29 Mart 2012

Aziz Yıldırım'ın savunmasının satır araları

Çok güzel derlenmiş bilgilerden oluşan Dağhan Irak'ın yazısını blog takipçileri ile paylaşıyorum. Yazının alındığı web sitesinin adresi: http://www.daghanirak.com/aziz-yildirimin-savunmasi-ve-bir-mikro-ulusun-kurgulanmis-tarihi/


Aziz Yıldırım’ın savunması ve bir mikro-ulusun kurgulanmış tarihi
Ulusçu tarih anlayışıyla yetiştirilmiş bir insan topluluğunun takıntı derecesindeki her zaman haklı olma ihtiyacı ve bunun için geliştirdiği savunma mekanizmaları (inkâr ve karşı saldırı) birer “mikro-ulus” olarak tanımlayabileceğimiz futbol kulüplerinin taraftlarlarına ister istemez doğrudan etki eder. Şu söylenebilir; futbol taraftarlarının olaylar karşısındaki tavrı, içselleştirilmiş inkâr ve fanatizm duyguları temelini altı yaşından itibaren gerçekleşen kesintisiz beyin yıkamadan almaktadır. Bu nedenle ulusçu tarih anlayışını eşelemekte fayda var. Örgün tarih eğitiminin Türkiye halkının maruz kaldığı en sürekli propaganda olduğunu düşünürsek, bunun genel algıya etkisini ve futbol taraftarlığına yansımasını yadsıyamayız. Dahası, Şike Davası’nda taraftarların aldığı tutumları çözümlemede ulusçu tarihin yöntemlerini anlamış olmanın yardımı büyük olacaktır.

