12 Şubat 2014

Caddebostan

Derin Tarih dergisi karşı görüşün dergisi.
Neye göre? Bana.
Ben kimim? Yazılan tarihin arkasında bir şeyler bulmaya çalışan bir nafile.
Çoğu zaman dergide yazılanların çok yanlı olduğunu düşünüyorum. Ancak şubat sayısında Caddebostan ile ilgili ilginç bulduğum ve günümüzde kullandığımız sözcüklerin kökenine ışık tutan bir yazı ile karşılaştım.
İleride merak edip baktığımda, hatırlanmaya değer kısımlarını buraya alıntılıyorum.

Cadde malum, "geniş ve uzun şehir içi yolu" demek. Arapça'dan dilimize geçmiş ve yerleşmiş. Uygur ülkesinde cadde yerine 'yol' denildiğini gördük. Küçüğüne sokak, büyüğüne şimdilerde Fransızca'dan iktibasla 'bulvar' diyoruz. Bir zamanlar 'şahrah' veya 'hıyaban' derdik.

[Burada şu ilgi çekici: sözcük seçimleri. İçselleştiren ve mesafe koyucu zamirler ve cümle yapıları gerçekten çarpıcı. Yorumu okuyanlara bırakıyorum.
Kişisel notum, iktibas ile ilgili. Kazanım demek. Edinç daha nadir kullanılan hali. Bir ara dillere pelesenk olan, haberleri sürekli süsleyen AB Müktesebatı vardı. Onun kökeni işte. Daha derin inceleme için buyrun ekşi'ye. Ecnebicesi de burada bulunsun-  acquis communautaire.

Şahrah ve hıyaban Farsça kökene sahipler. Bu sözcükleri yazarken eskiden a'lara, u'lara şapka giydirirdik; ama bizim ilkokul yıllarında bunu kaldırdılar- galiba?? Kökenlerini takip etmek bizim nesle daha zor o yüzden.
Neyse şahrah dediğin sözcükte, şah belli zaten. Rah da Farsça yol demek imiş. Anayol, büyükyol demek anlayacağınız.

Hıyaban ise tam olarak şu:




Kendi adıma ara veriyorum, alıntıya devam.]

Bulvarın şiiri yok, hıyabanın var. Faruk Nafiz'in, "Bu hıyaban ebediyet yoludur" mısraı zihnimize takılmasa olmaz. Yine Faruk Nafiz'den:

Sustu bülbüller hıyaban uykuda
Esme ey bad esme canan uykuda

[Orhon Seyfi Orhon'un ilk şiirlerini yayınladığı 15 günde bir çıkan derginin adı da hıyabandır. Azerbaycan'da keza Şehitler Hiyabanı vardır.] 
Hıyabanlar uyurmuş. Bulvarların böyle bir alışkanlığı olamaz! Günün en sakin vaktinde bile boş kalan, uğuldamayan bulvara bulvar denemez!

Caddeden uzaklaşmayalım. Bostan, Farsça "buy-istan" kelimesinden gelir. Yani koku ülkesi! Buradan "bostan"ın esasında çiçek, bilhassa kokulu çiçeklerin yetiştirildiği yer anlamına geldiğini çıkarabiliriz. Türkçe'de bostanın ilk anlamı sebze bahçesidir. Kavun ve karpuz yetiştirilen tarlaya da bostan denir. Aynı zamanda kavun ve karpuza verilen ortak addır. Türküsü bile var: Ektim tarlanıza bitmedi bostan! Artık meşhur salatalığa, yani hıyara bostan diyen kalmadı.

Yazının kalanını merak eden bir şekilde ulaşıp okuyabilir tamamını. Ben bu girdiyi yazıdan son bir alıntı ile bitiriyorum.

İstanbul'un şimdilerde sadece yüksek katlı apartmanlar biten semtlerinde bir zamanlar bostan bittiğini tahmin etmek güç değil. Hele de bu semtler Kadıköyü tarafında ise...

Bağdat Caddesi var olmaya var fakat iri kaldırım taşları döşeli. Bostanlar ve cadılar! Issız yerlerde cadıdan, 'iyi saatte olsunlar'dan geçilmez. Hele bağ ve bostansa. Ama nedense bu mahaldeki bostana 'cadı bostanı' deniliyor!

Abdülhamid devrinde etrafta köşkler çoğalıyor, iskele yapılıyor. Vapur seferleri her güne biniyor. Cadı bostanı ismi çoluğa çocuğa korku saldığından, yakındaki caddeye atfen "Cadde bostanı" olup çıkıyor. 

02 Kasım 2013

İlklerin Kitabı'ndan Kesitler

New York'ta iken Modern Sanatlar Müze'sini ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Müzeyi terk eylemeden önce de hediyelik dükkanına girdim ve çıkarken Peter D'Epiro'nun The Book of Firsts adlı kitabını almış idim. Miladi takvimin başlangıcı ile beraber günümüze kadar ulaşan, Batı medeniyetleri merkezli belli başlı olayları yüzyıllara göre sınıflandırarak anlatıyor yazar. Toplamda 150 kişi ve olayı barındırıyor kitap.

Kitabın bir yerinde ekümenik konsey ile ilgili bir bölüm var. Malum bu olayların temeli ülkemiz sınırlarında atıldı. Ekümenik konseyler tarih boyunca farklı şehirlerde toplandı. Teslis odaklı çalışmalar yapılmış diyebilirim sanırım kısaca. Ortodoks- Koptik- Katolik- Protestan gibi ayrımlar bu konseyler neticesinde oluşmuştur desek yeridir.

Normalde bu yazacağım yeri Türkçe'ye çevirip yazmak isterdim; ama oldukça üşengeç hissettiğim için kitaptan birebir aktarıyorum. Belki biraz özet geçerim. Konuya merak duyanlar için kaynak olur.

What was the first ecumenical Christian council? 
The Council of Nicaea, 325, which condemned the teachings of Arius on Christ's nature

(*Nicaea, İznik'in eski adı)

From the beginning, to be a Christian meant to accept the mission of Jesus of Nazareth as divinely ordained by the God of the Jews, but the precise nature of Jesus himself- prophet? Messiah? Son of God? God incarnete?- began in the third and fourth centuries to exercise the ingenuity of the church's subtlest thinkers: the Greek-speaking, philosophically sophisticated prelates and clerics of the Eastern Roman Empire. For a mere hint of the problems involved, consider the same New Testament that contained these statements pointing to the divinity of Jesus:

         the only Son, God, who is at the Father's side (John 1:18)
        [Thomas the Apostle to Jesus]: My Lord and my God! (John 20:28)
        He is the true God and eternal life (John 5:20)

also presents Jesus as saying of himself 

        a man who has told you the truth I heard from God (John 8:40)
        for the Father is greater than I (John 14:28)
       but of that day and hour [the end of the world] no one knows, neither the angels of heaven, nor   the Son, but the Father alone (Matthew 24:26)

In about 318, Arius (c. 250-336), a Christian priest in Alexandria, Egypt, began promulgating his doctrines on the nature of Christ: 
that Jesus Christ, though an exalted semidivine being and Son of God, had been created by God out of nothing; 
that there was a time when he had not existed; 
that he inhabited his human form like a veil of flesh, rather than being truly human; 
and that though he had created the heavens and the earth (and the Holy Ghost), and was the intermediary between all of creation and God, he was not of the same nature and substance as God, to whom he was inferior (as the earlier theologians Tertullian and Origen had maintained).
Arius's superior, Alexander, archbishop of Alexandria, removed him from his post and excommunicated him, but Arius had broad backing for his views.

Emperor Constantine, fresh from defeating in 324 his last rival, Licinius, for authority over the entire empire, east and west, was disturbed by the rifst in the Christianity he hoped would bring ever-increasing unity of religious thought and practice to his vast domains. After failing to get the two sides to agree over what he considered the first Christian ecumenical ("worldwide") council, which was supposed to bring together bishops- all expenses paid- from all over the empire to Nicaed, a small town not far from Constantinople.

About 250 bishops heeded his summons, almost all from the Greek-speaking Eastern Christian world. Hardly any of the Western bishops could see what all the pother was about, but Pope Sylvester I, too infirm to attend, sent to priests as his representatives.

The council opened in either May or June of 325 with preliminary sessions in the main church of Nicaea and the chief hall of Constantine's lakeside palace- some of the attendees hobbling in on crutches or maimed and scarred from the not-too-distant anti-Christian persecutions. When the emperor himself arrived, clad in imperial purple and gold [Lakers forması gibi] cloth covered with precious gems, and mounted his golden throne, you can be sure the real business of the council began.

