denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Mart 2012

Olmaya Devlet Cihanda...

...bir nefes sihhat gibi.

Ne zaman rahatsizlanilsa sagligin kiymeti bilinmese bu sozcukler dudaklarimizdan dokulur. Cok kullanilan bu cumle genellikle kalip olarak biliniyor ve benim kisisel gozlemim derinlemesine dusunulmuyor uzerinde. Kim soylemistir, cumledeki devlet neyi ifade eder gibi sorular zannetmiyorum ki cok kimse tarafindan bilinsin.

Beni bilenler kendi capimda sozcuklerin kokenlerine merakli oldugumu da bilir. Osmanli Devleti zamaninda resmi yazisma dili, Arapca ve Farsca sozcukler ile yogrulmus bir Turkce oldugundan, gunumuzde Arapca veya Farsca bilmesek debilincaltimiza ve dilimize yerlesmis bu dillerden Turkce'ye dahil ettigimiz sozcukleri belki bilerek ama genelde farkina dahi varmadan her gun kullaniyoruz.

Bu noktada 2 ornek verecegim. Ayni kokten birden fazla sozcuk tureterek dilimize kattigimiz sozcuklerin neredeyse hepsi Arapca'dan. En azindan benim gorebildiklerim.
Birincisi 'emr'. Buyruk anlaminda oldugunda emir oluyor. Emri veren konumuna geldiginizde amir oluyorsunuz. Yok eger emir aliyorsaniz memur oluyorsunuz; bir nevi emir kulu yani.

Ikinci ornegim ise 'cem'. Toplama, bir araya getirme demek. Insan toplulugu olunca cemaat diyoruz; baglamsal olarak din ve mezhep. Spor baglaminda ise ulkemizde sporcular, verdikleri demeclerde oynadiklari takim ve onun taraftari icin camia sozcugunu kullaniyor. Dernek kapsaminda veya bir olayi ya da bir kisiyi kutlamak amaciyla bir araya gelen topluluk icin cemiyet diyoruz. Sosyete hayatina mensup kisileri kastederken de cemiyet kullanildigini goruyoruz. Daha da uzatmadan bu ornekleri cemaatin toplandigi yere camii veya cemevi, bir araya geldikleri gune de cuma dedigimizi ekliyorum; ve devam ediyorum.



Gunumuzde sık kullanmaya devam ettigimiz, dil devriminde yerine yenisi onerilmemis veya onerilmisse bile halk tarafindan benimsenmemis olan ve baska dillerden Turkce'mize dahil ettigimiz sozcukleri yakalamak daha kolay oluyor. Ancak kimi sozcukler var ki ayni kokten olsa dahi bazen ilk bakista yakalayamiyorsunuz. Ornegin sebep. Neden sozcugunu degis tokus ederek kullaniyoruz sebep yerine. Bir seye veya olaya neden olan, sebep olan kisiye veya seye musebbip denirmis eskiden. Hala zaman zaman kullaniriz. Yabanci dilde musebbibin en hos kullanimi benim icin her zaman The Prodigy'nin Firestarter sarkisinda olmustur. Sarki su cumleyle baslar: "I'm the trouble starter, fuckin' instigator."

Yukaridaki paragrafta bahsettigim turdeki sozcukleri genelde eskikalemlerin kose yazilarindan ogreniyorum. Hasan Pulur'un milliyetteki kosesinde denk geldigim ilginc bir sozcugu sizlerle paylasacagim. Hepimiz hala taklit lafini kullaniyoruz. Benzetme, benzeti nadiren de olsa duyuluyor sagda solda. Ha tabii 'imitasyon' 'domine ediyor' yeni 'jenerasyon'u. Hatta ben kisaca 'imit' diyenler biliyorum.
Taklit yapan kisiye -ci yapim eki yardimiyla taklitci diyoruz artik. Arapca bir sozcugu Turkce yapim eki ile zenginlestiriyoruz. Eskiden taklitci yerine mukallit denirmis. Deginmeden gecemeyecegim taklitci bugun artik 'copycat' olarak da oldukca yogun kullaniliyor. Gerek yok.

Paragraf paragraf ornekleri cogaltmak ve mevcut duruma elestirel bakmak 'mumkun'. 'imkan'lar dahilinde. Ancak yaziyi cok da uzatmak istemiyorum. Birkac ornek daha yazacagim. 'terk-metruk' ; 'sohbet- musahip' ; 'vakit- muvakkit" gibi gibi...

Olmaya devlet cihanda bir nefes sihhat gibi baslikli bu yazinin 'musebbib'i de yukarida bahsettigim tarzin temsilcisi bir sozcuk. Yoksa mumessili mi demeliydim. Veya reprosant.(Ne zaman bu sozcugu duysam aklima aninda prezentabl gelir.Yazmadan edemedim) Ama iyice cigrindan cikti. Iyisi mi yazayim artik sozcugu: Muteber. Saygin, hatiri sayilir, itibari olan.




Turk Dil Kurumu muteberi ornek ile anlatirken cumle icinde kullanimini eksik etmeyi sevmiyor. Muhibbi'nin (?) beyitini kullanmis:
Halk icinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sihhat gibi

Ben Fen- Matematik ogrencisi oldugumdan ve universiteye hazirlandigim yillarda OSS uygulandigindan lise yillarimda edebiyat ile ilgili cok fazla bilgi yuklemesi yapmadilar bana. Sormazlardi boyle su misralar kimin, bu tur eserlerin beybabasi kimdir, su sairin mahlasi nedir diye o senelerde sinavda. Biz de ogrenmedik dogal olarak. O yuzden yukarida Muhibbi'nin yaninda parantez icinde soru isareti var. Birazcik arastirdim, bulduklarimi derledim. Asagida sizlerle.

Ben Muhibbi sozcugunu omrumde ilk defa bugun okudum ve gordum. Meger rahmetli Kanuni Sultan Suleyman Hazretleri'nin mahlasi imis. Wikipedia'da yazdigina gore, Divan sairleri arasinda en cok gazel yazan kisi olan Zati'nin 1825 eseri varken Muhibbi'nin toplam 2779 adet gazel yazarak bu alandaki rekoru kirmistir. Ve kendisinin bilinen en meshur gazelinin tumu soyledir:

Halk içinde muteber (önemli) bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdır
Olmaya baht u saadet dünyada vahdet (Allah'la bir olmak) gibi

Ko bu ıyş u işreti (yiyip içmeyi) çün kim fenadur akıbet
Yâr-ı baki ister isen olmaya tâat (itaat) gibi

Olsa kumlar sagışmca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çarh (kum şiseşi) içre bir saat gibi

Ger huzur itmek dilersen ey Muhibbî fârig ol

Olmaya vahdet cihanda kûşe-i uzlet gibi

Muhibbi sevgi duyan, dost anlamina gelen Arapca bir sozcuk. Olmaya devlet cihanda sozcuk obegindeki devlet ise su anda bizim kullandigimiz 'toprak butunlugune bagli olarak siyasal bakimdan orgutlenmis millet veya milletler toplulugunun olusturdugu tuzel varlik' degil. Yani 'devlete kapagi at' veya 'basina devlet kusu konmak' manasindaki devlet degil, o devlet. Muhibbi'nin kullandigi anlamda devlet, mutluluk; talih anlamini iceriyor. Bu baglamda ilk beyitte sairin verdigi mesaj: Halk icinde talihten (mutluluktan) muteber bir nesne yok; ama en buyuk talih (mutluluk) aslinda bir nefes sihhattir.


Yaziyi Baris Manco ile sonlandiriyorum. Bendeniz Baris Manco'nun 7'den 77'ye programini izleyerek buyuyen neslin bir uyesiyim. Ancak Baris Manco'nun tum albumlerini dinlemisligim yoktur, ki bu da benim ayibim. Baris Abi'nin 1986 yilinda cikardigi Degmesin Yagli Boya albumunun bir sarkisi da Olmaya Devlet Cihanda. Cok guzel sozlere sahip, derin sosyal tespitler bulunduran bir eser. Esen kalin.

07 Mart 2010

deneme,070310

Uyumamak adına anlamsızca zaman geçirdiğim şu dakikalarda gecenin şu saatine biraz olsun anlam katabilme adına, en azından kendi adıma, iki kelam edeyim dedim- açtım yalnız ve güzel günlüğü, başladım tuşlara basmaya.

Her şeyden evvel forumumuzun çok değerli üyelerinden Yalçın Şeker'e acil şifalar diliyorum. Forumdan takip edebildiğim kadarıyla durumu iyi ve en büyük temennim bu operasyon ile sağlığına tamamıyla kavuşmasıdır. Hayatta en mühim varlık sağlık, Şeker de en kısa zamanda sağlığına kavuşur inşallah.

Gecenin bu saat dilimine denk gelen yazılar tahminen belli bir taslak ve düzenden uzak olur diye düşünüyorum. Birbirine bağlamakta benim bile zorlandığım paragrafımla idare etmenizi rica ediyorum ve yazıya İstanbul içi mesafe bilgileriyle devam ediyorum.