Benedict Anderson’un tanımından gidersek, “Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur. Kendisine aynı zamanda hem egemenlik, hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.”[1] Burada “hayal edilmiş”ten kasıt şu; ulusun bireyleri ulusun oluşturduğu bütünlüğü tanımayacak olsalar bile o bütünlüğün hayalini yaşamaya devam ederler. Biraz daha anlaşılır olması için Vamık Volkan ve Norman Itzkowitz’in “çadır” benzetmesinden devam edelim. Buna göre, ulus bir çadırdır, tüm bireyleri kapsayan ortak “iyi”dir. “Seçilmiş travma ve zaferler”in bir araya getirdiği bireyler normal koşullarda bu çadırın altında normal hayatlarını sürdürmeye devam ederler; herhangi bir tehdit anında ise bu bireyler çadırı sağlam tutmak adına çadırın direğine yaklaşıp ortak hareket sergilerler.[2] Bu alegoride tehdit algısına verilen özel önem, bir “mikro-ulus” olarak Fenerbahçeliler’in son dönemde sergilediği tutum ve tavırları açıklamakta epeyce faydalı. Ama onu şimdilik bir kenara koyup, ulusçu tarih konusunda bize faydalı olacak kısma, yani “seçilmiş travma ve zaferler”e konsantre olalım.
Yine Volkan ve Itzkowitz’ten devam edersek, “Hem seçilmiş zaferler, hem de seçilmiş travmalar çocuk tarafından anne sütünü içer gibi içe atılır. …Bunlar etnik kimlik duygusunu sarsılmaz bir şekilde biçimlendirirler.”[3] Yani şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; eğer ulus hayal edilmiş bir cemaatse, ulusçu tarih de “seçilmiş” yani kurgulanmış bir tarihtir. Sonuçtan, yani sınıfsal ayrımlardan azade kaynaşmış bir ulusun ortaya çıkmasından kendisine belirlediği başlangıç noktasına döner ve arayı eldeki tarihi verilerden ya da tevatürlerden oluşan “seçilmiş” bir kolajla doldurur. Ezeli ve ebedi bir “ulusal kültür” için tarihin devamlılığı gerekir. Ulusçu tarihin amacı, Herkül Millas’ın dediği gibi “ulusal ideolojiye yaraşır bir ulusal tarih yaratmak ve ulusal ideolojiyi güçlendirmektir.”[4]
Bunun günümüze ve Aziz Yıldırım’ın mahkemedeki savunmasına nasıl yansıdığına gelirsek… Aziz Yıldırım’ın mahkemede sunduğu ve özellikle 1908-1950 arasındaki döneme, yani modern Türkiye tarihinin (ve Fenerbahçe tarihinin) başlangıç noktasından tek parti döneminin bitişine (ve Fenerbahçe’deki Şükrü Saracoğlu başkanlık döneminin bitişine) kadar yaptığı referanslar, ulusçu tarihin kurgu merakına pürüzsüz bir örnekti.
Aziz Yıldırım, savunmasına soruşturma sürecinde uğradığı kişisel hak ihlâllerini -yerden göğe haklı olarak- sayıp dökerek başladıktan sonra on dördüncü paragraf itibarıyla Fenerbahçe Spor Kulübü’nün tarihinden bahsetmeye başladı.[5] Dilerseniz buradan sonrasını çözümleyerek gidelim.
Aziz Yıldırım, 14.-17. paragrafta 1907 yılında bir genç tarafından kurulan takımın dört sene içinde yenilmez bir şampiyona dönüştüğünü ve Altıyol’daki lokalin kiralandığını anlatırken, bunun nasıl ve kimin sayesinde olduğunu söylememeyi tercih ediyor. Aziz Yıldırım’ın “seçki”sine girmeyen kısmı dolduralım. Fenerbahçe ilk kurulduğu yıllarda ciddi maddi sıkıntılarla yüz yüze kalmış, 1909′da kulübün temel direklerinden antrenör Dalaklı Hüseyin ve Horace Armitage Kadıköy kulübüne geçerken, Fenerbahçe’nin “adı ve renkleri tarihe karışacak şekilde” Üsküdar kulübüyle birleşmesinin önüne son anda geçilmişti.[6] Dağılmanın eşiğine kadar gelen Fenerbahçe’nin imdadına İttihat ve Terakki yetişmiş, İttihatçı Elkatipzade Mustafa Bey’in ardından örgütün önde gelenlerinden Fuat Hüsnü Bey, kardeşi Galatasaray üyesi Hamit Hüsnü Bey ve Mustafa Kemal’in Fenerbahçe ziyaretinde kendisine nezaret edecek olan Sabri Bey kulübe üye olmuştu[7]. Aynı şekilde Altıyol’daki lokal de bizzat Elkatipzade tarafından kiralanırken, Osmanlı şehzadelerinden Osman Fuat Bey de kulübe fahri başkan yapılmıştı. Aziz Yıldırım, Fenerbahçe ulusu aylardır kulübe yapılan siyasi müdahalelerden şikayet ederken kulübün tarihindeki ilk başarıların İttihat ve Terakki örgütünün ve saray şehzadelerinin tam himayesi altına girildikten sonra geldiğinden herhalde bahsetmek istemedi.