Soon the Nicene Creed was drawn up, representing a revision of an earlier creed and succinctly embodying what became the orthodox statement of belief, to the effect that Jesus Christ was begotten of the Father (not created); was himself God and was of the same substance as- homoousios- the Father;
that God created all things in heaven and earth through the agency of Christ, who became incarnate as man, and as such suffered and died, rose from the dead on the third day, ascended into heaven, and would return to judge the living and the dead. The creed anathematized (formally cursed) those who said there was a time when Christ did not exist or that he was of a different substance from the Father.   

Most of the bishops at Nicaea had never thought very deeply about some of these hairsplitting issues, but almost all of them, with the encouragement of Constantine, who wanted a consensus, soon subscribed to the notion that God the Father and Christ were consubstantial, that is, they shared the same divine substance or essence. Arius and two bishops who refused to accept the Nicene Creed were exiled and anathematized, Arius's writings, now officially heretical, were consigned to the flames. A legend expects us to believe that Bishop Nicholas of Myra- we are talking Santa Claus here- gave the septuagenarian[at the ages of 70's] Arius a swat upside his head that knocked him out of his chair.

(*Myra, Demre- Antalya)

The council also addressed the issue of when to celebrate Easter (the first Sunday after the full moon following the spring equinox) and passed twenty canon laws, including one that forbade any clergyman to live with a woman other than his mother, sister, aunt, or "any person who is above suspicion" (though the council declined to vote on a measure mandating clerical celibacy), and another law forbidding clergymen to lend at interest. (islami finans hesabı) The council came to an end on either July or August 25 with superb feast hosted by Constantine, who also lavished gifts on the attendees.

Nonetheless, now that Pandora's box had been opened, rival points of view sprang up. Various clerics maintained that Christ was totally unlike the Father (anomoios), or sort of similar to him (homoios), or perhaps even of a similar substance with him (homo{i}ousios). It may seem that between this last compromise position and the orthodox one homoousios, there is only an iota of difference- which there literally is- but much depended on that extra i. Was Christianity just another version of pagan polytheism or of Neoplatonism, complete with its own demigod, or did it have at his heart an austere mystery asserting that humankind's salvation was personally accomplished by God himself, rather than a created being? When the equally divine nature of the Holy Spirit was asserted by later councils, the church had its dogma of the Trinity intact: one divine substance-one God- in three divine persons.

(Neoplatonism, bu da başka bir yazının konusu olsun. Aynı kitaptan aktaracağım.)

In later years, Constantine flip-flopped twice on his pro-Nicene position after meeting with smooth-talking Arius, but on the second occasion, after being restored to Christian communion at Constantinople, the old heresiarch died suddenly on the very day of his triumph. As described in grisly terms by a fifth-century church historian, Arius, while walking through the streets of the capital, suffered a massive hemorrhagic bowel evacuation that expelled his small intestine and other viscera. Some later historians, among them Edward Gibbon, smelled foul play on the part of Arius's ecclesiastical enemies.

Constantine's deathbed baptism was performed by the Arian bishop Eusebius of Nicomedia (izmit) whose influence at court may have led Constantine's son Constantinus II to embrace Arianism ardently and protract the seething- and often violent- religious conflict into the next generation and beyond. In just the years 342-43, more Christians were murdered by other Christians than the Roman authorities had killed in all their persecutions.

At the second ecumenical council, held at Constantinople in 381, Jesus was declared to possess a truly human soul, 
and at the Council of Chalcedon (Kadıköy, İstanbul), the fourth ecumenical council, in 451, Jesus was pronounced to be a "hypostatic union", being both true God and true man and containing within himself two complete natures, divine and human, in one person.
Further councils addressed other Christological heresies that had sprung up, including Nestorianism (Christ exists as two persons rather than two natures), Monophysitism (Christ has only one nature- divine), and Monothelitism (Christ has only one will, as opposed to the orthodox view positing two wills, one for each nature).

Several later Roman emperors professed or supported Arianism, not to mention various barbarian tribes who converted to Arian Christianity, such as the Goths, Vandals, Burgundians, and Lombards. Persecutions and counterpersecutions over a doctrine that the church had branded a heresy at the Council of Nicaea thus persisted three centuries after the death of its founder, fueling countless whirligigs of human futility.



12 Ekim 2013

Acemi şoför

N.Ş.A. (lisede kimya dersleri aldığım yıllara ithafen- bilmeyenler için normal şartlar altında) dergi alıp okumam. Sürekli takip ettiğim bir dergi ve yazar var diyemem. Konunun beni cezbetmesi ve konu başlığının ilginç gelmesi yeter bana, o dergiyi almam için. Hangi ayın Tempo dergisiydi hatırlamıyorum; ama eki "İstanbul'un 'ilk'leri ve 'en'leri" tam bana hitap eden bir neşriyat gibiydi ve aldım. İyi ki de almışım.

Okuduklarımı yazmaz veya altını çizmez isem, unutmaya meyilli bir hafızam var. Buradan hareketle okuduğunuz yazıyı oluşturdum. Sözcük kökeni ile ilgili bir ipucu ne zaman bulsam heyecanlanırım. Tempo'nun eki sağolsun, dilimizdeki acemi şöför söz öbeğinin kökeni hakkında bilgi sahibi oldum. Şu ana kadar okuyamayan ama Google'latıp burada denkgeleceklere kaynak olsun. Bana da not olsun.

İstanbul'un ilk otomobilleri Sultan II. Abdülhamit Han'a armağan edilen 'Hotchkiss' ve 'Mercedes'. Ancak kendisi bunları kullanmamış. Hotchkiss markasını ben daha evvel hiç duymamış idim; ilginç bir hikayesi olan Amerikalı bir silah üreticisi Benjamin Hotchkiss. Hikayesini buradan okuyabilirsiniz.

1907 yılında sıvı yakıtlı taşıtların ithalinden sonra bireysel araç sahibi sayısında hızlı bir artış yaşanıyor ve ilk otomobilin sahibi Meclis-i Mebusan'ın Basra mebusu Zehirzade Ahmed Paşa oluyor.

İstanbul'un ilk Türk şoförü ise Acem Abdurrahman adlı bir seyis. 'Acemi' sözcüğü de Yıldız Sarayı'nda görevli ve sarayın ilk şoförü olan şahsın, at ahırlarındaki görevinden sürücü koltuğuna geçişinden sonra ortaya çıkıyor. Şehirde kullandığı aracın gazabından korkan  halkın Acem Abdurrahman'ı gördükleri anda, "Acem geliyor!" diye birbirlerini uyarması neticesinde başlayan ifade zaman içinde 'Acemi'ye dönüştü.

Biliyorsunuz ki normalde Acem demek İran demek, Acemi de İranlı'yı ifade eder. Acemi şoför denmesi bende her zaman merak uyandırmıştı, kökenini bu vesileyle rastgele öğrenmiş bulundum.

19. yy ile beraber Türkçe'mize etkisi fevkalade artan ve günümüzde kullandığımız pek çok sözcüğün kaynağı olan Fransızca, 'şoför'ü o zamanlar dilimize ithal etmiş. Şoför, söylenişi ve yazılışı kişiden kişiye farklılık göstermiş sözcüklerimizden. Restauran, ekzost, patiseriye, binaynaley gibi. Anlam olarak ise kömürcü, ısıtıcı anlamın geliyor; zira eski otomobiller öyle anahtarı çevirdiğin gibi çalışmıyordu. Ayrıntıları teferruat, meraklısı şuradan okuyabilir. Neyse ki artık sürücü diyenler daha fazla.

Otomobil sözcüğü de ayrı bir 'case'. Oto ön ekini çok fazla sözcükten bilinçli/ bilinçsiz kullanıyoruz. Yunanca'da kendi demek. Mobil zaten herkesin dilinde bu aralar. Bilmeyeni yoktur. Kendiliğinden hareket eden demek. Biz arabayı münasip görmüşüz, dilimize yatkın bulmuşuz. Atın çektiğine de araba demişiz, devlet erkanın bindiği lüks araçlara da araba demişiz.

Çok bilen yoktur ama "rb" harfleri Arapça'da 4'ü ifade eden pek çok sözcüğün kökenidir. Liseden hatırlayacağınız rubai [ed. Divan edebiyatında dört dizeden oluşan ve belirli aruz kalıpları ile yazılan şiir, dördül], artık çok bileni kalmayan anasır-ı erbaa, yani 4 element hava, toprak, su, ateş (anasır, unsur'un Arapça çoğulu; Farsça'sı ise çar erkan sanırım, ekşi sözlüğün yalancısıyım). Buradan mütevellit, dört tekerlek üstünde gidene araba denmiş.