Bu paragrafın anahtar sözcükleri sosyal medya, twitter, efes pilsen ve istanbul. Zamanında Batuğ Ağabey'in bir yazısında "sosyal" sözcüğünün kökeniyle ilgili bir sorgulama vardı- o günden beri bu sözcüğü kullanırken hep kendimce sorgularım, niye sosyal diye. Twitter denen olgu "sosyal medya platform"larından biri- hepsi yabancı kökenli ancak dilimize girmiş; tamlayanı sıfat tamlaması olan bir belirtisiz ad tamlaması. "Toplumsal basın-yayın kürsüsü" dersem çok mu abuk olur şu anki "konjunktür"de, orasını yorumlamak dilbilimcilere kalmış; ancak sözcüklerin kullanımını toplum belirlediğinden bireysel sözcük bilincinin önemine inanırım.

Bir üst paragrafta esas girmeye çalıştığım konuya bir türlü değinemedim. İstanbul içi mesafe diyordum sanırım.. Hah, şöyle ki bu a-acayip kürsülerden biri olan twitter için hazırlanan uygulamaların biri sayesinde, takip ettiğim kişilerin güncellemeleri ekranımın sağ üst köşesinde beliriveriyor. Sinan Güler'den 2'şer bilet kazandım 2 Efes maçı için. İlkine gidemedim; perşembe günkü Real Madrid maçına gitmeyi başardım. Başardım diyorum; çünkü Sabancı Üniversitesi'nden Zeytinburnu'ya saat 17.15 civarinda yola çıkarak bunu gerçekleştirdim. Kişisel aracımla gittiğimden km sayacına baktım ve benim gibi yolu tam bilmeyen biri olarak Orhanlı/Tuzla- ZAbdi İpekçi Arena/Zeytinburnu arasının 100 km olduğunu idrak ettim.

Davetlisi olduğum oyuncu maçta oynamadı- desteklediğim takım maçı alamadı- toplam 200 km yol yaptım- peki buna değdi mi? valla pek değmedi gibi sanki. Ama bu dönem okulda baymanın doruklarına vardığımdan, küçük bir değişiklik oldu benim için. Ergin Ataman'ın acayip rotasyonunu- Rakocevic'in iğrenç savunmasını- Kasun'un hakemin kafasını avuçlayışını- siyah lambo'su beyaz ferrarisiyle Delgado& Ferrari ikilisini canlı gördüm. Aman ne de mühim.

Yazıyı daha da uzatabilirim; ancak hem saat geç oldu hem de zaten dağınık bir şekilde yazdım- bir de uzun olursa hiç çekilmez. İyisi mi burada yazıyı noktalayayım. Efes ile ilgili teknik incelemeyi sayın Pekdoğru layıkıyla yapar zaten.

Tekrardan Yalçın Şeker'e geçmiş olsun dileklerimi yolluyorum. Yüreğimiz seninle.

08 Eylül 2009

berege, 08.09.2009

türkiye- litvanya maçı bitmiş, kosova'lı kutluay'lı hakyemez'li maçın ardından programının ardından TV karşısında oturmuşum. Federer- Robredo mücadelesi var eurosport'ta. yine The Bush'un solisti Gavin Rossdale orada, Barış Kuyucu'ya selam olsun. Acayip yancı bir herif izlenimi veriyor bana Gavin. neyse bana kalmadı bunu yorumlamak.

saat 01.28. uykum da yok, okuyacağım haber de bitti internette. normalde uefa.com'a pek girmeyen ben, oraya bile girip haberlere göz gezdirdim. Zaten bu yazıyı oluşturma nedenim de uefa.com'da okuduğum bir haber.

Avrupa Bayanlar Futbol Şampiyonası Almanya- Norveç yarı final maçının başlığı sıradan bir başlık olmakla beraber benim ilgimi çeken nokta golleri atan oyuncuların adlarıydı.

Zira bundan 70 küsür yıl kadar önce ari ırk yaratmak amacıyla tarihin en büyük soykırımını yapan Hitler geldi aklıma haberi okuyunca. Célia Okoyino da Mbabi ve Fatmire Bajramaj. Kemikleri sızlamıştır Führer'in heralde. Beyaz ve sarışın bir ırk yaratmaya çalışılan bir toplumda golleri Afrika ve Farsi kökenli iki bayan atıyor.

Basketbolda Mithat Demirel oyun kurucu oluyor, Mehmet Scholl Bayern Münşen kaptanı oluyor, Mesut Özil "ulusal" takımı kurtaracak kişi olarak lanse ediliyor. Okulaja diye forvet bile vardı. Gerçi Rusya'nın basketbol ulusal takımının bay/ bayan kadrosuna Amerikalı gardlar giriyor ve bu sayede şampiyon olunuyorsa sporda küreselleşme doruk noktasındadır diye kolayca söyleyebiliriz.

Türk Milli Takımının bir oyuncusu Brezilya kökenli artık. Bir şekilde Türklük bağımız olan Özbek ya da Osmanlı menşeeli Boşnak değil. Biz de spordaki küreselleşmenin içine daldık gibi.

Ekonomide küreselleşmenin bir oyuncusu olmak için çabaladığımız şu dönemde, küresel ekonomik kriz G-20 ülkelerini kendi içlerine dönmeye ve ulusalcılığa yönelime zorlayabilir. Bunun spora yansıması nasıl olur, orta/ uzun vade etkilerini şimdiden kestirmek güç. Zaten sosyal bilimlerde kesin ve nihai saptamalar yapmak güç; ama Hitler sözüm sana: Beyhude uğraşmışsın be koçum.

04 Eylül 2009

berege, o4.o9.2oo9

Yeni bir yazi ama ayni terane, yine canim sikiliyor. Ingilizce klavye ile yazdigimdan oturu SIKILIYOR, sikiliyor oluyor; ama galiba varligim da sikiliyor. Ya da agir bir pesimistim.

Tatil bana yaramiyor, hayatimda bir bosluk olusuyor. Gerci su gecirdigim zamana da tatil denir mi denmez mi bilemeyecegim; ancak buna da sukur. Bulani var bulamayani var.

22 yasimdayken boyle dederuhi nasil oldum bilemiyorum. Kuzenim bu yil sosyolojiye girdiginden, bu disiplinin terimlerine asinaligim artti. NLP de bunlardan biri: Norosikito Lagaluga Pipipopo
Varsa benimle NLP takilmak isteyen babayigitler, bendeki bu dederuhiligin kokenine inebilecekler blog uzerinden bana ulassin.

Cunku sikildikc(e)a sikintinin kaynagini bulmaya cabaliyorsun ya da kaynak uretiyorsun.dederuhi de nasil bir terimse artik, yaziyi idare ettirdi bana. Bulamadigim ya da urettigim kaynaklar, sikintimi yok etse de beni sinirlendirmekten oteye gidemiyor. Sinirlendikce de kendimden tuketiyorum, etrafima da saldirganlasiyorum.

Saglam kafa saglam vucutta bulunur spor salonlarinin vazgecilmezlerinden. Bosuna yazmamislar, boslugu doldurmak icin guzel bir tercih spor. Alkol de fena degil; Ata'm izindeyiz, sirozdan olecegiz de tribunlerden gelme. Sporun etkisi buyuk hayatta. Benim hayatimdaki etkisi de buyukmus, eksikliginden oturu mudur nedir bu garip durumlarin aciklamasi bilemedim. Kanalize edemiyorum icimdeki bir seyleri.

Belki Avrupa basketbol sampiyonasi derdime derman olur bir nebze. Hepinize saygi selam ederim.

30 Ağustos 2009

boşluk

Sıkılıyorum genel olarak. Bu yıl da sıkılıyorum boşluktan.

Mezun olduğumdan yapacak bir şey bulamadığımdan sıkılıyorum. Geçen yıl da staj da boşluktan sıkılıyordum. Staja başlamadan önce iş yaparım, bir şeyler görürüm diye heyecanlanırken stajda geçirdiğim 1 günden sonra boşluktan sıkıldıydım. Belki de staj yaptığım yerlerde gözlemlediğim, iş hayatının rutinliğine şahit olmam sıktı canımı.

Eskiden eve dönünce, basketbol oynardık arkadaşlarla/ alt nesil ile/ üst nesil ile. sürekli oynadığımız mabedimize okul müdürünün çabasıyla gereken bakım yapılmadığından bakımsızlıktan sahayı kullanamıyoruz. insan sporsuz yapabilir mi arkadaşım yahu? Üniversitenin son yılında zaten oynayamamışım basketbolu doğru düzgün, bir de memlekette oynayamıyorum- iyice sıkıldım bu duruma.

İkincisi, boş zaman etkinliği olarak PES oynarız biz arkadaşım Trakya'da. Okulda da oynardık, açılsın yine oynarız heralde; ama konu bu değil şimdi. O da sıkmaya başladı artık. Anladım ki benim yaşımdaki başka arkadaşlarımda da benzer semptomlara rastlanıyor. Oyun yaşımız geçti heralde, bu duruma da sıkıldım.

Bir ara günlüğe içkiliyken girdi oluşturma alışkanlığım vardı, şimdi ramazan molasındayım. O dönemde hiçlik ile ilgili bir şeyler yazmıştım. Hiçlik ile boşluk yakın konseptler olur mu olmaz mı bilemem; ama yapmaya hiçbir şey yok gibi geliyor bendenize.