Yıldırım, 18. paragrafta 1920′lere gelerek 1923′te oynanan ve hem Fenerbahçe, hem Türk spor tarihçiliğinin ulusçu yazıcılığının sarsılmaz mitlerinden General Harrington Kupası’ndan bahsediyor. Ulusçu spor tarihçileri tarafından yere göğe sığdırılamayan ve bir Sovyet propaganda harikası olan II.Dünya Savaşı’ndaki Dinamo Kiev’in Naziler’i yendiği “ölüm maçı”na benzer bir anlatıyla aktarılan bu maçın, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında, aylardır lig maçı oynayan Fenerbahçeli futbolcularla, kadrosunda dört kişi dışında futbolcu bulunmayan, beş yıldır ailelerinden uzak kalmış ve her an gelebilecek terhis haberini bekleyen işgal askerleri arasında oynandığını Aziz Yıldırım’ın bilmesini beklemek tabii haksızlık olur, hele ki Türkiye’de spor tarihi yazmış hemen hemen herkes bu gerçeği “seçmemeyi” tercih ederken.
Aziz Yıldırım, bir sonraki paragrafta ani bir kronolojik dönüş gerçekleştirerek, 1918′de Mustafa Kemal’in kulübe yaptığı ziyaretten ve işgal dönemindeki maçlardan bahsediyor. Mustafa Kemal’in ziyareti, o değeri tartışılmaz General Harrington zaferinden beş sene önce gerçekleşmişken bunu sanki tam tersiymiş gibi anlatmanın yarattığı anakronizmi de, içerdiği ajitasyonu da burada tartışmaya gerek yok.
Aziz Yıldırım, 21. paragrafa ulaştığında, kulüp sitesindeki savunma metninde büyük ve koyu harflerle vurgulanan sadede geliyor. Bu sadet dediğimiz, aynı zamanda geride kalan bölümde ulusçu tarih yazıcılığının varmayı hedeflediği amaca da işaret ediyor; “Benim ve değerli yönetici arkadaşlarımın itham edilmesinin nedeni kanaatimce yüz yıldan bu yana Fenerbahçe’nin sürdürdüğü bu temiz, ülke sever ve ATATÜRKÇÜ YOLDA BİZ FENERBAHÇELİLERİ ÇEVİRME GAYRETİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.
Bu noktada Aziz Yıldırım’ın tahayyül ettiği Fenerbahçe ulusunun ülküsünün Atatürkçülük olduğunu öğreniyoruz. Bunu Aziz Yıldırım Fenerbahçeliği’nin “ezeli ve ebedi haklılık” kaynağı olarak not alalım. Yalnız ilginçtir ki bu ülkü, tâ 1907 yılından, yani Mustafa Kemal Şam’daki 5. Ordu’da Lüfti Müfit Bey’in yanında staj yaparken[8] başlıyor. Tabii Fenerbahçe ulusunun geçmişinden geleceğin sonsuzluğuna uzanan ebedi Atatürkçülüğü söz konusuyken, üç-beş ya da on beş yılın hesabını yapmıyoruz.
Yine de Aziz Yıldırım 22. paragrafta 1940′lardaki Şükrü Saracoğlu başbakanlığına atlarken, biz onun bahsetmekten imtina ettiği yıllara yani Fenerbahçe’nin ezelden beri takipçisi olduğu Atatürk’ün devlet başkanlığı yıllarına gidelim. Aziz Yıldırım’ın “seçmediği” kısımda, Erken Cumhuriyet kadrolarının Fenerbahçe’yle arasının çok da iyi olduğu söylenemez. Cumhuriyet kurulduğu tarihte Fenerbahçe başkanı olan Ömer Faruk Bey’in Osmanlı hanedanı üyesi olduğu için sürgün edilmesini, eski başkanlardan Doktor Nazım Bey’in ise Mustafa Kemal’e düzenlenen İzmir Suikasti’nde dahli olduğu gerekçesiyle idam edilmesini futbolla alakasız olaylar olarak ayrı bir kenara koyalım. Ancak 1924 yılında bir Galatasaray maçı sonrasında çıkan ihtilafta Fenerbahçe’nin Futbol Federasyonu’yla bağlarını kopararak ligten çekilmesini ve milli takımın Sovyetler Birliği turnesini boykot etmesini herhâlde hatırlamak gerekir[9] 1930′larda ise Türkiye’de spor yönetimi Nazi Almanyası’nın spor bakanı ve 1936 Berlin’deki meşhur “propaganda Olimpiyatı”nın mucidi Carl Diem gibi isimlerin katkısıyla Avrupa’daki otoriter rejimler model alınarak yeniden şekillendirildiğinde[10], Fenerbahçe’nin zaten spor hayatında öncü bir rol üstlenmesi mümkün değildi. Zira, hem 1932-36 arası oluşturulan ve yurt dışı turnelerine çıkarılan Halkevleri Karması, hem de adını bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu ve iki kez ziyaret ettiği, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın üst düzey yetkililerinin Galatasaray’dan ayrılarak kurduğu Güneş aracılığıyla devlet sporu kendi kontrolüne alıyor ve büyük ihtimalle de Naziler’in Schalke 04 projesine benzer bir futbol projesi yaratmaya çalışıyordu. Bu noktada özellikle 1930′ların başında hem Galatasaray’a, hem Fenerbahçe’ye devletin tutumu oldukça sertti; belli ki kendi kurdukları kulübe bu kadar popüler rakipler istemiyorlardı. İş, 1934′te yine olaylı bir Galatasaray maçı sonrası milletvekili Halit Bayrak’ın Fenerbahçe’nin kapatılmasını talep etmesine kadar vardı. Fenerbahçe, bu olay sonrasında yirmi yıl önce yaptığı gibi yine siyasi iktidarın himayesine girmek zorunda kaldı. 1929 yılında Adalet Bakanı iken gözden düşen İttihatspor’un elinden sahasını alarak Fenerbahçe’ye veren Şükrü Saracoğlu kulübe başkan yapıldı. Tıpkı Elkatipzade’nin gelişinde olduğu gibi bu siyasi himaye Fenerbahçe’nin talihini değiştirdi ve bugün hâlen kullanmakta olduğu stadın arazisinin mülkiyetini de kazandırdı. Bu stadyum meselesinin Aziz Yıldırım’ın savunmasında bahsi geçmese de, Fenerbahçe ulusunun resmi tarihinde saklandığını söylemek haksızlık olur.[11]
Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’nin “seçilmiş” tarihini anlatmaya 23. paragrafta son verirken kulübe hizmet veren kimi başkanları sayıyor. Tam listesi Ali Naci Karacan, Sayit Selahattin Cihanoğlu, Ali Muhittin Hacı Bekir, Osman Kavrakoğlu, Medeni Berk, Faruk Ilgaz, Şükrü Saracoğlu, Zeki Rıza Sporel olan bu isimlerden Kavrakoğlu’nun başkanlık döneminde iktidardaki Demokrat Parti’nin milletvekili, Medeni Berk’in 1960 Darbesi’ne kadar başbakan yardımcısı, Faruk Ilgaz’ın Adalet Partisi’nin iktidar döneminde İstanbul il başkanı, Şükrü Saracoğlu’nun CHP iktidarında başbakan ve Zeki Rıza Sporel’in yine iktidar döneminde Demokrat Parti milletvekili olması hâliyle ilginçtir. Daha ilginci ise Aziz Yıldırım’ın siyasi himayenin yapı taşlarını bir bir sayarken, spor kökenli “Yavuz” İsmet Uluğ’u unutması olabilir.
Aziz Yıldırım’ın “Fenerbahçe Cumhuriyeti”nin “seçilmiş” tarihini yazarken yaptığı ayıklamaları ve tahrifatı bu kadar derinlemesine inceleme nedenimiz, bunun tek ve daha önce rastlanmamış olması değil. Aksine, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından altı cilt olarak hazırlatılan Türkiye Futbol Tarihi külliyatı incelendiğinde, bu ülkede futbolun yönetici kurumu Türkler’in ayağına daha top değmeden yıllar önce bugün gökdelene dönüştürülmeye çalışılan Alsancak Stadyumu’nun arazisindeki sahada binlerce kişinin izlediği Olimpiyat benzeri yarışmalar ve futbol turnuvaları düzenleyen İzmirli Rumlar’ın yok sayıldığı, Türkiye’de futbol etnik Türkler üzerinden anlatılarak bu ülkenin spor kültürüne hizmeti geçen azınlıklara karşı nasıl bir ayrımcı tutum takınıldığı görülecektir. Diğer spor kulüpleri hakkında yazılmış herhangi başka bir tarih kitabında da ulusçu tarih anlayışının kurguya dayanan anlatısına rastlanabilir. Hatta diyebiliriz ki, birkaç çok kıymetli eser dışında hemen her çalışma, Türkiye’deki neredeyse bu tek tarih akımının tuzaklarına düşmüştür.
Aziz Yıldırım’ın savunmasını incelenmeye değer kılan, “mikro-ulus” olarak farzedilebilecek kulüplerin tarihlerinin nasıl bilinçli bir şekilde ulusçuluğun “seçilmiş travmalar ve zaferler” takıntısına kurban edildiğidir. Bu kuşkusuz o “bir harekette sokağa dökülecek” halk kitlelerinin motivasyonunu yükseltmeye, onları “kulüp milliyetçiliği”nin hisleriyle doldurmaya yönelik kasıtlı bir stratejinin ürünüdür.
Bu noktada şunu sormak gerekir. Bu işin ucunda nasıl bir amaç vardır ki, milyonlarca insanı fanatizmin kollarına atmak böylesine mümkün olabilmektedir? Şu son altı ay içinde hiçbir zaman olmadığı kadar fanatizme ve izansızlığa teslim olmuş futbol ortamına böylesi bir hoyratlıkla nasıl gaz verilebilmektedir? Bu kontrol edilemez enerji istenmeyen olaylara sebebiyet verirse bunun önüne kim geçebilir?
Aziz Yıldırım’ın savunmasında kurguladığı tarih yazıcılığı kritiktir; çünkü zaten ulusçu tarihin ulus-devletin yaptığı gelmiş geçmiş tüm yanlışları sistematik olarak akladığı, inkâra ve karşı saldırıya dönüştürdüğü bu ülkede, o korkunç sorumsuzluk anlayışının halkın en popüler eğlencesini kaplamasına neden olmaktadır. İnsanların oluşturduğu her yapıda kaçınılmaz olarak olabileceği gibi Fenerbahçe’nin tarihinde de pürüzler, sıkıntılar, yanlış kararlar olabileceği ihtimalini, sırf kendi haklılığını sağlama almak adına yok saymakta, Fenerbahçe’nin tarihi boyunca yaptığı her şeyin doğru olduğunu iddia etmektedir. Eğer bu ülkede futbol taraftarları, ezeli ve ebedi bir haklılığın gölgesine sığınırsa, zaten fanatizmle doldurulan kitleleri yanlış yapmaktan ne koruyabilir? İşte bu soruya cevap verebildiğimiz ölçüde güvenli ve sağlıklı bir futbol ortamından bahsedebiliriz.