Son günlerde İstanbul'un trafiğinin zirve yaptığını tarihe not düşer, basmakalıp birkaç söylem ile yazımı sonlandırırım:

"Bu kadar aracı artık İstanbul kaldırmıyor."
"Herkes arabası ile çıkarsa yola olacağı bu."
"Servisler böyle yapıyor trafiği."
"Getireceksin ek vergiyi, bak nasıl çözülüyor trafik."
"Acemiler kullanıyor, bir kaza yapıyor; böyle kilitliyor tüm İstanbul'u."




15 Kasım 2012

Ulu Camii ve Emir Sultan

Bir önceki yazıda Emir Sultan'ın hayatına kısa bir giriş yaptık. Bu yazıda ise diğer evliyalar ve Bayezid Han ile olan münasabetlerine değineceğiz. Giriş yazısına kaynak olan Osmanlı'nın Manevi Mimarları kitabı, bu yazının da kaynağıdır.

"Sultan Yıldırım Niğbolu seferine çıkarken Emir Sultan, Yıldırım Bayezid'in kılıncını kuşatıyordu. Rivayete göre Sultan Yıldırım da, zafer kazanırsa Bursa'da yirmi camii yaptırmaya söz vermiş, düşmanı yenilgiye Bursa'ya geri döndükten sonra bu kararından Emir Sultan'a söz etmiş. Emir Sultan da yirmi camii yerine kubbeli bir camiinin yapılmasını uygun görmüş. Camii yeri de yine, Emir Sultan'ın rüyasında manevi bir varlığın parmağıyla çizmesi suretiyle belirlenmiş. Ertesi gün, işaret edilen yerde çimen bittiği görülmüş ve camiinin inşaasına başlanmış."



"Ulu Camii'nin yaptırılacağı yer tespit edilip buradaki binalar istimlak olunur. Herkese fazlasıyla mülklerinin bedelleri verilir. Fakat bir kadın: 'Başka yerim yok, başımı nereye sokarım!' diye feryat ederek arsasını satmak istemez. Sultan Bayezid'in kadına ricası da bir işe yaramaz. Bunun üzerine Sultan Bayezid bu işin hallini Emir Sultan'dan rica eder. 

O gece ihtiyar kadın rüyasında, mahşer günündeki halini gördü. Herkes Hz. Muhammed'den şefaat ümit edip cennet tarafına gidiyordu. İhtiyar kadın da onlar gibi cennete gitmek istedi. Fakat yürümeye gücü olmadığı için, Arasat meydanında yapayalnız kaldı. Bunun üzerine ihtiyar kadın feryat etmeye başlayınca zebaniler ona; "Niye ağlıyorsun?" diye sordular. İhtiyar kadın: "Müslüman taife cennete gitti. Ben kaldım, onun için ağlarım." dedi. O sırada gaipten bir ses: " Eğer sen de cennete gitmek istersen Bayezid Han'a evini sat, inat etme, yoksa inatçılardan olup ehl-i nar, cehennemlik olursun." dediği anda ihtiyar kadın hemen uyandı. 

Uyandığı zaman evinin bir nur ile kaplanmış olduğunu gördü. "Elhamdürillah ben de cennet ehli oldum." diyerek sabaha kadar ibadet ile meşgul oldu. Sonra gönül rızası ile evini sattı ve camiinin yapılmasına vesile oldu."

Bundan sonra anlatılanlar Ulu Camii'nin inşaasının tamamlandıktan sonraki açılışına kadar olanki süreci kapsamaktadır.

"Sırbistan hakimiyet altına alındıktan sonra Yıldırım Bayezid, Sırp Kralı Lazar'ın kızı Maria Despine Olivera ile evlenmişti. Osmanlı Sarayı'na içki ve sefahatın bu tarihten sonra Despina vasıtasıyla girdiği söylenmektedir. 

Ulu Camii'nin inşaası tamamlanmış; kısa bir süre sonra açılışı yapılacaktır. Yıldırım, açılıştan önce damadı Emir Sultan'ın fikirlerini almak isteyerek mabedin bir eksiği olup olmadığını sorar. Emir Sultan: 
'Her bakımdan iyidir, fakat tek bir kusuru var. O da tedarik olunursa hiçbir eksiği kalmaz.' deyince Yıldırım Bayezid merakla sorar: 
'Nedir o kusur?' 
'Dört köşesinde dört meyhane...'
Yıldırım Bayezid damadının bu cevabına şaşıp kalınca Emir Sultan izah etmek ihtiyacını hisseder: 
'Niye şaşırdınız? Bilmez misiniz ki müminin kalbi Allah'ın evidir. Kalp İlahi sırların aydınlattığı bir yerdir. Sonsuz manevi eserlere nail kılınanan kalbi Cenab-ı Hak etmişken içkiyle meyhane haline getirmeyi garipsemiyorsun da bunu neden garipsiyorsun?' 

Emir Sultan'ın söylemek istediğini çok iyi anlayan Yıldırım'ın o günden sonra içkiye tövbe ettiği ve bir daha ağzına koymadığı bilinmektedir. Yıldırım'ın içkiyi bırakmasında Molla Fenari'nin de etkisi olduğu söylenir. Rivayete göre, Molla Fenari bir olayda şahitliği zaruri olan Yıldırım'ın şahitliğini kabul etmemiş, sebebi sorulunca da şu cevabı vermiş: 
'Siz camiyi, cemaati terk etmiş bulunuyorsunuz. Bu yüzden şahitliğinizi kabul edemem...'

Yıldırım Bayezid, inşaası biten ve bütün eksiklikleri tamamlanan Ulu Camii'nin bir Cuma günü açılmasına karar vererek ilk hutbeyi ve ilk Cuma namazını kıldırmasını da Emir Sultan'dan ister. Açılış günü Ulu Camii iğne atacak yer kalmamacasına dolmuştur. Cemaat hutbe okuması için Emir Sultan'ın minbere çıkmasını beklemektedir. O sırada beklenmedik bir şey olur. Emir Sultan ayağa kalkarak: 

'Ey cemaat-i müslimin, gavs-i azam (tarikat kurucusu) şu anda aramızdadır. O varken imametin bize teklifi caiz değildir.' der ve parmağıyla Somuncu Baba'yı gösterir. Cemaat şaşkınlık ve vecd içindedir. Bütün gözler, o zamana kadar sadece Somuncu Baba olarak tanıdıkları ve güzel ekmeklerini kapış kapış yedikleri zata çevrilir. 

Somuncu Baba, mahçup bir şekilde ayağa kalkar, minbere doğru yürür ve Emir Sultan'ın yanından geçerken şöyle fısıldar: 'Ne ettin Emir'im, niye ele verdin bizi?' Ve Somuncu Baba yahut Ekmekçi Koca diye tanınan Şeyh Hamiduddin Aksarayi, okuduğu son derece tesirli hutbesinde Fatiha suresini tefsir eder. Somuncu Baba'yı büyük bir vecd içinde dinleyen Bursa kadısı Molla Fenari, kendini tutamayıp yüksek sesle cemaate şöyle demiştir: 

'Şeyh Hamiduddin-i Veli burada bize hikmetler saçıyor, ululuğunu gösteriyor. Fatiha'nın tefsirini cemaatten herkes anladı. İkinci tefsiri buradakilerden ancak bazıları çözebildi. Üçüncü tefsiri ise çok az kimse anlayabildi. Dördüncü ve ondan sonra gelen tefsirler bizim idrakimizin dışındadır. Bunları yalnız kendisi anlayabilir.'  

Namazdan sonra cemaat Somuncu Baba'nın elini öpmek için adeta hücum eder. Fakat O çıkıp gitmiştir. Herkes O'nun kendi çıktığı kapıdan çıktığını ileri sürmektedir. Somuncu Baba Ulu Camii'nin üç kapısından aynı anda çıkmıştır. 

Somuncu Baba'nın o günden sonra ekmek yapmadığı ve kısa bir süre sonra da sıklaşan ziyaretlerden huzuru kaçtığı için, Hacı Bayram Veli'yi yanına alarak Bursa'yı terk ettiğini biliyoruz. Önce hacca, dönüşte ise Darende'ye yerleşir. Hacı Bayram Veli de hac dönüşü Ankara'ya gidip dergahını orada kurmuştur."

Bu yazıyı burada noktalıyorum. Başka yazılarda Somuncu Baba ve Hacı Bayram Veli ile ilgili derlemelerimi paylaşacağım. Selametle.  

