
09 Nisan 2010
Onbaşı Şahin
18 Temmuz 2009
rock'n coke '09
ben berege. rock'n coke'a yaklaşık 12 saat sonra attend edeceğim. ama hala uyanıkım. 2 gün daha öyle ya da böyle uyanık kalacağım. ama alkol da alacağım. gel gör ki sahne alacakların içinde benim için yerleri apayrı 2 grup var. the prodigy and linkin park.
first of all, i would like to thank all the guys out there to make this shit happen, u know. i mean, the prodigy.. u gotta be kidding me. this is the first band to make my adrenalin to be pumped in my veins during all the crappy shit i was man shooting at quake 2. lol.
ikinci olarak, linkin park. nsync ve backstreet boys gibi pop un dibine vurmuş 2 grubu dinlemiş bir kişi olarak, linkin park hiphop rock sentezi yapıp farklı bir müzik türünü bana sevdirmiş bir gruptur.
bunun gibi 2 tane sevdiğim grubu bir araya getiren bir organizasyon, 4 yıl boyunca zamanımın büyük çoğunluğunu geçirdiğim bir çevrede düzenleniyorsa- "çadır kurmadan" eğlencenin dibine vurarak ben 2 gün geçiririm arkadaş dedim, gitmeye karar verdim. gelmeyi düşünen varsa ben orada olacağım, bana ulaşmak isteyen bir şekilde ulaşır zaten.
the prodigy'nin eski albümlerinden efsane şarkılarını zaten bekliyor olacağım; ama son albümünden omen, invaders must die, thunder çalınmazsa üzüleceğim. linkin park için konuşmam gerekirse ilk 3 albümünden ne çalarsa çalsın bana O.K. ama son albümünden mümkün olduğunca az çalar umarım, tarz değişikliğine gittiler ve benden uzakta kaldılar. frekansımız uyuşamadı maalesef.
rock'n coke' tan sonra da mümkünse izlenimlerimle ilgili bir yazı döktürürüm. sağlıcakla.
29 Mart 2009
Millau Viaduct



26 Mart 2009
Peter Raul Rubens

Fakat nadir olarak hoşlandığım boyamalardan biri de şu özel merakımın olduğu Barok dönem temsilcilerinden Peter Raul Rubens'in eseri...
Öyküsü hoşuma gider, ilk bakışta gördüğün ile zerre uyuşmayan öyküsü...
Şimdi bakıp da, "Ne oluyor lan?!" demeyen çok az olur herhalde. Aklında hemen önsevişme hayalleri canlanmayanlar da pek az olacaktır tahminimce... Bu resimdeki iki karakterin baba ve kız olduğunu söylememden sonra biraz daha pornografiye kayarak ensest ilişkiler hakkında düşünecekler de vardır şu andan itibaren. Fakat olay bu ayrıntılardan sonra daha değişik bir seyir gösteriyor.
Kral tarafından zindana atılan, işkence gören ve aç bırakılan bir baba ve aynı zindanda onunla esir durumda olan kızı. Kızı bir şekilde babasına ulaşıp, açlıktan ölmemesi için memesinden süt emziriyor. Günlerce aç kalan babanın, boğazından geçen ılık bir süt akışı...
Zamanının tabularını yıkan ve göründüğü gibi olmayan bir eser olarak takdire şayan. Gerçi zamanının diyoruz ama şimdi de durum çok farklı değil.
25 Mart 2009
Ginkgo





