinonun 1900'lerde müdavimiymiş. Yine gazinoda bir masaya oturmuş dem alıyormuş. Rakısını yudumlarken bir yandan da meyhanedeki yeni yetmelere, rakının nasıl içileceğine üzerine bir söylev paralamaktaymış. Dinliyoruz:

- Rakı, kadehe konur ama kadeh ile içilmez. Kadehe de yarının yarısına değin konur. Üstüne de su doldurulur. Ve de yudum yudum içilir. Yudumlar da hiç değilse, beş dakika ara ile içilir, kadehin dibi de 6 ya da 8 yudumda görünür. Yalnız, su, rakının gradosuna göre değişebilir. 0n altı, on yedi buçuk grado* arasındaki hafif rakılarda, tadı bozulmaması için, bir ölçek rakıya yarım ölçek su konulmalıdır. On sekiz, on dokuz gradoluk orta rakılarda ise yarı yarıya su katmak gerekir. Daha yüksek gradolu rakılar ise bir buçuk katı su kaldırır.
(*grado, rakının alkol derecesi. Bugün tükettiğimiz rakıların gradosu 40-50 arası.)




Bir içkicinin besini de  bir ya da bir buçuk karafaki* olmalıdır. Kuralı budur. Meyhaneye ikindi zamanı gelseniz de, kapanıncaya değin bu besini aşmamanız gerekir. İki, üç karafaki, ya da 8-10 duble rakı besin sayılmaz. 
(*karafaki, sürahicik. Yunanca karafa kökünden türetilme)
 
Ahmet Rasim, rakının nasıl ve ne kadar içileceğini anlatmayı bitirmeden evvel keyfi tanımlar:

Bir insanın neşesini bulması, yani mestane haline gelmesi bir buçuk kadehle olabilir. 2 ya da 3 kadeh içtiniz mi, çakırkeyf olursunuz. Keyif ise 3 ile 6 kadeh arasıdır. Keyif çizgisindeyken içkiden el çekmek kadar tedbirli iş olmaz. Bu sınır geçilecek olursa insanlar cıvır, yani abuk-sabuk söylenmeye, şuna buna laf atmaya başlar. Sınırı geçmiş olanlar delikli taşa su döker gibi içenlerdir, yani kadehi dibine kadar dikenlerdir. Oysa, rakı gık dedi mi, içki hemen bırakılmalıdır. Çünkü mide alacağını almıştır.

Salah Birsel bu noktada Ahmet Rasim'in lafını balla bölecek ve mezeler üzerine söylev çekecektir.

- Dünyada meze olmayacak şey yoktur. Turp eskisinden, leblebi kırığından, sirkeli kereviz haşlamasından tutun da papatya salatasına, beyaz havyar dövmesine, kazayağı salatasına ve de türlü bastıya kadar her şey mezedir. Ne ki, bunların en kralı balık mezesidir. Beykoz'un kılıçbalığını kızartıp üstüne de sarmısaklı ve sirkeli taratoru döktünüz mü, oh, gel keyfim gel. 



Haa, şunu da belleğinize yazın, tarator cevizibevvalı oldu mu parmaklarınızı da yersiniz. Bunu ayrıca anlatmak isterim. ( Gelsin tarator tarifi ) Cevizibevva denilen, piyasada da hindistancevizi diye satılan nesnelerden birini alın. İçinde bir su vardır. Ceviz sütü. Ceviz kırılıp, içi kesildikten sonra, bu su yitirilmeden bir kaba alınmalı; çünkü bu da ayrı mezedir.  [Bu da nasıl yapıl(ama)dığını gösteren bir video ]
Ceviziçinin üstündeki kabuğu keskin bir bıçakla soyup, yalnız badem gibi kaldıktan sonra ince rendeden geçirin. Sonra taş havana koyup, bir kaşık da kendi suyundan katarak macun haline gelinceye değin dövün. Daha sonra, biraz tuz ve bayat ekmek içinden yeterince ıslatarak ve de suyunu sıkarak havana atın. Cevizibevva ile yeniden macunlaşıncaya değin tepeleyin. İki katı su ekleyerek eze eze, çalkalaya çalkalaya boza kıvamına getirin. Sonra da bir tabağa alarak üstüne yağ, sirke ve sarımsak boca edin.


Bu tarator, palamut tava üzerine de iyi gider. Zaten rakının gerçek mezesi de palamuttur. Ağzının tadını bilen akşamcıların, balık deyince akıllarına palamut gelmelidir. Barbunya ya da sinağritin geleceği tuttuğu vakit de, hemen defetmek için yarım bardak İngiliz tuzu çekilmelidir. Palamutun en alengirlisi ızgarasıdır. Kiremit kebabı ile kağıt kebabını da yabana atmamalı. Köftesi ile fırın kebabı da olur. Ben en çok palamut tütününe biterim. Şimdiler onu bulabilenler "füme balık" diye satın alırlar. Bizim çocukluğumuzda "palamut tütünü" ya da sadece "tütün balığı" denirdi. 

Palamut pilakiye de yatkın bir balıktır. Yalnız bunun eylül ortalarından ekim sonlarına değin yapılması gerekir. Bundan sonra yapılırsa o palamut pilakisi değil, torik pilakisi olur. Hele bir ay daha gecikilirse bu kez de altıparmak pilakisi çıkar. Eylül ortalarına değin yapılana ise çingene pilakisi denir. Geriye bir de palamut papaz yahnisi kalır ki, bunu yiyenler ayrıca içki içmeye gerek duymazlar. Çünkü yahninin içinde şarap da vardır.

Ahmet Rasim meze olarak sadece mevsim meyvelerini tercih ettiğini söylese de, Salah Birsel buna karşı çıkmaktadır. Ben de bu hususta Birsel'in tarafında yer aldığımı belirtiyorum. Rakının en iyi mezesinin balık olduğuna katılıyorum. Birsel her ne kadar balığın yanına tarator koymuş olsa da, bunun karidesi kalamarı var. Atlamış, ayıp etmiş. Yazıyı daha da uzatmadan burada sonlandırıyorum. Şerefe!