14 Kasım 2012

Emir Sultan


"1368 yılında Buhara'da doğan Emir Sultan'ın soyu Hz. Muhammed'e dayanır. Ona Buhara'da doğduğu için Muhammed Buhari, Seyyid olduğu için Emir Buhari, Yıldırım Bayezid'in damadı olduğu için de Emir Sultan denilmiştir. 

Emir Sultan 17-18 yaşlarına geldiğinde babası vefat etti. Babasının vefatinden sonra bir müddet Buhara'da kaldı. Sonra aldığı İlahi emir üzerine Mekke'ye gitti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra Medine'ye geçti. Niyeti, Hz. Muhammed'in mübarek kabirlerine yakın bir yere yerleşmek ve ömrünün sonuna kadar orada kalmaktı. Fakat gördüğü rüya niyetini değiştirdi. 
Rüyasında Hz. Muhammed ve Hz. Ali yan yana oturmuş halde idiler. O da gidip edeple yanlarına diz çöküp oturdu. Hz. Ali ona: 
'Ey oğlum sana Cenab-ı Hak tarafından ceddin Muhammed'in sünnetini takva yoluyla öğretmen için Rum iline (Anadolu) gitmen işaret olundu. Senin önünde ilerleyen üç kandil belirecek, o kandiller nerede gözünde kaybolursa orada kalacaksın. Mezarın da orada olacak.' dedi.
Emir Sultan uykudan uyanınca: 'Demek ki takdir-i ilahi böyle.' diyerek yola çıktı. Hz. Ali'nin dediği gibi, üç kandil ona rehberlik etti. Bursa'ya geldiği zaman, önündeki nurdan üç kandil, pınar başında üç servi civarında fakirler için tahsis edilmiş eski bir kilisenin yanında durdu. Böylece Bursa'ya yerleşti. 



  
Yukarıdaki Emir Sultan Camii, Bursa'da, Yıldırım Bayezid'in kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına inşa ettirilmiştir. Hundi Fatma Hatun ile Emir Sultan'ın evlenme hikayesini alıntılıyorum: 

"Emir Sultan Bursa'ya geldiği zaman, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid Macarlarla savaşıyor, Rumeli'de fetihlerine devam ediyordu.

Yıldırım Bayezid'in kızı Hundi Fatma Sultan evlenme çağına gelmiş, güzelliği ile de göz kamaştırıyordu. Fatma Sultan iki kez rüyasında Hz. Muhammed'i gördü. Resul-i Ekrem kendisine:
'Eğer ahirette benden şefaat etmemi istiyorsan oğlum Muhammed Buhari ile evlen. Sakın beni kırma ve sözümü dinle.' diye buyurdu. Bu sıralarda Fatma Sultan'ın Rumeli Beylerbeyi Süleyman Paşa ile evleneceği söylenmekte idi.
Rüyanın dehşeti ve sevinci ile uyanan Hundi Sultan çaresizlik içinde ne yapacağını şaşırdı. Acaba göründüğü gibi fakir ve garip bir kimse olan Emir Sultan'ın bu İlahi emirden haberi var mıydı? Kiminle ve nasıl haber gönderebileceğini düşünen Hundi Sultan; rüyasını edep ve haya sahibi hizmetçisine anlattı ve durumu Emir Sultan'a bildirmesini söyledi. Hizmetçi gidip durumu Emir Sultan'a anlatınca Emir Sultan: 
'Bizim de malumumuzdur. Nikahımız, Allah tarafından kıyıldı. Dinimiz üzere burada da kıyılması gerekir. Durumu Hundi Fatma Sultan'a iletin.' dedi.

Yıldırım Bayezid henüz Bursa'ya gelmemişti. Valide Sultan ise kızını vermek istemiyor, işi de yokuşa sürüyor, Emir Sultan'dan kendine göre olmayacak şeyler istiyordu: Kırk deve yükü altın. Emir Sultan: 'Validemiz develer göndersinler, istediklerini yerine getirelim. İstediği altınları gönderelim.' diye haber göndermesi, sarayı büyük telaşa düşürüyor, bu işe kimsenin aklı ermiyordu. Böyle fakir bir dervişin kırk deve yükü altını nasıl vereceğine şaşırıyorlardı.

Emir Sultan ile Hundi Fatma Sultan'ın evlenmelerine karar verilince Fatma Sultan, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem Ağası ile Emir Sultan'a gönderdi. Emir Sultan bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, öğrencileri ile sohbet etmekte idi. Bohçayı alıp bir kenara bırakan, sonra da açıp içinden bir mendil alan Emir Sultan; mendilin içine birkaç köz parçası koyup mendili kapadı. Tebessüm ederek Harem Ağası'na: 

'Valide Sultan'a selam söyleyiniz. Biz fakir dervişlerin sultanlara hediyesi ancak böyle köz parçası olur. Kabul etmelerini arz ederim.' dedi.

Harem ağası mendili açıp açmamakta tereddüt edip kendisini zor tuttu. Valide Sultan'a teslim edilen mendilden ateş taneleri değil, gözleri kamaştıran elmas parçaları çıktı. Bu durumun Emir Sultan'ın kerameti olduğu anlaşıldı.

Sonunda Devlet Hatun'un izni, Molla Fenari'nin kıydığı nikahla iki genç dünya evine girerler. Bu işten rahatsız olan gönlü karalar, yemez içmez, haberi Yıldırım Beyazid'e ulaştırırlar. Bayezid Han, zehir gibi bir öfkeye kapılır. Öz kızı, nasıl kendisinden izin almaksızın evlenebilmiştir? Ve hiç düşünmeden kararını verir, Emir Sultan ve kızı cezalandırılacaktır. Bunun için Bursa'ya Süleyman Paşa kumandasında tepeden tırnağa silahlı kırık sipahi gönderir. 

Süleyman Paşa, Bursa'ya gelince Valide Sultan'dan onları istese de alamaz, kırk asker saraya saldırır. Emir Sultan bu hali görünce çaresiz, besmele çekip tek bir ayet okur. (Yasin Suresi 29) O anda kırk sipahi kadid (etleri dökülmüş, kemik kalmış iskelet) olur. Kadid olan kırk yiğidin cenaze namazlarını Molla Fenari'nin kıldırdığı ve kadidler kubbesine gömüldükleri söylenir. Derler ki Bursa'da 'Kadidler Semti' adını bu olaydan alır.

Molla Fenari, Yıldırım Bayezid'e padişahın Emir Sultan'ın ve kızı Hundi Fatma Sultan'ın öldürülmesi için Bursa'ya asker gönderdiğini duyduğu gibi bir mektup yazar. Emir Sultan'ı tanıtan ve anlatan, dini alıntılar içeren bir mektuptur. Emir Sultan'ın kerametini ve kırk kadidi anlatır. 

Molla Fenari'nin mektubu Yıldırım Bayezid'in eline bir kale kuşatması sırasında geçti. Emir Buhari'ye öfkesi kalmamıştı; fakat bir başka öfke ile kükremekteydi. Zira kale bir türlü düşmüyordu. Yeniçeriler ve sipahiler arasında ümitsizlik alametleri belirmeye başlamıştı ki bir sabah, kale kapısının açıldığını görürler. Açan 20-25 yaşlarında bir delikanlıdır ve onu Yıldırım Bayezid ve beraberindeki bazı askerler de görmüşlerdir. Zaferden sonra Yıldırım, o gencin bulunmasını emrederse de bütün aramalar sonuçsuz kalır. Yer yarılmışmıştır da içine girmiştir sanki. 

Yıldırım Bayezid ordusuyla Bursa'ya döndüğünde, şehrin ileri gelenleri tarafından karşılanır. Aralarında Emir Sultan da vardır. Hayret, işte kale kapısını açan genç burada, karşısında durmaktadır. Yıldırım Bayezid, heyecanla ürperir. Üstelik bu gencin damadı Emir Buhari olduğunu öğrenince O'nu öldürtmek istediğini düşünerek büsbütün şaşkınlığa düşer. Molla Fenari'nin mektubuyla içinde uyanan sevgi, şimdi bir kat daha artmıştır."
 


Erguvan

Askerde iken bana ilginç gelen Mutlu Tönbekici imzalı, Erguvan konulu yazısından kimi kesitleri ve bu kesitlerden esinlenerek oluşturduğum yazımı sizlerle paylaşıyorum.  



"Erguvan ne yeaa!?' diye boş geçmeyin. Roma İmparatorluğu'nda asillerin rengi. Elde edilmesi çok zor bir renk olduğu için sadece zenginlerin ve asillerin kıyafetleri o renkte. Hristiyanlar Yehuda Ağacı* diyor. İsa'nın havarilerinden Yehuda İşkariyot**, İsa'ya ihanet edip yerini ihbar edince İsa yakalanır ve çarmıha gerilir. Yehuda yaptığından pişman olur ve kendini bir ağaca asar. Ağacın yeni açmış beyaz çiçekleri, utançlarından renk değiştirip mor olur." diyor yazar.