Okul varken sıkılıyordum yoğunum vs diye; şimdi 2 yıldır okul açılsın demeye başladım. 18 yıllık öğrencilik hayatımda bunu daha önce hiç söylememiştim. Mühendislik eğitimimi tamamladım, sıkılmama rağmen okuyabildim; ama alt yapım müsait idi sanırsam buna. Şimdi yönetim master'ı yapacağım. Sıkıntım geçsin diye okulun açılmasını istemek de tehlikeli, zira master bitince ne yapacağım? Doktora düşünmüyorum, daha da mı sıkılacağım? Buna da sıkıldım anlayacağınız.

Ara paragraf açayım. Az evvel hiçbir şey yok yazınca aklıma geldi. Hiç yoktan iyidir diye bir söylem var dilimizde. Tek bir virgülle iki yöne de çekilebilen bu deyim ya da atasözü, çok kritik.

Okul açıldığında en azından yapacak bir şeylerim olduğundan sıkıntımın nedeni oluyor; o zaman hiç yoktan iyidir.

Hiç; yoktan iyidir. Bir şeyin hiç olmaması, herhangi bir şeyin var olup sonradan yokluğunu çekmekten iyidir gibi bir manaya geliyor. Şu yaşıma kadar sürekli yaptığım etkinliklerim oldu: eğitim gördüm, okudum, basketbol oynadım, oyun oynadım. Şu anda bunlar teker teker kaybolmaya başladı. Benim için tehlike çanları çalıyor galiba. Buna da sıkılayım bari biraz.

Deneme yazmaya girer mi bu oluşturduklarım ama "yazmaya" sözcüğüne dikkat çekmek istiyorum. Sahip olduğum sözcük kökeni meraklılığı ve imlaya özen, bu sözcükte çok ilginç. Boşluktan kitap okuduğumdan eski basım kitaplarda "yazmağa" diye geçen sözcük, ne zamandan beri "yazmaya" oldu diye düşündüm.

Yapım eki olarak -mak yerine - ma kullanmayı kim önerdi mesela? Dil yaşayan bir fenomen galiba. Fenomen bile Türkçe'ye girdiğine göre.

Boşluktan başlayıp sözcüğe geçebilmem biraz uzun sürdü. Yazının burasına kadar okuyabilenler için yakaladığım değişik sözcük bağlantılarını paylaşmak istiyorum.

CNBC-e'de x dizisini izlerken altyazıda uygun mülk geçti, kulağıma appropriate property geldi. Ya da buna tamamıyla ben uyduruyorum şu anda; çünkü net olarak hatırlayamıyorum.

Daha sonra proper ın da uygun anlamına geldiğini hatırladım. Aynı kökten mi geliyorlar acaba dedim içimden.

Bunu net hatırlıyorum; Bart Simpson, Krusty'nin odasının önünde "Whoaw, Krusty's props..Cool!" dedi. Sonra kafamda ışık çaktı. Serbest çağrışım ile kafamda kıvılcımlar oluştu.

Her ne kadar Bart, prop dediğinde sahne elbisesini kastetse de dayanak anlamına da geliyor prop.

Prop'tan pro'ya geçtim. Professional'ın kısaltması babında. Şu birkaç ayda Real Madrid'in Hollandalı oyuncularına takındığı tavır ile uyuşan sözcükler olduğunu düşünüyorum. Dün de 3G nimetinden faydalanarak Muyu'nun Enes Kanter yazısını okudum. Aynı bağlantıyı Enes Kanter için de kurabiliriz sanırım.

Sporcularına (pro) zamanında destek olan(prop) kulüpler oyuncularına birer mülk gözüyle (property) bakıp uygun olmadığına(proper) karar verip oyuncuları fazla düşünmeden gözden çıkarabiliyorlar.

benzer durum ülkemizde Edu'ya da yapıldığına inanıyorum. Yazıyı daha fazla da uzatmadan bitiriyorum. Zira yazarken sıkıldım!

27 Ağustos 2009

berege, 24-08-2009

Yil boyunca bir seyler yazmak isteyip zaman bulamadigimi soyleyip yazi yazamadim. An itibariyle oldukca zamanim var;ancak simdi de bilgisayarim yok diye yazamiyorum. Halbuki- imlasini kontrol edemedim; ama kelimeye bayagi takildim- o kadar cok bir seyler yazmak istiyorum ki bilgisayarin basina oturunca yazmaya bir sey yokmus gibi geliyor ve actigim gibi kapatiyorum yeni word belgesini, bombos.

Kendimi dis dunyaya anlatmaktan hoslanmayan bir yapim var ve bir seyi yaptigimda kendimi en iyi sekilde ifade etmek istiyorum. Yazmak dedigin kendi fikirlerini senin disindakilerle paylasmak demek nihayetinde. Yazilarimda degindiklerim deginmek istediklerimin tahminen yuzde10'nunu olusturur. Geriye kalan bolumu kendimce paylasmaya uygun bulmamis ya da paylasiminin kayda deger olmayacagini dusunmusumdur. Bunun gibi bir denemeyi de daha once 'deneme'yisimin NLP aciklamasi bu olsa gerek.

Teknoloji guzel sey valla, pek cok yenilikle geliyor. Belli durumlarda insani bogsa da, yeni telefonumun klavyeli olmasi bilgisayar karsisinda yazamadiklarimi bir sekilde not almama olanak sagliyor. Uykumun gelmesi icin yatagima uzandigim su dakikada, ileride bu yaziyi okuyacaklar icin aklimda gecenleri 'kagit'a dokuyorum, o meshur teknoloji sayesinde.

O meshur teknoloji ki uzagi yakin kilip aninda konusturabiliyor, hem de bunu artik goruntulu bile yaptirabiliyor. Bir nevi hayata bile bagliyor.

Ama benim gibi disari acilmayi pek sevmeyen birini, sevdigine baglarken bazen aciz kaliyor. Karmasik duygularimi iletemiyor, yuzumdeki ifadeyi karsi tarafa gosteremiyor, sesimdeki tonu ayirt ettiremiyor.

Bu noktada teknolojiye de fazla mana bulmamak gerekiyor galiba. Insan kendine de cuvaldizi batirmali; ama dedigim gibi disavurumculugum pek iyi degil. Disavurum yaptigimda da degisik yorumlara mahal verdigim olmuyor degil. Ama icim iyi biriyim dersem yanlis da olmaz heralde.

Yazmak icin konu secmekte zorlaniyordum, baslayinca gerisi geldi. Self- exposure& 3G konulu bir yazi olustu. Sonuc olarak bu yazi da benim kendime bir acilimim olsun.

19 Haziran 2009

Diamonds are Forever

Dünkü girdi kabaca Kanye'den ve O'nun 3. albümünden bahsediyordu. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, zira şu anda google'da ek bir bilgi arayıp bulmak için çok üşengecim, Diamonds are Forever Kanye'nin 2. albümünden.

Hatta şarkının Diamonds from Sierra Leone diye bir sürümü de var. Sierra Leone demişken, birkaç güne belki Sierra Leone ile ilgili bir- iki kelam edebilirim, varsa takipçilerim hazır olsunlar.

Diamonds are Forever deyince benim aklıma hiç izlemediğim ama genelde methini duydum Blood Diamond filmi geliyor. Halbuki bu açıdan bakınca James Bond serisinin 'n' yılı çekimi ( mühendislik okuduk ya, o hesap) filmi de gelse çok şaşırtıcı olmaz heralde.

Yazılarımda resim yoksunluğu olduğunun farkındayım; ama bu sefer fena olmayacak 1-2 resim koyabileceğim sanırsam. Zira şu girdiyi oluştururken aklımda ne Kanye vardı, ne James Bond. Denk gele rastgeldiğim bir haberde dünyanın en pahalı içkilerinden bahsediyordu. Ahanda bu da resmidir!


Resimdeki herife ben bakınca tipe bak embesil midir nedir diye sordum, ne zikime bakıyorsun tuttuğun martini bardağına bu kadar ayrıntılı dedim. Yaklaşık 18000 $'dan giden bu martininin bardağında meğersem 1.06 karatlık pırlanta varmış. Karat ile ilgili bir yazı da oluşacak o halde, anahtar sözcük olarak not aldım.

Adamın tipinden de anlayabileceğiniz üzere kendisi Uzakdoğu'lu. Ama çoğu Uzakdoğu'lu Japonları kendilerinden görmüyor ve dışlıyorlar. Bu cümleden anlayamayan olduysa diye açıklık hatrına adam Japon, adı da Shingo Kawahara. Tokyo Ritz- Carlton barmen'iymiş. Ne varsa Japon'da var diye boşuna dememişler. Subaru, Mazda, Sony, Nintendo, hım- kım.





Ara paragraf: 1. ve 2. Dünya Savaşı sırasında ve bu savaşlar arasındaki dönemde saldırganlıklarını, toprak ele geçirme hırslarına bağlıyor genelde Çinliler. Ancak benim fikrime göre Japonlar ekonomik ve teknolojik olarak geleneksel yapıyı yıkıp kapitalist düzeni benimseyebildiğinden ilerledi ve yerelde çok dikkat çekip aykırıyı oynadı. Sebep budur. Bu da o zaman başka bir yazının konusu olsun. Not 3!