01 Mart 2009
Haybeden Gerçeküstü Aşk

Fakat ilginçtir ki Yılmaz Erdoğan söz konusu olunca eserleri dışında pek bir fikir oluşmaz bende. Belki de fazla göz önünde bulunmadığından, kendince ve diğerlerine nispeten daha düzenli bir hayat yaşadığından olabilir ama yine de böyle bir ön yargım olsun istemezdim kendisine karşı.
Yılmaz Erdoğan'ın, eğer arada kaçırdığım yoksa, tüm kitaplarını, tiyatro oyunlarını ve filmlerini seyrettim. Kendisine hayranım, icra ettiği her işin hastasıyım. Tüm kitaplarını okudum diyorum da şu an aklıma gelen bir habere göre Feriştah'ın Fantazileri'ni okumadım. Zaten Bir Demet Tiyatro zamanlarından da sevdiğim bir karakter değildir Feriştah, abartılı gelir.
Neyse, uzatmaya gerek yok. Yılmaz Erdoğan denince benim aklıma ilk olarak Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü? gelir. İlk gittiğim tiyatro oyunu değildir ama profesyonel anlamda, ya da şöyle diyelim, oyuncu kadrosu açısından kaliteli ve tecrübeli olan tiyatro oyunları açısından ilk izlediğim oyundur. Galatasaray'ın 4 kırmızı gördüğü, Fenerbahçe'nin derbiyi kazandığı gün. (Hiç unutmam diye başlamak istemedim nedense.) Rapaiç'li, Revivo'lu dönemleri sanırım Fenerbahçe'nin. Dayımlar, babam ve ben maçı izliyorduk. Dayım maçtan sonra gidecekti oyuna, telefon geldi. Biri gelemeyecekmiş, "Sen gelir misin?" dedi dayım. Havalara uçtum, "Gelmem mi?!"

Kadın-erkek ilişkileri üzerine yazılmış, tamamı diyaloglardan oluşan bir kitap. Oyunlaştırılmış olmasına da şaşırmamak lazım elbette. Klasik Yılmaz Erdoğan gözlemleri, yorumlayışı ve mizahı... Daha önce Yılmaz Erdoğan eserleriyle alakadar olmamış olanlar bilmeyebilirler tabi ama aşina olanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.
Günümüzün teknoloji ile aynı doğrultuda gelişen, sözümona modern, aşklarına eleştirel, mizah çerçevesinde bir bakışın oyunu Haybeden Gerçeküstü Aşk. Birisi bu şekilde ya da başka bir şekilde gözümüze soktuğunda aptalca, çocukça gelen ama yapmaktan da eksik kalmadığımız kimine göre gereksiz kimine göre sempatik aşk oyunları, yakınlaşmalar, evlilik öncesi ve sonrası sorunsalları...
Burada yazıyı görüp de merak eden olursa önce kitabı okumalarını, akabinde oyunu seyretmelerini öneririm.
Ha bir de naçizane görüşüm, Demet Akbağ ile harika bir ikili oldukları yönünde. Tabi ki kendileri de farkındadırlar da belirmeden geçmeyeyim istedim. Umarım uzun yıllar ikisini de sahnelerde, beyaz perdede görürüz. (Ben ikisini karı-koca zannederdim küçükken, bu da ufak bir ayrıntı olsun.)
Kitabın da arka kapağında duran diyalog alıntısıyla bitireyim de tam olsun madem;

Adam - Kadınların sıradan bir evden çıkış hadisesini neden bu kadar ciddiye aldığını anlamıyorum. Sanki bir daha dönmeyeceğiz. Gidip evin bahçesinde köfte yiyeceğiz hepsi bu!
Kadın - Ona barbekü partisi deniyor canım.
Adam - Öyle mi? Köftelerin bundan haberi var mı? Yoksa bizim salak köfteler aşağılık bir mangalda can vereceklerini mi düşünüyorlar? Halbuki ne kızarması, parti kuruyor angutlar haberleri yok.
Kadın - Amma konuştun ha... Geliyorum tamam.
Adam - Gitmek istemediğim bir yere sayende acele ediyorum ya, ben asıl ona yanıyorum.
Kadın - Neden gitmek istemiyormuşsun?
Adam - Çünkü köfteleri mangala dizecek olan kişi senin eski sevgilin.
Kadın - Yine mi aynı konu?
Adam - Evet, aynı konu!
Kadın - Aşkım o yıllar önceydi.
Adam - Ama o yıllarda da sevgililer sevişiyordu.
Kadın - Eee?
Adam - Ne demek eee? Adamın senin memelerine bakıp, siz bir de bunları benim zamanımda görecektiniz, diye düşünmesi beni rahatsız ediyor.
18 Şubat 2009
Kanuni'nin Durumu Clinton'dan İyiyken...