Burada ben araya giriyorum ve yukarıdaki kesite birkaç ekleme yapıyorum. * , bilmeyenler için Yehuda'nın İngilizcesi Judas.
** Yehuda İşkariyot hakkında çok yazılmış çizilmiş, gerek din adamları gerek feylezoflar tarafından. Yaptığının özgür irade açısından incelenmesi, suçluluğunun veya suçsuzluğunun tabiatı gibi konular hala tartışılmakta. Yeni Ahit'te farklı anlatımlar mevcut; neticesinde İncil'lerde yazan her bilginin tarihi bir gerçek olmayabileceği tartışmasını doğurmuş. 

Yehuda'nın Öpücüğü- Gustavo Dore

Yuhanna İncil'ine göre 'Yehuda'nın Öpücüğü' denilen hadise ile havarisi Hz. İsa'nın kim olduğunu Roma valisi Pontius Pilate'nin adamına- Roma tarafından atanmış Judaea Musevi başhahamı Caiaphas- bildiriyor. 30 gümüş sikkeye Hz. İsa'ya ihanet ediyor. Tönbekici'nin yazısındaki kendini asma hadisesi, Matta İncil'inde bahsediliyor.

"Farsça 'argavan'dan geliyor. Aynı kelime İbranice'de 'mor' demek. Hz. İsa'yı çarmıha gererken onunla alay etmek için, asillerin rengi olan erguvan renginde bir kaftan koyarlar üzerine. Başına da dikenlerden bir taç. Sonra o kaftanı çıkarırlar gerçi; ama ressamlardan kaçmaz: Bundan dolayı, göğe yükselmiş Hz. İsa'yı daima erguvan renkli bir kaftan ile resmederler." diye yazmış Mutlu Hanım.

Biraz araştırınca, dini dayanaklarını merak edenler için, karşıma şu sonuçlar çıktı:


Yuhanna 19:2- Askerler de dikenlerden bir taç örüp O'nun başına geçirdiler. Sonra O'na mor bir kaftan giydirdiler. Önüne geliyor, “Selam, ey Yahudiler'in Kralı!” diyor, yüzüne tokat atıyorlardı.
Markos 15:17- O'na mor renkte bir giysi giydirdiler, dikenlerden bir taç örüp başına geçirdiler.
Matta 27: 28- O'nu soyup üzerine kırmızı bir kaftan geçirdiler. 



Kaynakların farklılık göstermesinin çeşitli nedenleri olabilir. Ama bizim kaygımız bu değil; amaç alıntıladığım hikayenin güvenilirliği. Eşgörüşlü İnciller'in (Matta, Markos ve Luka) iç içe girmiş yapısı (bkz. yukarıdaki görsel) ve tarihler boyu Hristiyan aleminin bile üzerinde anlaşamadığı kaynaklardan ötürü bugün değişik fikirler var- Hz. İsa'nın kanından ötürü, mor rengi kırmızıya daha yakın olmuş olabilir mesela bu yorumlardan biri. Ancak en azından atıfta bulunduğumuz kaynaklar elimizde. Erguvan kaftan konusunda Mutlu Hanım bir noktaya kadar haklı; ancak Hz. İsa'nın miracı ile ilgili kısmında sıkıntı var gibi. Ben pek çok resim aradım; ancak erguvan kaftan ile resmedilmiş miraca çıkan Hz. İsa göremedim. Örneğin Rembrandt'ın aşağıdaki yağlı boyasında, diğer pek çok eserde olduğu gibi erguvan kaftan görülemiyor. Meraklısı için İngilizce anahtar sözcükler 'Ascension of Jesus'. 



 "Erguvan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nda da yeri var. Yıldırım Bayezid'in damadı Emir Sultan çok sevilen bir kimseymiş. 1429'da öldüğü vakit erguvan zamanıymış. Ertesi yıllarda, erguvanlar çiçeğe bezenince, müritleri ülkenin her tarafından Bursa'ya gelip Emir Sultan'ın türbesini ziyaret etmeye başlamış. İşte o günlere 'Erguvan Cemiyeti', 'Erguvan Faslı', 'Erguvan Bayramı' denmeye başlanmış. Yüz yıl öncesine kadar da kutlanmış erguvan bayramı. Kimi çok şiddetli deprem oldu bayram mayram kalmadı diyor, kimi Cumhuriyet zamanı tekkeler yasaklandı, Emir Sultan anılamadı, ondan bitti bayram diyor. Benim çocukluğumda Bursa'da ağacı bile yoktu. Son yıllarda Bursa Büyükşehir Belediyesi erguvan dikip bayramı yeniden canlandırmaya çalışıyormuş."

Okuduğum başka bir kitapta, Osmanlı'nın Manevi Mimarlarında, ise Emir Sultan ile ilgili bilgilendirici kesitler buldum. Hazır yukarıda mirac hakkında yazmışken, Emir Sultan'ın mirac ile ilgili söylediklerini paylaşmamak olmaz. Hz. Muhammed'in miracı hakkında Emir Sultan'ın söylediklerini, Muammer Yılmaz eserinde şöyle aktarmış:

"Hz. Muhammed'in Mirac'a çıkmasını en güzel izah edenlerden birisi de Emir Sultan'dır. Bugün 
de (bile) çıkışın cismani mi, yoksa ruhani mi olduğu üzerinde çok durulur.
Bir gün sohbet esnasında bir adam, Emir Sultan'a Hz. Muhammed'in Mirac'a çıkmasının cismani mi, yoksa ruhani mi olduğunu sorar. Emir Sultan da bu güzel suali şu şekilde cevaplar: 

'Ceddim Resul-ı Ekrem, Mirac'a bedeniyle çıktı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allah'ı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Bu hususta kimsenin şüphesi olmasın. Bunun doğruluğu, Necm suresinde bildirilmiştir. Resul-ı Ekrem için cümle melaike ve bütün mahlukat salavat getirirler. Böyle yüksek bir zatın miracında bedenen veya ruhen olmasından şüpheye gerek yok. Bu beden, göz ve kulaklar, günde bir defa değil, dört yüz kere Mirac yapabilir. Buna şüphe etmemek gerekir. Allah bir Hadis-i Kudside: 
-Ey Habibim, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım. buyuruyor. Bu Hadis-i Kudsi, bunun doğru olduğunu gösterir."

(Emir Sultan hakkında ilk olarak buraya, sonrasında ise şuraya )

Yazıyı sonlandırırken merak edenler için erguvanların nerelerde bulabileceğinizi aktarıyorum. Tönbekici'ye gelen tweetler mekanları şu şekilde sıralamış: 

İstanbul- Boğaziçi Üniversitesi bahçesi, manzaranın sağında / Aşiyan, Tevfik Fikret bahçesi / Bebek sahildeki Mısır Konsolosluğu karşısındaki inşaat alanında / Beşiktaş Valideçeşme'de taksi durağının arkasında / Harem otogarı- Salacak arası / Çatalca / Kuzguncuk Fethi Paşa Korusu / Beylerbeyi Korusu / Beykoz çavuşbaşı / Baltalimanı Emirgan arası ve Emirgan Parkı / Arnavutköy'den Akmerkez'e çıkarken Türkan Saylan Parkı / Tarabyaüstü 
Bursa- Uludağ yolu / Orhangazi- Bursa arası, Süpürgelik tırmanış rampası / Nilüfer Parkı 
Konya- Alaeddin Tepesi / Üçler Mezarlığı / Meram'ın bahçesi 
Diyarbakır'da Surlar dibinde, Kütahya'da Porsuk baraj gölü kıyısında ve Balıkesir- Akhisar yolunda, Balıkesir Polis Okulu'nu geçtikten sonra rüzgar türbinleri civarında.

01 Kasım 2012

çeşitli sözcükler ve Fuat Umay

Ök: Eski Türkçe'de bağ, ip, göğüs anlamında kullanılıyordu. Daha sonra anlam genişlemesiyle, 'anne' anlamını kazandı. Bu nedenle annesi ölen çocuk 'öksüz' olarak adlandırıldı.

Yetim: Arapça'dan gelme bir sözcüktür. Anlamı 'tek başına, kimsesiz'dir.

Umay: Eski Türk inanışındaki çocukların koruyucusu tanrıçadır.