Yazıyı yazarken çok fazla konudan saptığımın farkındayım; ancak bir yazıyı günlüğe yazarken açıkçası kendimi kısıtlamayı çok sevmiyorum. Gelin görün ki çok uzun yazıları kişisel olarak okumaktan kaçınan biri olarak bu yaptığım ile kendimle ne kadar çeliştiğime siz karar verin.

Kanye'den girdim, japon'lara bağladım olayı. Ama asıl amacım çok pahalı içkilerden bahsetmekti. Ha, sahi Martini'yi yapan herif Japon'du. Ben kişisel olarak pek Martini tüketmediğimden sağlam bir yorum yapamayacağım, o fiyata değer mi değmez mi gibi. Yorum yapmakta herkes özgür. Ben bu arada tarifini vereyim bu martini'nin ve girdiyi sonlandırayım daha da uzatmadan.

Dinlendirilmiş Belvedere Vodka'sını(çok kritik) bir tutam taze ıhlamur ile kıvamına gelene kadar çalkaladıktan sonra, gerekli elması kadehin içine salıyorsunuz.

"Romantik takılıp evlenme teklifi etmek isteyenler için fena bir seçenek değil gibi duruyor." Güzin Abla'ya yayınımıza katıldığı için teşekkür ediyor, başka bir girdiye kadar herkese saygı- sevgi.

18 Haziran 2009

Graduation

Kanye West'in üçüncü stüdyo albümünün güzide adı, an itibariyle bana da hitap ediyor sayın okuyucular.

Dün akşam bitirme tezimle ilgili final raporunu teslim ettiğimde içimde yaşayamadığım rahatlamayı, gün içinde aldığım hocanın raporun formatını beğenmemesiyle beraber bir nedene bağlamış oldum.

Neyse ki raporda gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra, biraz da sonuçları manipüle ederek tezimle ilgili olayı kapatmış bulunuyorum. Doğuş'un gördüğü elektronik devre sanırsam artık yarım yamalak da olsa çalışıyor. Benim aldığım sonuçlar da zaman zaman tutarsızlıklar yaşansa da, bundan sonra projeyle ilgilenecekler benim yarım bıraktığım çalışmayı daha ileri noktalara taşıyacaklardır.



Gelelim Kanye'nin albüme. Öncelikle albüm kapağına dikkati çekmek istiyorum sayın okurlar. Yanlış hatırlamıyorsam bir Japon sanatçısına ait bu kapak çalışması. Kanye'nin sürekli bir yenilik arayışı içinde olmasından ötürü, albümünde, kıyafetlerinde, kliplerinde sanatsal öğelerin serpiştirildiğini rahatlıkla görebiliriz. Kısa bir araştırma sonrası Takashi Murakami olduğunu öğrendim Japon sanatçının adının.


Bu albümüne kadarki diğer albümlerinde de eğitim ile ilgili albüm adları seçen Kanye( College Dropout ve Late Registration), Graduation ile Grammy ödüllerini topladı. Bu albümde en çok bilinen şarkının Stronger olduğunu tahmin ederken, Good Life, Homecoming ve Flashing Lights'ın plaseler olduğunu belirtmekte fayda görüyorum.


Bu albüm için benim önereceğim diğer pek bilinmeyen şarkıların listesiyle girdiyi sonlandırıyorum.
Can't Tell Me Nothing
Champion
The Glory

13 Haziran 2009

öylesine sürüm 2

13 Haziran'a girdiğimiz şu saatlerde yapacak herhangi bir iş bulamamamın sebebiyle deneme yazmaya karar verdim. Tamamıyla free-style olacak, çünkü her seferinde verse'üme girerken problem yaşıyorum. O yüzden bana puanım DOGHUZ kankam.

Aslına bakılırsa şu blog'da yazılan denemelere bakınca kendi kendime diyorum, ulan a.k. kassam ben de yazarım. Sonra diyorum sktr lan, kasılır mı her gün her gün. Şu gün bu denemeyi yazmam için okulumdaki bütün finallerin bitmesi, geriye sadece proje teslimlerinin kalması ve 4 bira gerekti. O sebepledir ki her güne bir deneme bulabilen Doğuş'a saygılarımı yolluyorum.

Yazılacak onca gelişme var iken ben ne diye deneme yazıyorum diye kendi kendime sorguluyorum. Ronaldo'nun Real transferi diyorum yine kendi kendime, millet her boku okumuştur zaten. Dün arkadaşla konuştuk, PES 2010 için iyi olduğuna kanaat getirdi Kaka ile iyi bir ikili oluştururlar diye fikrini belirtti. Az önce de Ronâldo'nun Paris Hilton ile samimi görüntülerini gördüm, bu hadiseyi kapadım.

NBA finalleri hadisesi var bir de dokundurabileceğim. Ne yazık ki seriyi doğru düzgün takip edemiyorum, ettiğim zamanlarda da not almıyorum ileride oluşturabileceğim yazılar için. Tembellik işte. Ancak dün sabah 7 gibi uyandığımda ranzadayken arkadaşa sms attım, maç ne alemde diye. 2 sayı orlando önde, inanılmaz maç dedi. Hayvani bir şekilde işeme ihtiyacı duyduğumdan indim ranzadan, skerler dedim açtım bilgisayarı başladım izlemeye maçı. Acı acı soktu Lakers açıkçası. Uykum kaçtı yine, 3 saat embesil takılmak durumunda kaldım. Benzer sıkıntıyı Horry, Sacto'ya son sn. de gömdüğünde çekmiştim. Fisher'ın 0.4 sn'sini kaçırdım, Spurs'ü de pek sevmem zaten Hido'nun orada oynaması çok da mühim bir ayrıntı değil bu bağlamda.

Birazdan yudumlayacağım biram bana yazının şu noktasından sonra neler karalayabileceğime dair bir ipucu versin diye umud ediyorum. Maalesef ki herhangi bir kıvılcım çakmadı meret. Yalnız şundan bahsedebilirim yazıyı kapatırken Mehmet Topuz olayını onca abarttılar ne bok çıkacak merak ediyorum. Beşiktaş- Fenerbahçe- Kayseri- Topuz orgy'sinde "Mehmet bizim, Topuz'u sizin" esprilerine ben doydum. Ahmet Çakar, Demirören tartışması eğlenceliydi bayağı, gözden kaçmasın. Son olarak blog'a girdiğim bir post'ta ilk kez bu kadar Türkçe sözcük seçimine özen göstermedim ve argoya başvurdum; ancak çok da önemli olmasa gerek.

eyvallah

16 Mayıs 2009

Berege Günlükleri #2

En son girdimi oluşturduğumda Houston'ın 2. tura çıkacağını düşünüyordum, Fenerbahçe'nin de Türkiye Kupası'nı 26 yıl aradan sonra müzesine götüreceğine inanıyordum. McGrady, sakat da olsa 2. tur gördü; üstelik Houston Rockets, Staples Center'daki ilk maçı alarak serinin geleceği için umut verdi. Rockets'ten beklentim zaten ilk turu geçmekten ibaret olduğundan bu noktadan sonra elenmeleri çok da üzücü olacak bir durum değil. Her ne kadar ilk maçı alsa da Rockets, 5. maçın sonunda 40 sayı farkı atan taraf Lakers idi. Son maçta takım inanılmaz bir mücadele ruhu ortaya koymuş olsa bile son maçı Staples'da, hem de Yao'suz alabilmek pek olası gözükmüyor. Yine de umutları yükselten bir 6. maç oynadığımız gerçeği de ortada. Yarın gece "Beat LA" ruhu canlanır da Lakers'ı elersek, NBA tarihine geçecek bir başarıya imza atmış olacağız.


Gelelim Fenerbahçe ile ilgili ne umdum ne buldum faslına. Fenerbahçe için berbat geçen bir sezondan sonra, en azından bir teselli ödülü olarak 22 yıllık ömrümde bir kere bile yaşayamadığım Türkiye Kupası sevincini, takımımın bana yaşatmasını umuyordum. Ligdeki maçta alınan 2-1 lik galibiyet sonrasında bu konudaki umutlarım da yeşermişti; fakat kupa maçlarının kalecisi Volkan Babacan başta olmak üzere tüm oyuncular Beşiktaş karşısında gereken performansı gösteremedi ve bu yılı da kupayı kazanamadan kapattı Fenerbahçe.


Bir musibet bir nasihatten iyidir derler; ancak bu Fenerbahçe'nin başına gelen kaçıncı musibet, ben sayamadım. Aragones, elindeki kadroyu kafasındaki sisteme uymadığını görmüyor ya da görmezlikten geliyor. Yönetim bu kadroyu koruyacak imzalar attırıyor. Bir oyuncu bu kadar ruhsuz oynuyorsa bu takımda kalmaya hakkı yok, bunun nedeni hocayı gönderme maksatlı bile olsa. Güiza gibi hareketli bir oyuncuyu besleyemediğinden takımın sistemi, İspanya'nın geçen seneki en iyi oyuncusu bu yıl yokları oynuyor. Takımın geleceği yönetimin alacağı radikal kararlara bağlı olacak; ancak yenilenen sözleşmeler ile yapılabilecek en radikal değişiklik Aragones'in yollanması olacak gibi.