Osmanlılar'ın en baba devirlerinden biri kuşkusuz Kanuni Sultan Süleyman dönemidir. İmparatorluk tarih atlaslarında her yeri aynı renge boyamıştır, Asya'nın, Avrupa'nın, Afrika'nın tartışılmaz sahibidir. Zenginlik sınırsızdır. Harem Süha Özgermi'nin bile dizayn edemeyeceği müthiş bir uluslararası zenginliğe sahiptir, her ırktan, her cinsten taş gibi karılar haremde kol gezmektedir. Kanuni'nin durumu Clinton'dan iyidir. Gel dikiz ki, eldeki vesikalara göre o zaman da bu zengin imparatorluğun merkezi İstanbul'da et, yağ, ekmek derdi, ulaşım sorunu, konut sorunu, yol ve su derdi İstanbullunun sıkıntıları arasında. Saraylara bakıp da: - Eski adamlar ne güzel yaşamışlar şu İstanbul'da! diye iç geçirmenin alemi yok. Kanuni döneminde de İstanbul'un et gereksimini Rumeli karşılıyor. İstanbul'a et, Filibe'den, Üsküp'ten, Manastır'dan geliyor. Rumeli'nin eti yetmediği zamanlar, Anadolu'dan et isteniyor. Kanuni Süleyman son zamanlarını bir market genel müdürü gibi, et gereksinimini karşılamak için oraya buraya ferman göndermekle geçiriyor. İstanbul'da et yetmezliği görülünce Diyarbakır ve Erzurum beylerbeylerine; "Haliya Mahrusa-i İstanbul'da et muzayakası olmağın Türkman koyunları dahil cümlesin akçasın verüb bey'iderek derhal yola revan edüb..." biçimindeki fermanı fakslıyarak, ne kadar koyun varsa parasını verip alın, İstanbul'a gönderin demek istiyor. Daha sonra bütün kadılara faksladığı fermanda da; "Haliya bazı madrabazlar ve celepler ve bakkallar ve reayanın ehl-i fesadı, mekulãt ve meşrubatı cem'edüb derr-i mahzen eylemekte ve gaali akça ile mehremce füruht eylemekte ve bu ef'al-i ieniayı bazı kullukçu makulesi beray-ı menfaat setreylemekte olduklarından naşi..." diyerek, dönemindeki karaborsadan, istifçilikten ve bu ve fotokopisi tiplerin nüfuz sahibi devlet görevlilerince kollanmasından dert yanıyor. Koskoca Kanunu Sultan Süleyman bu kanunsuz heriflerle başedemiyor. Onun kanunlarında da boşluklar var herhalde ki, bu adi herifler o boşluklardan amiboid hareketlerle sıyrılıyor. Padişahın üzümlerin sıkılıp pekmez ve turşu eylenmesini emretmesine rağmen, kimi uyanıklar gizlice üzümden şıra yapınca, padişahın gözü dönüp; "...bağlarının üzümlerin şira edüb fıçılara komuş iseler fıçılarına tuz serpüp sirke edüb yoklıyasın." buyurduğu da dönemin Divan-ı Hümayun 5 nolu mühimme defterinin 140. sayfasında görülmektedir. 450 yıl öncesinin İstanbul'unda da, kıtlık, yokluk, üçkaat, istifçilik, karaborsa, avantadan lavanta bir durum gözleniyor. Sokaklar gene kalabalık, yedi düvelden adam gelip gidiyor, ulaşım bela. Kavuğu devrik tahtırevancılar bugünkü taksicilerden küstah. Ortaçağ'ın kozmopolit bir limanı işte İstanbul. Her milletten adam var. Kent çaktırmadan ve kafasına göre büyüyor. Divan-ı Hümayun mühimme defterlerinde yazmıyor ama, bana öyle geliyor ki, 450 yıl önce bir sabah Kanuni Sultan Süleyman Topkapı Sarayı'ndan İstanbul'a bakıp, iç geçirerek; "İstanbul'un boku çıktı vesselam!" buyurmuştur, bunu dememişse bile, en azından düşünmüştür. Hiçbir şey yeni değil, köhne Bizans'ta.
13 Şubat 2009
Dört Kafadarlar