Zamanın Kırklareli milletvekili Mehmed Fuad, Çocuk Bayramı teklifini veren kişidir. Kırklareli doğumludur. Kendisi aynı zamanda Himaye-i Etfal kurucularındandır ve uzun yıllar başkanlığını yapmıştır. Bugünkü adı ile Çocuk Esirgeme Kurumu. Bu arada etfal da, tekilini hala kullandığımız tıfıl sözcüğünün çoğuludur.
Atatürk, Himaye-i Etfal'da verdiği hizmetlerden ötürü Mehmed Fuad'a Umay soyadını vermiştir.

31 Ekim 2012

Rakı ve balık, Salah ve Ahmet Rasim

Bu yazıda rakı ve mezeleri üzerine anlatılanlar, Arnavutköy Vapur İskelesi etrafında konumlanmış balık restoranları muhitinde yaşananlardan aktarılmaktadır. Rakı ile balık yapmayı çok seven Salah Birsel o civarda çok takılırmış. Birsel'den evvel oraları kendine mesken tutmuş diğer bir üstad da Ahmet Rasim imiş. Hikayedeki kahramanlar belli; karşılıklı atışacaklar, hikayenin restoranı da Arnavutköy Vapur İskelesi Gazinosu. Önce mekanı tanıyalım, sonra kahramanlarımızı dinleyelim...


Arnavutköy'ü bilmeyenler için, gazino aşağı yukarı yukarıdaki resmin olduğu yerlerdeymiş. Resimdeki 'Kazıklı yol' 1980 sonrasında ihtiyacı karşılayamayan sahil yolunu genişletmek için yalıların etrafından geçirilmiş. Yalıların arka tarafında ise şu anki adıyla Arnavutköy- Bebek Caddesi yer alıyor. Cadde, evvelinde Arnavutköy- Kuruçeşme Caddesi olarak bilinirmiş ve aynı zamanda tramvay caddesi olarak da anılırmış. Ancak malum tramvay rayları, Ortaköy'den Arnavutköy'e gelen yol dar olduğu ve yetersiz kaldığı için 1950'lerde sahil yolu inşaatında sökülmüş. O da bir şey mi, Arnavutköy Vapur İskelesi'nin yeri bile değiştirilmiş! (teşekkürler kazıklı yol)

Neyse bizim gazino, eski vapur iskelesinin hemen yanıbaşında solda kalmaktaymış. Eski İstanbul Gazinoları hakkında bir yazıda Arnavutköy Vapur İskelesi Gazinosu'ndan 2-3 satır bahsedilmiş; ancak Salah Birsel gazinoyu ayrıntılarıyla tanımlıyor. Okuyoruz:

Bir kapısı tramvay caddesine, öbür kapısı deniz kıyısına açılır. Yer, taş mozayıktır. Yüksek tavanlı, bol ışıklıdır. Arnavutköy'ün en eski meyhanelerindendir. 1885'lerde açılmıştır. Reşat Ekrem Koçu ile arkadaşı Muzaffer Esen meyhanenin 1946 yılındaki durumunu şöyle anlatırlar:

Tramvay caddesi kapısından girildiğinde, birinci bölmenin duvarları boyunca 1900 modası al kadife kanepelerle döşenmiş, duvarları yine aynı çağa ait üç büyük ayna ile süslenmiş, bir duvarında renkli taş basması Hamlet ve Othello'dan birer sahneyi gösteren tablolar asılmış, öbür duvarında yine renkli taş basması iki manzara resmi ve antika denilebilir bir duvar saati bulunan bu gazinonun ortadaki iki masası daima beyaz bir örtü altında, özellikle öğle yemeğinde ayrılmıştır. 
Kahve ocağının ve mutfağın temizliği dikkati çeker. Tavla ve oyun kağıdı ruhsatiyesi de bulunduğundan demlenirken yaran arasında piket ya da prafa, ya da briç partisi yapıp oynayanlar çoktur. Erkeklerin kendi aralarında ülfet ve sohbet yeridir. İstanbul külhanisi ağzıyla söylemek gerekirse, kadın götürüp aşna fişne edilecek yerlerden değildir. 



Ahmet Rasim'e sözü devretmeden evvel, hazır adı geçmişken- fakat bu yazı ile ilgisisiz- Ahmet Rasim'in güftesini yazdığı ve kemani Tatyos Efendi'nin bestelediği Bu Akşam Gün Batarken Gel adlı eseri dinlemenizi rica ediyorum. Günümüzde hala fazlasıyla dinleniyor, söyleniyor. (Tatyos Efendi'nin Türk musikisine katkısı çok fazla; ancak kıymeti az bilinmiş bir zat-ı muhterem. Kendisi ile ilgili bir yazı derleme niyetim var.)

İşte, Ahmet Rasim bu gazinonun 1900'lerde müdavimiymiş. Yine gazinoda bir masaya oturmuş dem alıyormuş. Rakısını yudumlarken bir yandan da meyhanedeki yeni yetmelere, rakının nasıl içileceğine üzerine bir söylev paralamaktaymış. Dinliyoruz:

- Rakı, kadehe konur ama kadeh ile içilmez. Kadehe de yarının yarısına değin konur. Üstüne de su doldurulur. Ve de yudum yudum içilir. Yudumlar da hiç değilse, beş dakika ara ile içilir, kadehin dibi de 6 ya da 8 yudumda görünür. Yalnız, su, rakının gradosuna göre değişebilir. 0n altı, on yedi buçuk grado* arasındaki hafif rakılarda, tadı bozulmaması için, bir ölçek rakıya yarım ölçek su konulmalıdır. On sekiz, on dokuz gradoluk orta rakılarda ise yarı yarıya su katmak gerekir. Daha yüksek gradolu rakılar ise bir buçuk katı su kaldırır.
(*grado, rakının alkol derecesi. Bugün tükettiğimiz rakıların gradosu 40-50 arası.)




Bir içkicinin besini de  bir ya da bir buçuk karafaki* olmalıdır. Kuralı budur. Meyhaneye ikindi zamanı gelseniz de, kapanıncaya değin bu besini aşmamanız gerekir. İki, üç karafaki, ya da 8-10 duble rakı besin sayılmaz. 
(*karafaki, sürahicik. Yunanca karafa kökünden türetilme)
 
Ahmet Rasim, rakının nasıl ve ne kadar içileceğini anlatmayı bitirmeden evvel keyfi tanımlar:

Bir insanın neşesini bulması, yani mestane haline gelmesi bir buçuk kadehle olabilir. 2 ya da 3 kadeh içtiniz mi, çakırkeyf olursunuz. Keyif ise 3 ile 6 kadeh arasıdır. Keyif çizgisindeyken içkiden el çekmek kadar tedbirli iş olmaz. Bu sınır geçilecek olursa insanlar cıvır, yani abuk-sabuk söylenmeye, şuna buna laf atmaya başlar. Sınırı geçmiş olanlar delikli taşa su döker gibi içenlerdir, yani kadehi dibine kadar dikenlerdir. Oysa, rakı gık dedi mi, içki hemen bırakılmalıdır. Çünkü mide alacağını almıştır.

Salah Birsel bu noktada Ahmet Rasim'in lafını balla bölecek ve mezeler üzerine söylev çekecektir.

- Dünyada meze olmayacak şey yoktur. Turp eskisinden, leblebi kırığından, sirkeli kereviz haşlamasından tutun da papatya salatasına, beyaz havyar dövmesine, kazayağı salatasına ve de türlü bastıya kadar her şey mezedir. Ne ki, bunların en kralı balık mezesidir. Beykoz'un kılıçbalığını kızartıp üstüne de sarmısaklı ve sirkeli taratoru döktünüz mü, oh, gel keyfim gel. 



Haa, şunu da belleğinize yazın, tarator cevizibevvalı oldu mu parmaklarınızı da yersiniz. Bunu ayrıca anlatmak isterim. ( Gelsin tarator tarifi ) Cevizibevva denilen, piyasada da hindistancevizi diye satılan nesnelerden birini alın. İçinde bir su vardır. Ceviz sütü. Ceviz kırılıp, içi kesildikten sonra, bu su yitirilmeden bir kaba alınmalı; çünkü bu da ayrı mezedir.  [Bu da nasıl yapıl(ama)dığını gösteren bir video ]
Ceviziçinin üstündeki kabuğu keskin bir bıçakla soyup, yalnız badem gibi kaldıktan sonra ince rendeden geçirin. Sonra taş havana koyup, bir kaşık da kendi suyundan katarak macun haline gelinceye değin dövün. Daha sonra, biraz tuz ve bayat ekmek içinden yeterince ıslatarak ve de suyunu sıkarak havana atın. Cevizibevva ile yeniden macunlaşıncaya değin tepeleyin. İki katı su ekleyerek eze eze, çalkalaya çalkalaya boza kıvamına getirin. Sonra da bir tabağa alarak üstüne yağ, sirke ve sarımsak boca edin.