22 Nisan 2009

Bu Bir Davettir

İstiyorum ki,

Oturalım bir gün fütursuzca,
Rakı, balık, meze ne varsa...
İstetelim masamıza.
İki çın çın yapıp,
Vuralım kadehi masaya.
Sağlığa ve sevgiye!

Sövülesi gelsin eski sevdaların,
Orospu!
Dünya'yı kurtarıp tekrar batıralım.
Kalbimizi kıralım,
Gönlümüzü alalım.
Çakırkeyf'ten geçip sağa sapalım,
Bulanık görene kadar düüümdüz.



Gelmişini geçmişini...
Hesabı biraz eksik biraz fazla,
Ayarı kaçmış inceden,
Küfe isterken beden,
Atalım kaçalım.
Anasını satalım...

07 Nisan 2009

Hatalıysam İspatla...

Zaman su misali akıp giderken
Ben hala elde sıfır gezerken
Çok düşündüm hata nerde?
Bilemezdim ki çözüm nerde?
O zaman,
Çek şarabı vur bahaneye,
Gezinelim çözümsüzlüklerde

Hissizlik içinde bir hassasiyet
İki kelam ettirmedi bu meret
Çek bi fırt daha
Sonra gene vur bahaneye
Gelen giden fırça atarsa
Hatalıysam ispatla

Üşengeçlikten beter kanser mi var?
Göt anca sigara ya da alkol için yerinden mi kalkar?
Elin piçleri demez mi sonra,
Tirbuşon var mı?
İşin yoksa kovala bütün cadde.
Sonra yengen gelip demez mi?
Çocukla çocuk olma
Sonra gene vur bahaneye
Hatalıysam ispatla.

Gökmener
28 Mart 2009-Ankara

05 Nisan 2009

Aşk Doktoru Gani Durgunsu

Evet sevgili okurlarım, blogumuzun Gürkan Kubilay ile başlattığı yeni serilerimizin en sonuncusunda birlikte olacağız bundan sonra. Neyi mi konuşacağız? Tabi ki gecenin maçlarını değil. Sizlerle aşkı, tutkuyu, sevgiyi ve şehveti konuşacağız. Kırık kalpleri, yorgun gönülleri ve hüzünbaz sevişmeleri konuşacağız. İclal Aydın, Tuna Kiremitçi ve Mehmet Çoşkundeniz'i hocası, Güzin Abla'nın talebesi sıfatıyla sizlerin huzurunda olmaktan gurur duyuyorum. Ben, aşk doktorunuz Gani Durgunsu, sizin için varım.

İzninizle ilk hikayemizde çok sık rastlanan bir olaya temas etmek istiyorum:

"Gani Ağabey, geçtiğimiz günlerde kız arkadaşım benim evdeyken postacı gelmiş ve içinde bir kaç fotoğraf bulunan bir zarf bırakmış. Yollayan ise Emniyet Müdürlüğü. Kırmızı ışıkta geçtiğimin belgesi olarak ceza kağıdıyla birlikte yollamışlar. Trafik kameraları tarafından kaydedilmiş görüntüler ve ceza kağıdında ayrıntılı bir şekilde nerede ve hangi saatte kırmızı ışıkta geçtiğim de yazmakta. Eşek gibi de plakam çıkmış resimlerde. Malesef eşek gibi çıkan şey sadece plakam değil. Yanımda oturan ve giderken bırakayım mantığı ile arabama aldığım iş yerinden bayan arkadaşım da çıkmış fotoğrafta. Kız arkadaşım bunu gördü ve kendisiyle aramız bu yüzden feci halde bozuldu. Adeta ayrıldık gibi bir şey. Gönlünü nasıl almalıyım şimdi kız arkadaşımın? Lütfen yardım et Gani Ağabey..."

Rumuz: Trafik Canavarı

Sevgili okurum, öncelikle merhaba, sakin ol.

Çok klasik bir hikaye seninkisi. Günde 30-40 arası buna benzer vakalara rastlıyorum. İlk sana cevap vermek nasipmiş. Malum bu işler nasip kısmet işi, aynen seninle kız arkadaşının geleceği gibi. Ama sen o kısmetinin içine sıçmışsın o ayrı. İnşallah yanındaki bayanın açıklamasını yaparken de sıçtığın boku sıvamamışsındır. Neyse, gelelim senin şu an yapabileceklerine. Öncelikle durumu güzelce açıkla manitana, yanına giderken de elin boş gitme sakın. Tek taş falan al.

Bu noktadan sonra senin için bu ilişki çatallanıyor cankuş. Eğer seni dinleyip yeni bir başlangıcı kabul ederse ne mutlu sana. Olur da etmezse, o zaman Normandiya (Omaha Beach) çıkarması diye tabir ettiğimiz, bir benzerini Şahin K'nın "Denizin soğuk suları" adı altında yaptığı hamleyi yapmalısın. Unutma bu hamle 2. Dünya Savaşı'nın en önemli hamlesiydi. Ayrıca Şahin K da bu hamle sayesinde zafere ulaştı.

Neyse, kısacası yapman gereken kızı kolundan tutup tatile çıkartman. Sarımsaklı, Ayvalık, Armutlu, Erdek ördek falan olmamalı tatil mekanı yalnız. Maldivler, Pattaya, Paris, Milano falan ancak etkili olur. Romantik bir tatilden sonra da kız arkadaşın seni affetmemişse son çaren olan atom bombasını kullanmalısın.

Gelelim atom bombasına, bu noktaya gelen bir ilişki artık kendisine ve çevresine çok büyük zararlar veriyor olsa da hala onu yürütüp ayakta tutmanın tek yolu bu bombadır sevgili mağdur dostum. Çok detaya girmicem, hatta blogun kapanma riskini de düşünerek sana bu bombanın tanımını üniversitedeyken çok severek kitaplarını okuduğum, derslerini katiyen kaçırmadığım değerli hocam William Shakespear'in betimlemesi ile anlatıcam. sevgili okurum şu satırları çok iyi hatim et: Kız arkadaşının gizli bahçesine hayat tohumlarını ekip onları düzenli sulamalısın.

Bir çok çift evliliğini kurtarmak için yeni bir çocuk yapar dostum. Sen de bunun bir benzerini yapmalısın. Bir bebek kız arkadaşının yeniden sana tutku ile bağlanmasını sağlayabilir. Akabinde evlilik de gelebilir. Çok mutlu olabilirsiniz. ama bombayı nasıl atarsın orasını bilemem. Tahsilim o konuları kapsamıyor Romeocum.

Artık atom bombası da işlemezse, arabana aldığın kız ile ilgilenebilirsin demektir. Son bir nasihat daha: Trafiğe çıktığında kemerlerini bağlamayı unutma.

Not: İl Trafik Müdürlüklerine yüzlerce kez faks çektim, "kameralar ile insanların özel hayatlarına şahit oluyorsunuz, edep ya hu, kaldırın onları" diye ancak bir cevap alamadım. Geçenlerde de UEFA'ya ofsayt kaldırılsın diye faks çektim ancak onlar da cevap vermedi. Çok yazık...

31 Mart 2009

Suriye-Ürdün Gezisinde Yan Gözle Basketbol

1. Antakya'da topçu kardeşler... Ya maça gidiyorlar, ya maçtan geliyorlar. Yedi Kasım İkibinsekiz

2. Suriye'nin Krak de Chevaliers nahiyesinde, dağların arasında yalnız bir pota kış uykusuna yatmış. Sonraki ilk maç yaza herhalde. Kasımın Onbiri.

3. Şam'da şans güldü... An ile mekân tarif kabiliyetimi aştı, kanda Suriye şarabı ile Lübnan rakısı da dolaşırken iki turnike atmak kısmet oldu. Şutlar girdi. Tarih? ikibinsekizinonbirinciayınınondördü babolar.

4. Ürdün'de (ing: Jordan) bir geçkin sokak topçusu. Yer Amman (antik: Philadelphia) yakınındaki eski Roma şehri Jerash, Ben Hur'un araba yarışını yaptığı hipodromun girişinde hâlâ duruyor. Filimdeki değil, gerçeği... Onyedi Kasım, sizin moruk kırkbiri devirdi.

5. Dönüşte, Akdeniz'in tam doksanında Antakya sırtlarının bir kıvrımına sotalanmış Vakıflı köyü... Wiki'de "dünyada Ermenistan dışındaki tek etnik Ermeni köyü" diyor. Ortadünya gibi yerdi, mantar filan yememiştim fakat kafasını yaşıyordum. Bilmediğim gibi bir yağmur yağıyordu, eski berber kapılarındaki o içine dalıp geçmesi zevkli şakır şıkır zamazingolar gibi, ful sağanak, fakat etraf görünebiliyor havevır. Üstüne dünyanın bu orasında bizim mabedlerden bir tanesine de rastlayınca burgulu parendeye geldim, oraya kadar net hatırlıyorum. Sonrası karışık. Yine de bakınız bir adet anı kendim kaçırma pahasına sizin için enselemişim, net hatırlamıyorum. Öte yandan kanıt gayet net. Ordaydım. Yirmiüç Kasım idi.