Çocukluğumun en renkli simalarıdır Lilo, Aksel, Poppi ve Dominik. Onlarla yıllarca oradan oraya gidip türlü gizemler çözmüşlüğüm, nice cinayetleri aydınlatmışlığım, dünyanın farklı coğrafyalarını ve kültürlerini tanımışlığım var. Ne zamandır aklımdaydı kitapları bulup yeniden okumak. Acaba eski tadı alır mıyım, almasam da bi nostalji yapmış olurum diye düşünüyordum. Son Ankara ziyaretimde kitaplığımın ücra köşelerinden çıkardım buldum tam otuziki kitaplık seriyi. O zamanlar haftada bi taneyi anca bitirirdim, şimdi günde bi tane rahatlıkla okuyabiliyorum. Demek ki okumam gelişmiş, aferin bana. Bir iki tane falan derken 15 günlük tatilde tam 21 tanesini okuduktan sonra anlaşıldı ki 32'den sonra devam eden kitapları alınacak ve okunacak. Ufak bir araştırmadan sonra serinin 60'a dayandığını, hatta bi de daha küçük yaştakiler için Dört Kafadarlar Junior diye bir spin-off'u bile yazıldığını öğrenmiş bulunuyorum. Yalnız kapak tasarımı değişmiş, yeni stili pek tutmadım ama olsun tez zamanda kitapları edinip, okumaya başlamak lazım.
29 Ocak 2009
Dirty Car Art


09 Ekim 2008
Albüm Tanıtım/Live in Gdansk

Geçen günlerde elime David Gilmour'un son konser albümü, Live in Gdansk geçti. Polonya'nın kuruluş törenleri çerçevesinde, David Gilmour ve saz arkadaşları, Baltık Filarmonik Senfoni Orkestrası ile birlikte verdiği bu güzel konserin albümü 4 parçadan oluşuyor. İlk iki CD'de konserin ses kayıtları varken, diğer ikisinde ise konserden 15 şarkının DVD'si, 2006 ylında verilmiş olan Londra ve Amerika'daki konserlerden birkaç şarkı ve stüdyoda yapılmış doğaçlama çalışmalar bulunmakta. Ayrıca bu DVD, geçtiğimiz günlerde rahmetli olan Pink Floyd'un klavyecisi ve aynı zamanda David Gilmour'a da, "On In Island" albümünün turnesi kapsamında eşlik eden Richard Wright'ın son konser görüntüleri olma özelliği de taşıyor.
21 Eylül 2008
60. Emmy Ödülleri

En İyi Dram Dizisi
- Mad Men
- Dexter
- Damages
- Lost
- Boston Legal
- House
En İyi Kadın Oyuncu (Dram)
- Kyra Sedgwick, The Closer
- Sally Field, Brothers & Sisters
- Glenn Close, Damages
- Holly Hunter, Saving Grace
- Mariska Hargitay, Law & Order: SVU
En İyi Erkek Oyuncu (Dram)
- Jon Hamm, Mad Men
- Michael C. Hall, Dexter
- Bryan Cranston, Breaking Bad
- James Spader, Boston Legal
- Hugh Laurie, House
- Gabriel Byrne, In Treatment
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Dram)
- John Slattery, Mad Men
- William Shatner, Boston Legal
- Ted Danson, Damages
- Zeljko Ivanek, Damages
- Michael Emerson, Lost
En İyi Animasyon Dizisi (Bir saatten kısa)
- The Simpsons
- SpongeBob SquarePants
- Robot Chicken
- King of the Hill
- Creature Comforts America
En İyi Komedi Dizisi
- Two and a Half Men
- Entourage
- The Office
- 30 Rock
- Curb Your Enthusiasm
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi)
- Charlie Sheen,Two and a Half Men
- Lee Pace, Pushing Daisies
- Alec Baldwin, 30 Rock
- Steve Carell, The Office
- Tony Shalhoub, Monk
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi)
- Julia Louis-Dreyfus, The New Adventures of Old Christine
- Christina Applegate, Samantha Who?
- America Ferrera, Ugly Betty
- Tina Fey, 30 Rock
- Mary-Louise Parker, Weeds
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Komedi)
- Kristin Chenoweth, Pushing Daisies
- Holland Taylor, Two And A Half Men
- Jean Smart, Samantha Who?
- Amy Poehler, Saturday Night Live
- Vanessa Williams, Ugly Betty
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi)
- Neil Patrick Harris, How I Met Your Mother
- Jon Cryer, Two and a Half Men
- Rainn Wilson, The Office
- Jeremy Piven, Entourage
- Kevin Dillon, Entourage
Edit: E2'de yayın yokmuş, kırmızı halı muhabbeti orijinal dil ile, ödüller sanırım simultane olacakmış. Yine simultane tercümanlara mahkum kaldık ya da digi kumandamızın LANG seçeneğine. Tabi ki LANG seçeceğiz LANG!
11 Ağustos 2008
Post Rock