26 Mart 2012

Lüleburgazspor- Hacettepe mücadelesi


Üniversiteye gittiğimden beri Lüleburgazspor maçına gidemiyordum. Üniversiteye gitmeden önce de gidemiyordum. Nereden bakarsan bak Lüleburgazspor maçlarına gidemiyordum. Yaş, dersane, basketbol, arkadaşlar derken bir şekilde kıyıda kaldı hep Burgazspor. 
 
25 Mart 2012 günkü Hacettepe maçına yapacak bir işim olsa gider miydim diye soruyorum kendime, açık konuşmak gerekirse gitmem diyorum yine kendime. Ama hazır gittik, bari gözlemlerimi aktarayım. Malum 3. lig maçı izleyen çok kişi olmuyor, izleyen de internette maçta olan biteni paylaşmıyor.

Lüleburgazspor 2 yıldır kendi şehrinde maça çıkamıyor. Yuh!


Lüleburgazspor maçlarını Babaeski'de oynuyor 2 sezondur. Lüleburgaz'ın şehir nüfusunun (100bin) yarısı kadar bir ilçe Babaeski, nüfusun yarıya yakını da kırsalda yaşıyor. Demek ki neymiş nicelik niteliği beraberinde getirmiyormuş. Patates tarlası gibi bir şehir stadında top oynamaya çalışan Lüleburgazspor, oyuncularını sahaya kurban edince geçen sezon ikinci yarı sahayı yenileme çalışmaları başladı. Hala sürüyor?! Nasıl bir çim ise bu, hala çıkmak bilmedi. Geçen sezon yenileme çalışmaları başladığında Lüleburgazspor bir üst lige çıkma mücadelesi verirken, ki son maçta bu fırsatı tepti, bu sezon ligde kalma mücadelesinde. Ne oldum demeyeceksin.


Sol kanattan diğ çizgiye inen çılgın bir hücum. Arka planda itfaiye. Daha arka planda şehitlik, mezarlık
Sol kanattan dip çizgiye inen çılgın bir hücum. Arka planda itfaiye. Daha arka planda şehitlik, mezarlık

















3. ligde 19 takım mücadele ediyor. Bizi ilgilendiren durum şu anda düşmek veya düşmemek. Son 4 düşüyor. Bizim takım da ya sondan 4. ya da sondan 5. olacak. Son 6 haftaya girdik. Rakiplerimiz Gebzespor ve MKE Kırıkkalespor. MKE menşeili takımların sıkıntılı sezonu bu yıl maalesef.



Kapalı tribünden saha görünümü. Uzakta açık tribün. Başka tribün de yok zaten.

Maç ile ilgili notlarımı sizler ile paylaşmadan evvel, birazcık coğrafik birazcık sosyı-demografik yapıdan bahsedeyim. Lüleburgaz Trakya'nın göbeğinde. Babaeski de Lüleburgaz'a 20 km. mesafede bir şehir. Cumhuriyet döneminde yer adlarının değiştirilmesi furyasından en fazla etkilenen (tespit edildiği kadarıyla %30), Ankara'nın batısında kalan yegane ilin sınırlarındadır hem Lüleburgaz hem Babaeski. Muhacir kökenli insan çok fazladır.(Yerel aazla maacır) Sanayi daha çok Tekirdağ- Çorlu taraflarında kaldığından, iç göçe çok maruz kalmamıştır. Bu sebeple 93 Harbi, Balkan Harbi, Mübadele, Bulgaristan göçleri ile nüfüs yapısı şekillenmiştir.

Kapalı sağ. Kapalı sol da bunun aynısı.

Bizim buranın kızanları, agaları çok ampacıdır. İsterler ij para vermesinler. Severler bira aydamayı maj önjesi ve soonası. Maj biletleri 1 TL idi. Bunu vermemeyi bile ister kimisi. Öyle acayip bir kafa vardır burada. Aberiniz ola! Ele bi de majda bi kayarlar ki akeme, oyunjulara... Aklın ayalin şaşar. Tribünde geçen muabetleri yazsam stendab yapar Ata Demirer gene.

Devre arası ısınma sohbetleri. Hacettepespor ağırlıklı.
Neyse bu kadar yerel ağız yeter. Size şunu söyleyeyim. Küfredecekseniz maçta, ki neredeyse herkes ediyor tribündeki, güruh halinde edin. Yoksa polis geliyor, sizi staddan atıyor. Bir de 1750 TL ceza kesiyor. El kamerası ile bir de görüntü alıyor ki polisler görmeyin. Olay çıkaranları tespit etmek için. Hani geçen hafta derbide kafalarının üstünde kamera ile çekim yapan tipler, 3. ligde bile var. Biraz tabii daha geri teknoloji ile.

3. ligde hakeme koruma üst safhada. Lüleburgazspor tezahürat yapan taraftarına gidiyor.
Biraz da artık maç hakkında yazayım da yazı bitsin. Beni oturduğum kapalı sol, genelde belli yaşın üstü tezahürat yapmayan insanlar topluluğuydu. Bizim tarafta hakeme, oyunculara, federasyona kayma gırla idi. Yerel ağızla edilen küfürler çok eğlenceli oluyor. Bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bir 3. lig maçına sırf bu sebepten bile gidilir.