28 Mart 2009

Kendimce Yazıyorum

Günlüğe uzun süredir yazmadığım/yazamadığımın farkındayım. Bir günlüğe olması gereken ilgiyi gösteremediğimden artık sağ tarafta adımın kendi isteğimle olmadığının farkında olan var mıdır? Bilemiyorum.

Yerel seçimler nedeniyle eve dönüş yaptım bu hafta sonu. Oy pusulamı buraya ben aldırdım. Bayağı yerelci olduğumu düşüneniniz olabilir. Öyle miyim? Sanırım öyleyim. Bu paragrafı ne için oluşturdum derseniz, sevgili Doğuş'a kısa paragrafların da olabileceğini göstermek ve birazdan yazacaklarıma ön ayak oluşturması için. Eh, bunu yaparken paragraf uzadı; ama çok da önemli değil bence.

Okul için İstanbul'da kaldığımdan ötürü- Bkz: Tuzla'nın Orhanlı beldesi- hafta sonları kız arkadaşıma, daha iç İstanbul'a geliyorum. Bu süreçte bilgisayar ile olan bağlantım oldukça kısıtlı. Bu noktada yazdıklarım bir çeşit itirafa giriyor diyebilirim. Az çok Süper Lig maçlarını takip ediyorum, NBA maç özetlerini izleyip son durumlardan haberdar oluyorum, Avrupa'dan futbol heyecanını ucundan da olsa yaşıyorum. Amma velâkin, bunlar hep tadımlık fındık fıstık mahiyetinde.

Eskiden geceleri uyumadığında tek başıma da olsa NBA maçları izleyen ben, artık bu özelliğimi yavaş yavaş kaybeder oldum. Hayatım boyunca beraberce bir olaya girilmesinden yana bir tutumum olduğu için tek başıma takılmalarım azalıp çoğul etkinliklerimin artmasıyla bu özelliğim artık köreldi. Yurttaysa arkadaşlarla birlikte etkinlik yapmayı (muhabbet, alkol, PES, spor) şehirdeyse kız arkadaşımla beraber zaman geçirmeyi benimsemem çok da şaşırtıcı değil bence.

Ama aynı zamanda benim için yeri her zaman ayrı olan değerli Genç Subaylar ve forumun, bu süreçte bilgisayar kullanımımdaki azalmadan -kesinlikle başka bir nedeni yoktur- ötürü olumsuz etkilenmesi bugün beni bu girdiyi oluşturmak için resmen dürttü. Zira evdeyim ve yek başımayım kısa bir süreliğine, yerelde genelde böyle oluyor ev ziyareti kafası. Girdinin akıbeti bu noktadan sonra kişisel yorumlara dayalı olacaktır. Gerçi bu noktaya kadar da öyleydi, neyse bilginize.


Tabii ki, günlüğe bir şekilde katkıda bulunayım ben de istiyorum. Onca işi arasında onlarca girdi oluşturan Doğuş, benim kafamda takımın her şeyi. Bir nevi MVP, aman Gani alınmasın.

Gürkan ve Kubilay da sürekli takipleriyle benim de az çok takip edebildiklerimi kendi yorumlarıyla günlükte paylaşabiliyorlar. Benim takibim sadece önemli gördüğüm kısımlara odaklandığından genelde kendime yetecek kadar malzemeyi alıyorum, daha fazlasıyla uğraşmıyorum. İyiliği kötülüğü tartışılır.

Adaşımın koyduğu resimler ve altlarına kattığı kısa yorumlar, bana her zaman NTV'deki Oğuz Haksever ile "O An"ı hatırlatmıştır. Okuması kolay. Bilgisi doyurucu. Bu yüzden Doğuş bunu daha önce de konuşmuştuk, artık şu cümleleri kısalt. Forumda bile 10 satırdan sonrasını okumak ızdırap geliyor.

Oğuz deyince aklıma geldi, o da benim gibi emekliye ayrılanlardan. Kendisini bana yakın görmüşümdür hep, bu konuda da pek uzak değilmişiz. Bir ara paslaşalım.

Serkan'ın da zamanında ne kadar bitirim bir yazar ve spor takipçisi olduğunu forumdan biliyorum. Ancak kendisinin şu anki performansını, şahsım olarak eğitim olarak almayı tercih ettiği formasyona (Word'ün Türkçe önerisi biçimlenim oldu. Ara not olarak bulunsun.) bağlıyorum. Teknik bir üniversitede ki bu adamın ODTÜ, İnşaat Mühendisliği hayat enerjini çekip yutar. Yaşamsal fonksiyonlarının birkaçını kısmak, o güne kadar yaptıklarını sorgulamak zorunda bırakır adamı. Umarım zamanla Seko da ışığa ulaşacaktır.

Gani de Seko ve benim gibi mühendislik okuduğundan o da biraz uzak kalıyor gibime geliyor. Okulun yanına kız arkadaşı değişkeni de eklenince günlük/spor takibi ve yorumlanması sekteye uğruyor.

Tabii yukarıda böyle yazmışken Mert de bizim gibi mühendislik okuyor ama hem takibini yapıyor hem de yorumunu her türlü konuya her şekilde katıyor. Benden büyük bir alkış Mert'e.

Benzer şekilde bir yoğunla sahip İsmail de günlüğe gereken ilgiyi ve katkıyı esirgemediğinden ötürü ona da eyvallah. Günlüğün devamlılığı bence her zaman en önemli olan.


Son olarak günlüğe hiçbir girdi oluşturmamasına rağmen o nur sesiyle hep katkıda bulunmuş Çağrı'ya Mariah Carey'den gelsin: We Belong Together.

En son olarak şunu da eklemeden geçemeyeceğim. Bir zamanlar bir Sarp vardı. N'oldu ona? FEK'in tatlı su balığı benzetmeleri var bu durumda aklıma gelen; ama herkesin de kendine göre gerekçeleri vardır herhalde. Ama Sarp'ın yaptıklarını hatırladığımdan şimdiki hali bana tatlı su balığını hatırlattı. Allah bizleri böyle durumlardan korusun. Amin.

Girdimi bitirirken ne kadar iyi NBA takibi yaptığımı gösteren ucuz bir espri yapayım. Günlükten emekliye ayrılırken sırt numaramın 1, formamın Houston olmasını istemiştim. Hiçbir aksiyon yok bu konuda. McGrady, takım onsuzken Play-off'ta 2. tura çıkacağını izledikten sonra mı benim formayı emekli edeceksiniz? Böyle mi benzeştiriyorsunuz lan?!

Herkese selamlar gönül dostları.

Eyvallah.

Not: Zamanında kendimce Şef'in Listesi oluşturmuştum ve Doğuş benim için de bir liste oluşturacağını söylemişti. Herhangi bir geri dönüş yapmamışım o girdiye; çünkü üzülerek de olsa söylüyorum gözümden kaçmış. Ancak geç de olsa eyvallah dayıgilciksin. +rep.

Berege

26 Mart 2009

Camekan

Pamuklu bir ses ile kaydı gitti vücudundan gecenin elbisesi,
Transparan dudakları titremekteyken.
İndirdi kollarını akşam rüzgarında ve bekledi...
Zaman akıp gidiyordu gözlerinden soğuk ve sıcak, ılıktı.
Bir açılsa dudakları elbet bitirirdi kainattan birinin işini,
Sinir krizleri kendince eylem planı.
Ama o bilmiyordu beni aradığını,
Hâlâ aşkı bulamadığından dem vuruyordu.
Mum ışığında yemekleri,
Hisli dokunuşları anlatıyordu.
Güzel güzel giysilerinden,
Aşkın türlü betimlerine atlıyordu.
Sövüyordu sonra,
Ama o bilmiyordu beni aradığını,
Hâlâ aşkı bulamadığından dem vuruyordu.

22 Mart 2009

Gavur Balıkları 2. Mahmut!

Bir Osmanlı Padişah'ı vardır, 2. Mahmut. Gavur Padişah dermiş halk kendisine. Sebebi ise Osmanlı'yı çöktüğü bataktan çıkarmak için türlü reformlara gidip Avrupalılaşmak adına yenilikler getirmek istemesi.

Misal; sarığı, şalvarı kaldırtmıştır devlet dairelerinde. Ceketi, pantolonu getirmiştir yerine. Yeniliklerle o kadar bozmuş ki kafasını, sarayda bile o koca koca sakalları kestirip ve kendisi de kesip pantolon giymiş. Kadınları pek iplemese de erkekleri dahil ettiği bir nüfus sayımına gitmiştir Osmanlı tarihinde...