Bu tarator, palamut tava üzerine de iyi gider. Zaten rakının gerçek mezesi de palamuttur. Ağzının tadını bilen akşamcıların, balık deyince akıllarına palamut gelmelidir. Barbunya ya da sinağritin geleceği tuttuğu vakit de, hemen defetmek için yarım bardak İngiliz tuzu çekilmelidir. Palamutun en alengirlisi ızgarasıdır. Kiremit kebabı ile kağıt kebabını da yabana atmamalı. Köftesi ile fırın kebabı da olur. Ben en çok palamut tütününe biterim. Şimdiler onu bulabilenler "füme balık" diye satın alırlar. Bizim çocukluğumuzda "palamut tütünü" ya da sadece "tütün balığı" denirdi. 

Palamut pilakiye de yatkın bir balıktır. Yalnız bunun eylül ortalarından ekim sonlarına değin yapılması gerekir. Bundan sonra yapılırsa o palamut pilakisi değil, torik pilakisi olur. Hele bir ay daha gecikilirse bu kez de altıparmak pilakisi çıkar. Eylül ortalarına değin yapılana ise çingene pilakisi denir. Geriye bir de palamut papaz yahnisi kalır ki, bunu yiyenler ayrıca içki içmeye gerek duymazlar. Çünkü yahninin içinde şarap da vardır.

Ahmet Rasim meze olarak sadece mevsim meyvelerini tercih ettiğini söylese de, Salah Birsel buna karşı çıkmaktadır. Ben de bu hususta Birsel'in tarafında yer aldığımı belirtiyorum. Rakının en iyi mezesinin balık olduğuna katılıyorum. Birsel her ne kadar balığın yanına tarator koymuş olsa da, bunun karidesi kalamarı var. Atlamış, ayıp etmiş. Yazıyı daha da uzatmadan burada sonlandırıyorum. Şerefe!

22 Ekim 2012

quotations

I was planning so long to write an entry about Turkish national alcoholic beverage raki, at least claimed to be so by we as Turks, due to hectic schedule I have had for my engagement ceremony I could not be able to find time to compile what I noted from my various readings when I was in the army.

Yet I cannot resist to write a couple sentences of anything at this moment. Here is the result: While I was wandering about from one site another I came across and interesting note about Turkish State Budget numbers in English, which is the reason I wrote this piece in the corresponding language. An interesting takeaway message from Economist:

Suggestions that AK is steering Turkey towards Islamic rule are overwrought. And as the rest of Europe wrestles with the euro crisis, the Turkish economy continues to grow under AK’s steadying hand. Yet if Turkey is to remain competitive it needs to invest far more in research and development (the Directorate for Religious Affairs, which employs thousands of clerics, was allocated double the amount slated for TUBITAK last year). Alienating the country’s top scientists doesn’t help. “It is time,” says Mr Akyol, “for Muslims to rethink why early Islamic civilisation produced so much of universal value, from algebra to the lute, and why we hardly do that today.”

The roots and driving forces of the so called spendings are open to debate; yet the numbers are there. For people who do not know what TUBITAK stands for, it is country’s top science agency. For the full story, go to the link.

27 Eylül 2012

Rakı üzerine

Kendime not olsun diye bir kenara yazdıklarımı, umum ile paylaşmayalı bir hayli oldu. Zaman ve kaynak kısıtlılığından ötürü bunu gerçekleştiremedim. Askerlik sonrasında tekrardan aranızdayım, ey bizi izleyenler. 

Askerdeyken tamamen tesadüf neticesinde Salah Birsel ile tanıştım. Kendisinin Salah Bey Tarihi serisini aldım ve okuduğum en keyifli denemelerden biriydi. 5 kitaptan oluşan bu seride, İstanbul'daki pek çok yeri ve içkiyi ve tarihi ve edebiyatı ve daha birçok ilginizi çekecek değişik konu başlığını bulabilirsiniz. (Raki mezeleri hakkinda yazdigim baska bir yazi icin tiklayin)

Bu yazıyı oluşturmama neden olan sözcük Birsel'in kitaplarından pek çok kere kullandığı çarmakçur


Çarmakçur bir argo. Memleketimde kilolarca rakı içilir; kullanıldığını hiç duymadım. Bunun nedeni Ermenice kökenli olmasından ötürü sanırım. Aslı, Ermenice'de beyaz su anlamını taşıyan cermag çur sözcüğüdür.

Çarmakçur gibi bir sözcükten bihaberdim, daha da fazlası olduğunu öğrendim. Anzarot, apeki, dem, düz, duziko, imam suyu, islim, istim, pırna, pirne, piriz, piyiz, piys, süt, aslan sütü, gıravatlı, Fahrettin Kerim, Akyazılı. Bu saydıklarımın kimileri hakkında birkaç kelam edeceğim; ancak öncesinde rakı köken olarak ne anlama geliyor; onu sizlerle paylaşayım.

En bilinen içeceklerden olan rakı aslında üzüm, incir ve erik gibi meyvelerin alkolle mayalandırılarak
damıtılmasıyla elde edilen bir içkidir. Türk rakısı ve Yunan rakısı Uzo dışındakiler anason içermezler ve
hammaddelerinin adlarıyla birlikte anılırlar. Dünyada üretilen rakı çeşitlerinin bir listesi de sizlerle.


Rakı ne demek peki? Anasonla aromalandırılmış bir içkinin "rakı" olarak adlandırılabilmesi için özellikle
Türkiye'de üretilmiş olması, yüksek dereceli (93-94 derece) kuru ve yaş üzüm ispirtosunun
(suma) anason tohumu ile ikinci defa damıtılmasından elde edilmelidir. Bugüne kadar yayımlanmış olan ansiklopedilerin hemen hepsinde rakının bir "Türk içkisi" olduğu belirtilmektedir. Avrupa Konseyi İspirtolu İçkiler Eksperler Komitesi, rakıyı Türk içkisi olarak kabul etmektedir. Aynı Scotch viski ve Fransız konyağı gibi.

Rakı, "Araki" veya "Ariki" kelimelerinden türemiştir. Araki, Arapça'da "terleten" anlamına gelmektedir.
Araki ise Arak'tan yani "ter"den gelir. Rakı damıtılırken imbikten ter tanecikleri gibi damla damla düştüğünden
bu ismi aldığı sanılmaktadır. Eski dönemlerde rakı tutkununa Araknuş dendiği kaydedilmiştir.

Biraz da rakıya argoda verilen adlar...




Resimdeki kişi İstanbul valilerinden Fahrettin Kerim GÖKAY. Kısa olan şahıs. Valiliğinin yanında Yeşilay başkanlığı da yapmış ve içkiye karşı verdiği mücadele vermiştir. Dönemin rakıseverleri de, valinin kısa boyuna atıfta bulunarak ufak rakıya Fahrettin Kerim adını takmışlar. Bugünkü kullanımı: Yok denecek kadar az.

O dönemin baş rakıcılarında Neyzen Tevfik ile Fahrettin Kerim arasında geçen bir konuşmayı da yeri gelmişken paylaşıyorum: 
Neyzen 1953 yılında ölene kadar rakı içmeye gerekli özeni (!) göstermiş ve bu uğurda yıllarını vermiş bir kişi olarak bilinir. Sanatında son derece usta olan Neyzen, ömrünün sonuna kadar rakı içmeyi sürdürmüş, bu arada dönemin İstanbul Valisi aynı zamanda da Yeşilay Cemiyetinin başkanı olan Fahrettin Kerim Gökay’ın da yakın ilgi ve sevgisine nail olmuş. Fahrettin Kerim çeşitli zamanlarda onu içkiden kurtarma girişimlerinde bulunup, zaman zaman da Neyzen’i tedavi ettirmek için uğraşlar vermiş.
Neyzen bir gün merak etmiş ve ‘Yeşilaycıların toplantısına gitmiş. Fahrettin Kerim bu sırada içkinin zararları hakkında bir konferans vermekteymiş. ‘Efendiler, her kadeh rakı hayatınızdan bir saat kısaltır.’ Demiş. Bunun üzerine arka sıralarda oturan Neyzen gayrı ihtiyari olarak ‘Eyvah, yandık!’ diye bağırmış. Fahrettin Kerim ona dönerek ‘Hayrola, ne oldu?’ diye sorunca Neyzen, ‘daha ne olsun, sizin dediğinize göre hesap ettim de, meğerse ben öleli zaten 40 yıl olmuş!’ cevabını vermiş.
 