Lüleburgazspor taraftarına alkış ile teşekkür ederken...
Bir 3. lig maçına göre çok fazla olayın olduğu bir mücadele olduğu için şanslıydım. Kendi kalemize gol atmaktan tutun, güzel bir geri dönüşe kadar her şey vardı. Maç 8. dk'da Fikret'in kendi kalemize attığı gol ile başladı. Maça resmen 1-0 geride başladık anlayacağınız. (Çok basmakalıp biliyorum) Daha ne oldu ne bitti anlamadan Hacettepe 2. golü de 5 dk içinde buldu. Sonuç 0-2. Herkes sövüyor ama tribünde, görmeyin. 10 dk. içinde Yunus golü buldu da sonucu 1-2'ye getirdik. (Bu arada oyuncuların adlarını tabii ki bilmiyorum, TFF.gov sağolsun) Bu arada ilk yarıda Lüleburgazspor'un attığı bir gol faul diye verilmedi, ki bence nizami bir goldü, bir de penaltısı çalınmadı. HAKEEEMMMMMMMMM!!!!! Neyse.

İkinci yarının da başında bir gol dukaladık, nasıl olduğunu anlamadan ve maç 2-2'ye geldi 55. dk'da. O dakikadan sonra iki takımda halinden memnun bir top oynadı, etliye sütlüye bulaşmadı. Arada bir 1'e 5 hücumlar yapıldı. Bazen 3'e 3'ler yakalandı. Ama bal üretmeyen arı misaliydi. Lüleburgazspor'un 22 numarası, Ender, itirazdan 2 tane sarı kart gördü (biri ilk yarı, diğeri ikinci yarı) ve takımını 10 kişi bıraktı son 10 dk.da Kendisi bunları yapmaması gerektiğini bilmeyecek kadar toy ve hatalı; ama bizim hoca (Ümit Birol), ikinci yarıda Ender tükendiği için hiçbir şey yapmadığı halde çıkarmadığından Ender'den daha suçlu bana göre. 10 kişi kaldıktan sonra Ergün'ü oyuna aldı hoca. Çocuk kötü mücadele etmedi. Hele ki +4 yakaladığı karşı karşıya pozisyonda acele etmeyip kaleye yaklaşıp şutu çekse maçı bile alabilirdik. Tecrübesizlik ve heyecan dedim ben.

Hacettepe ilk yarıda 1 m.'den üstten auta ayak ile dışarı attığı bir pozisyon ve ikinci yarıda sol kanattan kesilen bir ortaya 2 m.'den sağdan auta attığı bir kafa vuruşu ile korkuttu. Bizim de dip çizgiye kadar inip çevirdiğimiz ama ezdiğimiz, güzel vurduğumuz ama kalecilerinin çıkardığı birkaç pozisyonumuz oldu; ama neticede maç 2-2 bitti. Şu anda düşme potasının bir üstündeyiz. Önümüzdeki maçlara bakacağız.


NOT: 3. lig maçında bu arada top yerden oynanmıyor ve orta saha diye bir birim yok. Savunmadan hücuma şişiriyorsun, hücumdaki oyuncu yakınındakine verirse o da ileri doğru uzun top atıyor. Futbol maçı yerine tenis maçı izliyormuşum havasına girdim. Bir de bugün öğrendim ki 3. ligde 18- 24 yaş arası sporcular mücadele edebiliyormuş. Lüleburgazspor'un efsanevi sezonu için buyrun.

25 Mart 2012

Şef'in Listesi- Yaz Kopmaları

Ajda Pekkan- Arada Sırada
                      Yakar Geçerim
                      Resim veya Çerçeve
Serdar Ortaç- İşim Olmaz
                       Elimle
                       Poşet 
Gökhan Özen- Sitemkar
Demet Akalın- Sabıka

Yaralı kuzular ve sert apaçe stayla. Çek CD'ye. At İpod'a. Yardır sağda solda.

Mekana girersen club'da zaten bunlar çalıyor.

24 Mart 2012

LigTV'den inciler- #3

"Assou- Ekkotto'nun bu sıcak havada o saçlar ile nasıl oynadığını merak ediyorum. Yani topu nasıl görüyor, rahatsız etmiyor mu hiç?" 

"Bugün yine daha iyi duruyor saçları. Başka maçlarda daha dağınık hallerini de gördüm. Bugün hava da sıcak, yapışır kafasına. Rahatsız da eder."