Halk karşı çıkmış, yer yer ayaklanmış. Mahmut boş durur mu? Koskoca hükümdar, karşı çıkana basmış cezayı. Halk kudurur kudurmasına da cezalardan da tırsar bir yerde. İşte büzülemeyesice torba ağızlar o dönemde de büzülemeyince 2. Mahmut'un adı Gavur Padişah'a çıkıveriyor. Kendisinin ne kadar umurundaydı bilinmez.
  • 1. Murat - Bizanslı Horofira (Nilüfer Hatun)
  • Yıldırım Bayezit - Bulgar Marya (Gülçiçek Hatun)
  • Çelebi Mehmet - Bulgar Olga
  • 2. Murat - Veronika
  • Fatih Sultan Mehmet - Sırp Despina (Huma Hatun)
  • 2. Bayezit - Kornelya
  • Kanuni Sultan Süleyman - Polonya Yahudisi Helga (Hafza Sultan)
  • 2. Selim - Roksalan
  • 3. Murat - Rasel (Nurbanu Sultan)
  • 3. Mehmet - Venedikli Bafo (Safiye Sultan)
  • 1. Ahmet - Yunan Helen (Handan Sultan)
  • Genç Osman - Sırp Evdoksiya (Mahfiruz Sultan)
  • 4. Murat - Sırp Anastasya (Mahpeyker Sultan)
  • 4. Mehmet - Rus Nadya (Turhan Sultan)
  • 2. Süleyman - Sırp Katarin (Dilasub Hatun)
  • 2. Ahmet - Polonya Yahudisi Eva (Hatice Sultan)
  • 2. Mustafa - Rum Evemia (Emetullah Sultan)
  • 3. Ahmet - Rum Evemia (Emetullah Sultan)
  • 1. Mahmut - Aleksandra (Saliha Sultan)
  • 2. Osman - Sırp Mari (Şehsuvar Sultan)
  • 3. Mustafa - Fransız Janet (Mihrişah Sultan)
  • 1. Abdülhamit - Fransız Ida (Rabia Sermi Sultan)
  • 3. Selim - Cenevizli Agnes (Mihrişah Valide Sultan)
  • 4. Mustafa - Bulgar Sonya (Sineperver Sultan)
  • 2. Mahmut - Fransız Rivery (Nakşidil Sultan)
  • 5. Mehmet Reşat - Arnavut Sofi (Gülcemal Sultan)
  • Vahdettin - Çerkes Henriet (Gülistan Sultan)
Biraz eksik olmasıyla birlikte Osmanlı hükümdarlarının, perde arkasında ne kadar etkili ve çoğu zaman entrikaların bayrak taşıyanı olduğunu bildiğimiz anneleri ve kökenleri. Bir şey ima etmeye çalışmıyorum. Demek istediğim, modernleşme adına yenilik getirmeye çalışan bir padişah ve yobaz bir halkın ona taktığı lakap buysa eğer, diğerlerinin de gavurlukta ondan aşağı kalır yanı yokmuş.

Kaldı ki Avrupalılaşmak adına yapılan her yenilik de medenileşmek olamıyor, bunu bugünlerden biliyoruz. Medenileşelim derken evde avuçta bir şey kalmıyor, birileri sefa sürerken halkın torba ağzı büzülmüyor. Bugünlerle o zamanların arasında ne de güzel bir benzerliktir bu...

İkinci Mahmut'un yeniliklerinin değeri bilinmedi belki o zamanlar ama Mustafa Kemal'in yeniliklerinin değeri bilindi, uygulandı. Sonra gün oldu devran döndü Kemalist olmak bir suç, bir yük, bir gericilik olarak lanse edilmeye başlandı. Kemalist bildiğin, laik bildiğin adamlar zart operasyonuyla ya da zurt operasyonuyla içeri alınmaya başlandı. Bazılarının gerekçesi haklıdır, bazılarının gerekçesi değildir bilinmez ama neden Kemalist olmak kötü bir şey oldu? Ayrıca Kemalistlik nedir? Atatürk ilkelerine bağlılık sergileyen herkes altı üstü bir kelime olan KEMALİST olarak yaftalanmak zorunda mıdır? Ne kadar saçma, boş...

Bölünmüşlüklerden bölünmüşlük beğeniyoruz, o raddeye geldik artık. Başı örtülü-örtüsüz, zengin-fakir, Kemalist-Dinci vs. Önce orta direği bitirdiler, sonra ortada olan her şeyi. Ya savaş dediler, ya barış...

Hey güzel ülkem, sonra da dersin ki Amerika'da, İngiltere'de, bilmem nerede yaşayan Türk kökenli bir vatandaş başarı elde ettiğinde; "Adam olsaydı da ülkesinde başarsaydı" Başımızdakiler adam olsaydı da, ülkesinde tutsaydı.

Aynı terane, bangır bangır seçim arabaları. Her yer flamalar, bayraklar. Gecenin bir yarısı gruplar hâlinde oraya buraya afiş yapıştıranlar... "İzin aldınız mı bunlar için?" desen, döverler adamı. Bir de yeni moda, ev telefonları! X Partisi (İsim vermemek adına) ile zerre alakamız olmamasına rağmen bu adamlar ne hakla evimi arayıp da; "Bu seçimde kime oy vereceksiniz? Umarız güzel bir gelecek için bize oy verirsiniz..." deme cür'etini kendilerinde buluyorlar? Cılkı çıktı iyice.

Lise'de dershane sınavlarına girersin bir dolu. Şu dershane, bu dershane derken sınavların sonunda evini aramaya başlarlar. "Merhaba, oğlunuz sınavımızda bilmem kaçıncı oldu, şu kadar indirim kazandı. Dershanemize kayıt yaptırmayı düşünür müydünüz?" diye istisnasız hepsinden telefon alırdın. Bu dershaneler birbirlerini kötülemekten de geri kalmazdı. Oysa ki hepsi aynı bokun farklı renkleri ve dostça mücadelesi. Oysa ki hiçbiri diğerinden daha iyi değil. Sen çalışırsan, başarıyorsun. Gerisi %5-%10 farkeder.

Şimdi televizyonlarda ekranı ikiye, üçe bölerek partilerin mitinglerine bağlanıyorlar. Baykal, Erdoğan'a sokuyor. Erdoğan, Baykal'a giydiriyor. Bahçeli ben de varım! diye inim inim inliyor. Diğerleri de bir yerinden tutuyorlar işte. Bu dershane kavgasına benzetiyorum her denk geldiğimde. Erdoğan ve Baykal'ın Hacivat ve Karagöz benzerliğinden de bahsedecek olursam sanırım daha da uzayacak yazı...

Ne diyorduk? İkinci Mahmut, yobaz ve at gözlüklü güruh tarafından gavur ilan edilmişti. Oysa kötü şeyler de yaptığı söylenemez. Hatta o zamanın bilebildiğimiz şartlarına göre de adımlarını planlayarak, tek tek reformlarını gerçekleştirmişti. Yine de yaranamamış belli ki. Uzanamadıkları İzmir'e "Gavur Memleket" diyenler, 2. Mahmut'a "Gavur Padişah" diyenlerin torunları olabilirler mi acaba?

21 Mart 2009

Bir Ağız Tadıyla Sevişemedik Gitti Seninle...

Çocukluğumun geçtiği iki katlı, ahşap müstakil evde ne bilgisayar vardı, ne de televizyon. Teknolojik açıdan evin tek eğlencesi, dedemin eski radyosuydu. FM bandını anlardım da, o illa AM bandında da bir şeyler bulur ve dinlerdi saatler boyunca...

Köpeğim vardı bir de, çöpten çıkartıp aşılarını tamamlatıp evcilleştirdiğimiz. Rahmetli, belediye tarafından zehirlenene kadar minnet duygusuyla hiç ayrılmadı yanımdan. "Beni çekip çıkardınız ya o hayattan, ölene kadar sizinleyim." der gibi... O ölene kadar bizimleydi de, biz ölene kadar onunla olamadık... Şehir, silüetini atarken üzerinden müstakil evlerin varlığı yavaşça sona eriyordu ve bu kervana katılarak apartmanlara taşındık biz de... Biz apartmandaydık da hep, dedemler de apartmana geçince o dört duvarı taştan yer dışında bir şey göremez olduk. Biz taşınınca, kiracı alındı eve... Topak da onlarla kaldı. Bizim kadar ilgi göstermediklerinden olabilir, sahipsiz sanmış belediyenin memurları. Sulu, leziz ve zehirli bir etin yüzünden oldu ölümü. Komiktir, bir zamanlar bunu düşünüp üzülüyordum ama artık üzülmüyorum. Sebebini bilmiyorum ama üzülmek de içimden gelmiyor açıkçası.

İşte o evinin tahtalarının boyası kuruyup çatlamış pencerelerinden sokağı izlerdim ben. Her yerde aynı türden bahçeli evler... Yollar toprak, elektrik var ama nasıl var? Öyle çok araba geçmez. Bağrı açık, ispanyol paçalı pantolonlarıyla abiler... Puantiyeli kıyafetleri, rengârenk saç bantları ve tokalarıyla ablalar. Abilerle pek işim olmadı da ablalar bizim pencerenin önünden her geçişlerinde; "O güzel yeşil gözlerini bize versene" diyip kıkırdarlardı. Utanıp içeri kaçtığımı hatırlarım. Şimdi olsa...

İlkokulda bir kızdan hoşlandım. Unutmam, üçüncü sınıftaydık. Arkamdaki çocukla salak salak hareketler içerisinde oyalanırken, artık ne için öndüm bilemiyorum ama, arkamı döndüğünde salınan saçlarıyla görmüştüm onu. Üç senedir aynı sınıftaydık ama o an öyle bir şey oldu ki, ben ilk defa farkettim onu... Slow motion'da geliyordu cam dibi ile orta sıranın arasındaki holden, kafamda müzik de girse sahneye on numara olurdu... İlk defa körü körüne sevdalandım. Evi tam bizim apartmanın yolunun üstündeydi fakat hiç beraber yürümeyi teklif edemedim. Arkasından yavaş yavaş gittim hep... Yalan yok, deliler gibi seviyor olmama rağmen aynı şekilde utanıyordum da.