Gıravatlı. 1930'lu yıllarda üretilen ve Atatürk'ün de içmeyi sevdiği rakılar arasında bahsedilen Kulüp Rakı, halkın gıravatlı diye bahsettiği rakıydı. Türk afiş sanatı ve reklamcılığının ilk temsilcilerinden İhap Hulusi'nin resmettiği etikette; sanatçıyı ve yakın dostu Fazıl Ahmet Aykaç'ı (dönemin milletvekillerinden) rakı sofrasında keyifle sohbet ederken görürüz. Logonun siyasal çözümlemesini inceleyen Murat Belge'nin yazısı için tıklayın. Biz devam edelim.



Akyazılı. Argoya giren bu sözcük, köken olarak en ilgimi çeken oldu. Akyazılı sözcüğü Bektaşi bir dededen gelmekte. Evliya Çelebi, Akyazılı Sultan’ı Ahmed Yesevî’ye bağlamakta, onun Hacı Bektaş-ı Velî’nin halifelerinden olduğunu söylemekte, önce Bursa’ya oradan da Rumeli’ye geçtiğini bildirmektedir. Akyazılı Sultan âsitanesi  XV.-XVI. yüzyıllardaki Rumeli’de Türk yayılışının bir hatırasıdır. Bu tekke Bulgaristan’ın Varna şehrinden Balçık kasabasına giderken Hacıoğlu Pazarcığı’nın (Şimdi Dobriç) Obroçişte köyünde bulunur. [ Âsitane kelimesi Bektaşi tekkelerinin en büyüğünü ifade etmek için kullanılmıştır. ]

Akyazılı Sultan ile ilgili muhtelif kaynaklarda şöyle belirtilmektedir: Bektaşîliğe rakıyı Akyazılı’nın soktuğu, hatta mecazî olarak içkinin “akyazılı” sözcüğüyle ifade edildiği çeşitli kaynaklarda yer almaktadır. Bektaşî dervişleriyle ilgili çalışmaların birinde “akyazı” kelimesinin karşılığı olarak “rakı, bir çeşit içki” denmektedir. Bazen beyaz şaraba da Akyazılı denildiği rivayet edilir. Bektaşilerce Akyazılı, hem bir Bektaşi dervişidir; hem de rakıya verilen addır. 

Aslan sütü. Aslan sütü adının, eski küplü meyhanelerden geldiği bildirilmiştir. Galata'daki meyhanelerde fıçı yerine içinde adamın başının görülemeyeceği büyüklükte küpler olduğundan bunlara "küplü" adı verilmekteydi. Rakı, bu meyhanelerde aslan kabartmalı küplerde bulunduğundan aslan sütü olarak isimlendirilmiştir. Ayrıca berrak ve saydam olan rakıya su katıldığında alkol derecesi 37-38 dereceden aşağıya düştüğünde süt beyazına benzer bir hale gelmesinin de katkısının olabileceği belirtilmiştir.

Sermet Muhtar Alus'un rakı ile ilgili yazdıkları ise şöyle:
Rakının eskiden türlü adları vardı. “Vakti kerahet * gelip çilingir sofrasının önüne oturan paşalar beyler,teklifli misafirleriyle ukalâ ukalâ sohbeti tutturdukları” ve edebiyattan dem vurdukları sıralar, biraz da şiirlerden el alarak şarabın (bade, mey, sahba gibi) sıfatlarını rakıya yakıştırırlarmış.Dini bütün ve sofu kişiler ise esas haram olanın şarap olduğunu, rakıya dair bir açıklama bulunmadığını söyleyip imam suyu ve ilaç adını kullanırlarmış. Külhanbeyler cin suyu, anzarot, pırnık; Ermeniler çarmakçur, Rumlar düziko, Yahudiler raki derlermiş. Eh, haliyle “akşam yemeğini gece yarılarına kadar beklemekten, buram buram ekşi nefesten, yatağa girince bombort gibi horultudan” aman demiş olan İstanbul kadını da zıkkım adını yakıştırırmış rakıya!

(*) Rakı genel olarak akşam içkisidir. İçkicilerin "kerahat vakti" dedikleri akşamüzeri saatlerinde yavaş yavaş vaktin geldiği kabul edilir. Kerahat , kötülük anlamına gelse de mezesi, rakısı ve sohbetiyle akşamcılara çilingir sofrasını hatırlattığı belirtilmiştir

Geriye kalan diğer rakı argosu için raki.buyukkeyif.com sitesinden aldığım bir kesit ile yazımı bitiriyorum. Hepiniz için şerefe...

Serince bir sonbahar akşamıydı. Sert bir rüzgar esiyordu dışarıda. Küçük Ekspres meyhanesinin kuytu bir köşesine çöreklenmiş, aheste aheste demleniyordum. Semaverin üstündeki çaydanlıkta demlenen çay misali… Birden Asabi Müştak girdi içeri. Bir şeylere sinirlendiği her halinden belli oluyordu. “Hayırlı akşamlar, sofranız bereketli olsun” diye seslendi meyhanedekilere. Yanındaki Manzara İsmail de aynı dileklerde bulundu. Asabi Müştak ne kadar hırçın bir bıçkın ise, Manzara İsmail de o kadar munis ve halim selimdi…

Ayrıca, bu aleme takılmazdı pek. Acemisiydi rindan sofralarının. Bilmezdi rakının örfünü adetini hiç. Şaşırdım. Bunun ne işi var burada dedim içimden. Yanı başımdaki masaya oturdular. İster istemez kulak misafiri oldum kendilerine. Asabi Müştak daha masaya oturur oturmaz Manzara İsmail’e dönerek, “Haydi bir papaz uçuralım gırgırına, güllüm atalım” dedi hafifçe sırıtarak. Başladı argolu sohbet.

- Beleşe yatmadan, otlamadan, helalinden cümbüşleyelim… Çakıştıralım, çekizleyelim, dipleyelim, gagayı ıslatalım… Ama, ne ibiş olalım, ne de zurna. Cıvataları gevşetelim, kıkırdayalım, gıcırdatarak makaraları çekelim, gevşetelim… Kafaları dumanlarken, habeye kayalım. Şenliğe yumulup adabıyla zilliği kıralım… Anzarot sofrası mancasız olmuyor…
- Anzarot mu?
- Evet, anzarot sofrası, rakı sofrası mezesiz olmuyor.
- Akyazılıyı, Fahrettin Kerim’i duydum ama anzarotu duymamıştım.
- Anzarottan başka, rakıya, apeki, çarmak, çarmakçur, dem, duziko, düz, imam suyu, islim, istim, pırna, pirne, piriz, piyiz, piys ve süt de denir.
- Gıravatlıyı, yani “Kulüp Rakısı”nı anladım ama, çarmakçur, düz., duziko da nereden çıktı?..
- Ermeni barbalar çarmakçur demişler rakıya herhalde… Düz yani anasonsuz rakı Balkanlardan bir hatıra… Anzarot ise kalitesi iyi olmayan rakı için kullanılmış.
- Bak meyhaneci geliyor!..
- Ortacı!..
- Safa geldiniz efendim!..
- Safa bulduk… Bize bir küçük getir, biraz da meze.
- Baş üstüne efendim.
- Temin rakının bir adının da piyiz olduğunu söyledin, ben piyizi yemek olarak biliyordum.
- Yoo.. Piyiz içkiye denir, antifiriz, cila, islim, istim, mazot, tabanca, ustura, menekşe, mor gibi…
- Mor mu?..
- Mor, yani mavi ispirto…Mavi ispirto müptelaları ona menekşe de derdi.
- Peki cila nedir ki?..
- Sert bir içkiden sonra içilen daha hafif içki… Mesela bazıları “Rakıya birayla cila çek, gogoya baklavayla” der. Hakikaten rakıdan sonra buz gibi bir bira iyi gider, yakışır…
- Ya tabanca?
- Tabanca tabirini bitirim ve bıçkınlar konyak veya kanyak için kullanırlar.Küçük cep kanyağı için. Biliyorsun yeni yetmeler de “Coca Cola”ya “Amerikan Suyu” diyorlar, benzetme…
- Bak ilerdeki şu şişman çok sarhoş olmuş galiba?
- O mu?.. Onun lakabı fıçıdır. Vantuz… Adam rakıyı içmez, emer…Sohbeti de hiç çekilmez, geyik muhabbetine yatar hep.
- Ya yanındaki, zırt fırt içiyor, haftaym bile vermiyor.
- O fondipçi’dir, birazdan göreceksin fitil olacak. Mezeler hiç fena değil… Kıyak
...