Chelsea- Tottenham karşılaşmasından inciler

22 Mart 2012

BJK İnönü Stadı ve tarihçesi

Geçtiğimiz bölüm Gençsubaylar'da... Vişnelitekke sokakta, şairler parkında, maç öncesi stad etrafında takılanlar var. Sonra stada yürüyorlar Dolmabahçe Sarayı'na paralel şekilde. Stad ama bayağı ilginç. Tarihte eşi benzeri görülmemiş mevkii olarak. Karşısında imparatorluk sarayı olan bir tesis. Planlama dehası.
Zamanında İnönü, Dolmabahçe ve Mithat Paşa olarak da anılan BJK İnönü Stadı, bir ara günümüz 'endüstriyel' ve 'sermaye bağımlısı' spor devrinde, önüne sponsor da aldı. (Fiyapı) İşbu yazıda Türkiye'nin güzide spor külüplerinden Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün maçlarını oynadığı stadyumunun tarihçesini, Osmanlı'daki dergahlar-tekkeler, saraylar, kışlalar ve birazcık da politika yardımıyla kaleme alacağım. Şehrin tarihi yerlerinde ufak bir gezintiye hazır olun.

Ön not: Şahsi ve nafile bir çabanın sonucu oluşturduğum bir denemedir. Pek çok farklı kaynakta okuduklarım ve gazete yazılarında gördüklerim taraflı- tarafsız olabilir. Bulduğum fotoğrafların da yardımıyla kendi düşünce süzgecimden geçirerek sentezlediğim yazı için derin bir nefes alın. Çünkü biraz uzun olacak.

İstanbul'daki eski yerleşim birimlerinde gördüğüm tarihi yapılar ve bu yapıların bulunduğu sokak ve mahalle adları benim için her zaman ilgi çekici birer okuma- araştırma konusu olmuştur. Bundaki en büyük sebep, eski yerlerin adlarının da şu anda kullandığımız veya kullanmadığımız sözcüklere ipucu vermesidir ve geçmişe ışık tutmasıdır.




Hikaye, cami duvarına işemek söz öbeği ile başlıyor. Yeri gelmişken atasözünün orjinali eceli gelen it cami duvarına işermiş olduğunu ara not olarak vereyim. Yukarıdaki camii bulunduğu mahalleye de adını veren Vişnezade Camii. Her ne kadar maç öncesi 'piiz'lenenler camiinin duvarına gidip işemese de, camiiyi çevreleyen duvara izlerini bırakıyorlar. Bu camiinin banisi kimdir, tarihi nedir diye merak ettim ben de. Başladım araştırmaya.


Bilmeyenler için -zade, Farsça'da oğlu; doğmuş anlamına geliyor. Buradan camiinin banisinin Vişne diye birinin oğlu olduğunu anlıyoruz. Yani aslında böyle anlamıyoruz, çünkü Türkçe'de Vişne diye isim olmaz. Olsa olsa lakab olur. Camiinin kurucusu Mehmet İzzet Efendi, babası da Vişne Lütfullah Efendi. Önemli bir aileye mensublar. Zira Vişnezade'nin dedesi 3 padişah döneminde (I. Mustafa, IV. Murat ve I. İbrahim) şeyhülislamlık yapan Zekeriyazade Yahya Efendi. Dedenin babası da III. Murat döneminde şeyhülislamlık yapan Bayramzade Zekeriya Efendi. Şecereleri Hacı Bayram Veli'ye kadar gidiyor ve Mevlevilikle ile bağlar oluşuyor. Bayağı köklü bir aile anlayacağınız. Bu kökler sayesinde Beşiktaş stadına geleceğiz. Biraz sabır.

Beşiktaş Mevlevihane'si ve Çırağan Sarayı eksenli bölüme geçmeden önce Zekeriyazade Yahya Efendi'nin  bir gazelini sizlerle paylaşıyorum. O zamanın çarşısı, o zaman da her şeye karşıymış.

Mescitte riyamişler etsin ko riyayı/ Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai..
Bırak mescitte ikiyüzlüler devam etsin riyakârlığa/ Sen meyhaneye gel ki orada ne riya var ne riyakâr.. 

Özellikle IV. Murat döneminin dinamiklerini anlamak ve Zekeriyazade Yahya Efendi ile ilgili yazılıp çizilenleri bulmak ise bu noktadan sonra okuyucunun sorumluluğundadır. Ben artık Beşiktaş ilçe sınırları içerisindeki başka bir Yahya Efendi'ye (nam-ı diğer Beşiktaşi Yahya Efendi) geçiyorum.