Bir gün sınıfın yaramaz, bilinen ve sözü dinlenen erkekleri olarak toplanalım dedik. Neden böyle bir kategorizasyon içerisine girdik bilmiyorum ama çocuk kafası işte... Oturumun konusu da belli, KIZLAR! Herkes sevdiği kızı söyleyecek ki bu üçüncü sınıfın elit erkekleri birbirlerine yamuk yapmasınlar. Hay kafamıza sıçayım afedersin... Herkes gibi sıram gelince söyledim ben de fakat aramızda köstebek olduğunu nereden bilecektik... Toplantının ardından girilen ilk derste bu toplantıda bulunan her erkeğin sırasının önünde ellerini göğsünde kavuşturmuş, ayaklarıyla asabi bir şekilde ritm tutan -adını söyledikleri- kızlar bulunmaktaydı. Benim sıramın önünde de o duruyordu...

Benden hoşlanıyormuşsun, dedi... Kolları ve ayakları az önce izah ettiğim gibiydi, gözleri o kadar kontrol edici şekilde bakıyordu ki arkası bir türlü inmeyen saçımın iki tutamını sağa sola yatırabilirdi telekinezi ile! "Evet, hoşlanıyorum" diyemedim. Halbuki söyle, artık yumurtlamış işte biri. Yok! Söyleyemedim işte. Şimdi olsa...

Sonrası biraz karışık. Sevgilim dediğim birini başkasıyla yatakta basmadığım mı kaldı, götüme tekmeyi vurmayan mı kaldı... Hayat tecrübesi oldu bunlar hep, birer birer. Sonra benim zamanım geldi. Sanki öc alırmış gibi, geceler geceleri kovaladı. Yemediğim halt kalmadı, ruhumu şeytana satmışım gibi.

Duruldum...
Duruldum da, birine sevdalandım da duruldum.
Olmadı.
Geceler geceleri kovaladı...
Duruldum...
Birine sevdalandım, olmadı.
Gündüz, gecenin altına yattı...
Birine sevdalandım.
Olmadı.

Böyle geçti hep, lanetlenmiş gibiydim. Kötülüğe kötülükle, kalp kıranın kalbini kırarak dindirmeye çalışınca sonsuz mutsuzluğa hapsedilmişim gibi geldi. Elimi eteğimi, bir şeyler kovalamayı ya da ümit etmeyi bıraktım.

Öyle bir anda ki biri çıktı karşıma, rafa kaldırdığım tüm geçmişimin tozlarını üfürerek açtım tekrar kalbimi. Bir resmiyete kavuşturamadıysak da, flört ettik uzunca bir süre. Sonra, ben memlekette kalmak zorunda kaldım. O'nun taviz vermesi imkânsızdı, ayrılmadık ama birbirimizi anmadık da. Save ettik, kapattık. Hâlâ hard disc'imizde yer kaplıyoruz ama oynaştığımız söylenemez.

Sen ise hepsinin sonunda çıktın karşıma. Anlattıklarım ve es geçtiklerim dahil olmak üzere mutlu olamadığım ve kendimce başarısız saydığım bir dolu ilişkinin ardından... Çıkmasan daha iyiydi karşıma, çıkmasan üzülürdüm. Çıktın da bir bok mu oldu? Ne değişti ki? Bir başka hayal kırıklığı daha... Güvenimi, sevgimi, iyi niyetimi suistimal etmenin bedeli kırılan kalemlerdir. İnfaz için değil, sinirimi bastırmak için.

Fakat ne kadar sevmemiş olduğum gibi bir fikre şartlamaya çalışsam da kendimi, Pavlov'un yalancı ve isyankâr köpeğiyim... Ya da şöyle diyeyim, Pavlov'un o karakterde bir köpeği olsa ben o olurdum. Neyse, Pavlov'u bilmiyorsun sen zaten. Boş yere zırvalıyorum...

İşin en acı yanı, her gün beraber vakit geçirmek zorunda kalmak. Her gün, bir ara bakmaya doyamadığın şimdilerde ise bakmamak için köşe bucak yer aradığın bir yüz ile karşı karşıya kalmak. "Yok abi, bitti. Böylesi daha iyi oldu hem zaten..." derken bir yerden çıkmasıyla bütün kendine telkinlerini bir anda unutmak, yelkenleri indirmek...

Şimdi o çocukluğumun geçtiği ahşap evin tam karşısındaki arsada evimiz, apartman. Pencereden bakıyorum da mahalleye, çok şey değişmiş. Radyo yok bir kere... Bastonu, fötr şapkası, yeleği ve yeleğinin iç cebindeki köstekli saatiyle dedem yok. Yollar asfalt, samimiyetsiz. Ayyaşlar geçiyor ancak gecenin bu saatinde yoldan ya da kim olduğunu anlayamadığım garip sıfatlı insanlar bira içip kutularını atıp gaza basarak devam ediyorlar yollarına.

Boyası çatlamış ahşap bir pencereyi, kusursuz ama soğuk bir pimapen'e tercih ederim. Gözlerimi isteyen güzel ablalar yokken, pencereden bakmanın bir gereği de yok gibi geliyor bana. Ne tahtakurularının kuru gürültüsü var, ne de bir gacırtı. Sessizlik de sessizlik diyip iyice yalnızlığa gömüldük, haberimiz yok...

Papasito'ya saygı, sevgi ve şükranlarımla ithaf ederim...

19 Mart 2009

Oldu Tamam

Ne ben seni sevebildim, ne de sen beni... Ufak tefek pürüzler vardı, anlaşmaya yakındık ama olmadı, uyduramadık.

Ne kadar medeniyiz değil mi? Pürüz senmişsin, en azından bunda mutabık kaldık. Yine de buluşuyor, gülüşüyor ve eğleniyoruz. Fakat her dokunuşun -ne kadar kızgın olsam da sana-
heyecanlandırmıyor değil hâlâ beni...

Ümidim yok, ümidim olması için bir neden de yok... Kafamda bitirdim her şeyi ama bir şeyler kıpraşıyor işte sen her dokunduğunda... -Hayır orası değil-

Gel gör ki, daha kaç gün oldu şurada... Hemen mi hoşlandın birinden? Dur daha destur! derdi anneannem... Onu geçtim, neden bana anlatırsın ki durup dururken? Şarap çanağına ...çtığım derdi dedem.

Ne desen, ne yapsan boş. Akıl, sır erdirmek imkansız. Atsan atılmaz satsan satılmaz işte... Bok gibi kaldım, ne düşüneceğimi bile bilemiyorum ki.

16 Mart 2009

Hadi Uçak!

Antalya'ya gidişte de dönüşte de Pegasus Havayolları'nı kullandık. Önceden aldığımız için biletleri ucuza geliyordu, bir de tabi saat konusu çok önemli olduğundan Pegasus makul geldi ama şöyle bir sorun yaşadık ve bunu dile getirmek istiyorum. Beko yazdığına bakmayın dana gibi, özel jet değil. Bugün sunum yaparken sordular da, öyle bir merak oluşmasın... Kim kaybetmiş? Pegasus...

Pegasus milleti keriz mi zannediyor acaba? Rezervasyon yaptırdıktan sonra yolculuk adına yapacağın her müdahele ücrete tabi... Check mi edeceksin? Para... Rezervasyon onayı mı? Para... Uçakta bir su bile ikram edilmiyor. Su mu istiyorsun? Para... Kola? Şarap? Çay? Para... Hadi şarap ve kola tamam da su ikramı yok, bardak su 2 ya da 3 lira gibi bir şeydi...

Konunun erbabı ya da ilgili bir insan olmadığımdan -Gökhan Abi ya da sevgili MILF Papasito bir yorumda bulunabilir sanırsam- pilotların bu uçuşta ne kadar etkili olduğu konusunda bir şey diyemiyorum ama yolculuk iyiydi. Giderken bol bol türbülansa girdik, kendimi Kadıköy - Maltepe minibüslerinde zannettim ama hava kötüydü hem İstanbul'dan kalkarken hem de Antalya'ya inerken... Dönüşte sadece Yalova civarındaki kar bulutunun içinde geçerken biraz sorun yaşadık o kadar...

Bir de, bugüne kadar 1.93 civarındaki boyumun dezavantajlarını çok yaşadım ama 22 yaşıma kadar da sorunsuz gelebildim. Bugüne kadar hep oturma konusunda sorunum oldu toplu taşıma araçlarında, Pegasus'ta da bunu yaşadım... Bildiğin dışarı taştım abi... Yanımdaki kocaman teyze ve ufak tefek eşi beyefendiler de bir acayipti zaten. Benim koltuğumun kemer tokasını artık nasıl çevirdiyse kendisine takmış adam, iki saat kemeri bağlamak için kemer tokası aradım.

Nerede manyak hepsi beni bulur zaten...