1990'lı yılların ortalarında boy göstermeye başlayan, deneysel alt yapılar yaratmaya yönelik temel rock enstrümanları ile birlikte arka planda bazen klasik, bazen elektronik, bazen de caz öğeleri ile pekiştirilen bir Rock Müzik alt kolu diyebiliriz özet olarak.
Ben ise arkadaşımın tavsiyesine dayanarak Mogwai'nin Glasgow Mega-Snake'i ile tanıdım. Daha sonra God Is An Astronaut, Explosion In The Sky ve Kafabindünya ile devam eden bu serüvenden dayanılmaz bir haz alıyorum. Yeni yeni keşfediyorum bir çok grubu, meğer ne de çok sanatçı varmış bilmediğim. Araştırdıkça yeni şeyler buluyorum.

Grupların merkezinde daha çok Britanya ve İskandinavya'yı görüyoruz. İrlanda ve özellikle İngiltere'nin başarılı işler çıkardığı bu dalda, Norveç ve İsveç de yadsınamaz katkılar yapıyorlar. İskandinavya ve Britanya dışında Kanada'da da gayet sağlam Post Rock grupları bulmak mümkün.
Post Rock'ın, bazı noktalarda; ve hatta çoğunda, Art Rock ile yolları kesişmektedir.
Geneli sözsüz yapılan ve enstrümanların melodik duygusunu ortaya çıkarmaya çalışan bu şarkıların aleni olmasa da bir felsefesi bulunuyor bana göre. Tanrı, uzay ve uzaylı yaratıklardan esinlerek koyulan grup isimleri bolca mevcut. Bunu da dogmatik olan bu yargılar hakkında bir şeyler söylemek yerine düşündürmek ya da kendinde o duyguyu bulabilmek adına bu şekilde yapıldığını düşünüyorum. (Düşündürmüş bak hakikaten)
Örnekler vermek gerekirse bu gruplara;
-cover-2006.jpg)
Mogwai, God Is An Astronaut, Explosion In The Sky ve Godspeed You Black Emperor benim favorilerim. Biraz Art Rock ile kesişmelerine de değinecek olursak bana her zaman gizemli gelen Björk'ün memleketi İzlanda'dan da tanıdık bir grup, Sigur Rós'u, görmek pek de keyif verici. Bir de belki ucundan kıyısından alt yapılarından ötürü Blonde Redhead de Post Rock'ın, Art Rock ile kesiştiği noktada bu gruba dahil edilebilir.
Bunun dışında Russian Circles, Do Make Say Think, Change of Plans, Mono, Black Moth Super Rainbow, Magyar Posse, Destroyalldreamers, Flying Saucer Attack, Tortoise gibi gruplar da tadına bakılası Post Rock gruplarıdır.
Mogwai - Summer ile yazıma "Ahanda buna benzer bir şey işte tüm bu yazdıklarım" dercesine bir son veriyorum. İyi dinlemeler.
28 Temmuz 2008
22 Temmuz 2008
Dü Bara
Özellikle stajın şu son günlerini yaşadığım süre içinde düşünmeye bayağı vaktim oluyor; fakat bu düşünceleri yazıya dökmeye aracım olmadığından çoğu uçuyor gidiyor. Stajdan çıktıktan sonra da evden çıkmayıp arkadaşımla boş beleş geçirdiğim akşamlarımın yarım saat-45 dakikalık eğlencesi tavla oldu.
Tavlanın tarihi hakkında benim bilgim zamanında okuduğum bir e-posta kaynaklı olsa da paylaşmadan geçemeyeceğim. Pers hükümdarına, Hint hükümdarından hediye olarak satranç gelir ve hediye takdim edilirken şöyle denir: “Hayat dediğin kim daha çok düşünüp ileriyi daha iyi görebiliyorsa, odur. Bu da bunun oyunudur.”
Pers hükümdarı da iade-i hedaye babında Hint hükümdarı için vezirine bir oyun bulmasını ve bunun satranç seviyesinde olmasını salık verir ve vezir günümüz tavlasını 10 gün içinde icat eder. Pers hükümdarı tavlayı Hint hükümdarına yollarken notunu şöyle düşer: “Azizim, hayat dediğin çok düşünüp ileriyi görmektir, doğrudur; fakat bunun içinde şans da vardır, unutmayasın.”
Oyunun sahip olduğu sembolizmle ilgili bilgileri de internetten pek çok muhtelif yerlerde bulabilirsiniz, zira bu ara notu düşmek adına yazmak için başladığım konudan saptım.
Şimdi staj dedik zaman geçmiyor dedik- haftasonu gelse de İzmit’ten İstanbul’a gitsek diye gün sayıyoruz. Teoman üstad bile "vakit bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor" diye bu olayı sorgulamış, ben de bir gözüm saatte bazen kitap okuyorum bazen sudoku çözüyorum. Nadir de olsa iş ile ilgili bir şeyler çıkıyor da kapabildiğim kadarını mühendislerden kapmaya çalışıyorum.
Bunların sözcüklerle tavla ile günlerle ne alakası var artık diyebilirsiniz. Hemen söyleyeyim ki şöyle var. Geçenlerde sanırsam ntvmsnbc.com’da okumuştum gün adlarının kökeniyle ilgili bir yazı, bugün aklıma takıldı bir daha açtım kurcaladım.
Cumartesi ve Pazartesi günlerinin Türkçe türetmeli asıl köklerinin Cuma ve Pazar olduğunu düşünüp bir kenara koyarsak, diğerlerinin anlamlarına şöyle bir bakmakta artık hafiften fayda var, zira yazının uzunluğu arttıkça artıyor okuması zorlaşacak.
İlk olarak Cumartesi dedik bari Cuma ile başlayalım. Her ne kadar tavla ile bir bağlantısı olmasa da zihin jimnastiği olur, bilmeyenlerin ilgisini çeker belki. Cuma, Arapça cm kökünden geliyor olup toplanılan gün anlamına gelir. Eğer cm kökünün arasına farklı harfler getirirseniz, bu Arapça’da farklı bir sözcük oluşturur ki dilin yapısı da böyledir. Misal, cem toplama anlamına gelir, cemevi derken Alevilerin toplandığı yer oluyor. Camii dediğimiz Müslümanlar için toplanılan yer anlamına geliyor, burada toplanan insanlara da cemaat deniyor. Özellikle futbolcuların transferlerden sonra basın toplantılarında “Fenerbahçe gibi büyük camiaya geldiğim için mutluyum.” şeklinde sıkça kullandığı camia da Cuma ile aynı kökten gelmekte ve bu örnekler cemiyet vb. şeklinde daha da uzatılabilir.
Pazarın anlamı ise günümüzde sebze meyve alınan yer ile birebir gidiyor ve Farsça’dan geliyor, daha da fazlası varsa ben bilmiyorum, o yüzden de uzatmıyorum. Pazarı çok da sevmiyorum zaten, ertesi günü ya iş vardır ya okul, bende stres yaratır.
Diğer günlere geçmeden önce “Tavlada Hangi Zar Çifti Geldiğinde Söylenmesi Gerekenler Sözlüğü”ne bakalım zira benim esinlenmem buradan olmuştu. Tavlanın Pers hükümdarı tarafından vezirine yaptırıldığından bahsetmiştim ve tavla oynayan insanlardan attıkları zarlardan sonra orgazmla karışık söyledikleri o garip şeylerin de bugüne kadar Farsça sayılar olmadığını bilmeyenler varsa şu an öğrenmiş durumdalar. Nedir bunlar küçükten büyüğe doğru yek, dü, se, cehar, penç ve şeş. Hele ki bunların Pencüse severler gencüse gibi tekerlemelere konu olması ve oynayanların Hadee bi dubara bea, ineyim kafana şeklinde konuşmaları bazılarınıza artık baygınlık getirmiş olabileceğinden buralara fazla girmiyorum. Hele ki bana zar gelmedi, çok ballıydın abi, bir dahaki sefere şansın yok konularına hiç girmiyorum.
Bahsetmediğim günler Salı, Çarşamba ve Perşembe olarak kaldı. Salı sallanır diyerekten salıyı atlıyorum; ama kimisi sözcüğün İbranice’den geldiğini ve pazarı ilk gün olarak sayarsak salının otomatik olarak üçüncü olduğunu ortaya koyduğunu söylüyorlar, ben yalancısıyım.
Benim tavla ile yakınlığını yakaladığım sözcükler Çarşamba ve Perşembe olmuştu. Barındırdıkları ses ve yapı benzerliği bendeki merakı uyandırmıştı ve biraz araştırmadan sonra şemb’in Farsça’da gün olduğunu öğrendim ve o anda ışık çaktı, her şey yerli yerine oturmuştu. Şeşicar (altı- dört) nam-i diğer Zeki Müren kapısı mı dersiniz yoksa pencidü (beş-iki)’yü mü aklınıza getirirsiniz, ikisi de düşündüklerimi birebir karşılamıştı. Perşembe haftanın beşinci günü Çarşamba da, ki aslı “Cehar şenbe” imiş, haftanın dördüncü günü olarak dilimize girmiş ve haftanın günlerini oluşturmuşlardı. Buradan merakla İngilizce’deki veya yabancı dillerdeki gün adlarının nereden gelmiş olabileceğini düşünüyordum ve hafif bir göz atmayla onların da pagan kökenli, eski İskandinav tanrılarına ve gök cisimlerine atıfta bulunan bir kaynağının olduğunu gördüm. Ama yazının akıbeti açısından burada bitirmek en iyisi olacak sanırım.
Haydi herkese rastgele.
03 Haziran 2008
Hani gitmesen diyorum...
9 yaşında bir çocuktum henüz, Yılmaz Erdoğan'nın ve Demet Akbağın birbirinden hiç ayrılmadığı zamanlardı, Olgun Şimşek henüz daha kötü adam rolünde hiç görünmemişti sahnede, Engin Günaydın saçmalıklarıyla reyting kazanmıyordu daha ve ton ton bakkal henüz ebedi uykuya dalmamıştı. Küçük yaşıma rağmen çok etkilenmiştim müzikalden. Sadece ben değil etkilenen tabi ki de, 95-98 yılları arasında 464 kez sahnelenen müzikali izleyen 560.000 kişi etkilenmişti benimle birlikte.

O gün ilk kez binlerece kişiyle birlikte kahkaha attım, ilk kez küfürün mizahi yönünü gördüm ve ilk kez otogarların aslında göründüğünden çok daha derin ve hisli yerler olduğunu öğrendim.
Yılmaz Erdoğan'ın kardeşi müzisyen Deniz Erdoğan ve o zamanlar "Delikanlım" gibi bugünkünden çok daha kaliteli şarkılarda sesini duyduğumuz Yıldız Tilbe'nin birlikte seslendirdiği bir şarkı vardı, "Hani gitmesen diyorum" diye. O şarkı kullanılmıştı bir sahnede, sürekli tayini çıkan bir öğretmen otogarda yeni tayin yerine doğru yola çıkacaktı. Eşi ise bu durumdan yakınır durumda, üzüntülü, kızgın ve umut dolu halde kıvranmaktaydı yanında. Tartıştılar, bağırdılar, çağırdılar ama giderken suskunlaştılar. Tam o esnada da müzik girdi ve parçanın sonunda ışıklar söndü. Adam gitti, kadın kaldı.
Ben o zaman bu sahneden bu kadar etkileneceiğimi hiç düşünmemiştim. Çünkü o zamanlar otogarlarda pek işim olmazdı. Bir tek evim vardı, tek bir odam ve bir tek kıyafet dolabım vardı. Şimdi ise hepsinden 2'şer tane. Kimisinden daha da fazla...
Gidip gelmeler ile yaşıyorum bu ara, her hafta ya otogardayım, ya istasyonda ve her yolculuğun arifesinde aklıma o şarkı eşliğinde sergilenen sahne gelmekte. Otogarda giden olmak, gönderen ve gelen olmaktan çok daha zor ve ne yazık ki ben her zaman giden oluyorum.
Her zaman kulaklarımda oluyor o şarkı, içimden geçiriyorum. Hani gitmesem diyorum...
"sen gidince soğuyor yatak gece uzuyor
sensiz geçen geceler beni ihtiyar ediyor
hani gitmesen diyorum,hani gitmesen diyorum
adın yazılı bazı otel odalarında
sürüyorlar sevdamızı ordan oraya
kolay değil biliyorum
böyle öksüz yaşamak
ama en kötüsü gülüm
onursuzca yaşamak
senin her gidişinde sürgün oluyorum ben
en kötüsü aslında gitmeden sürgün olmak
içimi acıtıyor böyle öksüz yaşamak
hani gitmesen diyorum,hani gitmesen diyorum
hani gitmesek diyorum,hani gitmesek diyorum"