Yahya Efendi Camii, Çırağan'ı Ortaköy yönünde biraz geçince Ziya Kalkavan Denizcilik Lisesi'nin arkasında konuşlanmıştır ve Yıldız tepelerine Yahya Efendi tarafından bizzat inşa ettiği söylenir. Bu arada 1925 yılında tekke ve zaviyelerin tasfiyesi münasebetiyle tüm bu oluşumlar artık camii olarak adlandırılıyor. Aslında bir dergah. Ara not olarak bulunsun.
Yahya Efendi hakkında çok dallanıp budaklanan hikayeler mevcut. Mezarlığına defnedilen ailelerden tutun, Yahya Efendi'nin sergilediği mucizelere, Osmanlı hanedanının bu dergahı el üstünde tutmasından günümüz politikacılarının hala buraya ziyarette bulunmasına kadar. Bendeniz bu hikayelerden birkaç ilginç olanını yazıya dahil ediyorum.

Kendisi Kanuni Sultan Süleyman'ın süt kardeşi. Yahya Efendi'nin annesi Trabzonlu Afife Hatun, Sultan'ı da emzirmiş. Yahya Efendi'nin Beykoz sırtlarındaki Hz. Yuşa türbesini keşfettiği rivayet ediliyor. Bugün bile araba ile gitmek çok zor olan bu yere bundan 500 yıl önce gidip bulması takdir-e şayan.(Meraklısı için: Hz. Yuşa, Hz. Musa'nın yeğenidir- kız kardeşinin oğlu) Yahya Efendi mezarlığına defnedilmek istenen ama olmayan kişilerden birinin Zübeyde Hanım olduğu söyleniyor. Ebedi istirahatgahı buradan olan ve beni Beşiktaş Stadı'na yönlendiren şahıs ise Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa.



Ohri dediğimiz yer bugün Makedonya'nın Arnavutluk sınırında bulunan ve göl kenarında olan bir şehir. 15. yüzyıl Osmanlı gezginlerimizden Evliya Çelebi aktardıkları ile desteklenen bir efsaneye göre Ohri, yılın her bir gününü temsil eden 365 farklı kiliseye ev sahipliği yapıyordu. Bu şehirden olan Hüseyin Paşa ise, Genç Osman zamanında sadrazamlık yapıyor ve Genç Osman'a karşı ayaklanan yeniçeriler tarafından öldürülüyor. Sadrazam olmadan önce kaptanıderyalık da yapan Hüseyin Paşa'nın Beşiktaş Mevlevihanesi'ni 1613 yılında yaptırmasının hikayesi şöyle anlatılır:

"Kaptan-ı Derya Ohri’li Hüseyin Paşa Akdeniz seferinden dönerken Gelibolu’ya uğramış ve Gelibolu Mevlevihanesi Şeyhi Agazade Mehmet Dede’yi ziyaret etmeyi unutmuştur. İstanbul’a hareketinde şiddetli bir fırtınaya tutulmuş ve geriye dönmek zorunda kalmıştır. Tekrar Gelibolu’ya geldiğinde deniz sakinleşmiş, yeniden hareket ettiğinde fırtına başlamıştır. Bunu bir gönül kırıklığına bağlayan Hüseyin Paşa “galiba Gelibolu erenlerinden birini ziyaret etmeyi unuttuk” diyerek sorup, soruşturmuş ve Mehmet Dede’yi ziyaret etmediğini öğrenmiştir. Bunun üzerine Mehmet Dede’ye giderek kusurunun bağışlanmasını istemiştir. O da donanmanın Marmara’ya açılması için dua etmiş ve Paşa’ya bir daha fırtına ile karşılaşmayacağını söylemiştir. Bunun ardından da yakında Sadaret mührü ile payelendirileceğini, sonra da saraya damat olacağını müjdelemiştir. Gerçekten de Ohrili Hüseyin Paşa İstanbul’a dönüşünde sadrazamlığa yükselmiş, bir süre sonra da damatlık O'na layık görülmüştür. Ohrili Hüseyin Paşa, bütün bunları Agazade Mehmet Dede’nin kerametine bağlamış ve bir şükran borcu olarak da Beşiktaş Mevlevihanesini yaptırmıştır." (kaynak: Kültür ve Turizm Bakanlığı)

İşte bu Beşiktaş Mevlevihanesi'nin inşa edildiği yer 300 yıl sonra BJK Şeref Stadı'na da ev sahipliği yapacaktı!



Yazının ilk bölümünün sonuna geldik. Şeref Stadı'na veya o zamanki adıyla Şeref Stadyom'una yazının ikinci bölümünde değineceğim. Ama evvelinde, yazının devre arasında, Mevlevihane'nin makus talihi ve hüzünlü hikayesi. Bu hikaye sayesindedir ki BJK'nin kiraladığı Taksim Stadı'na geçiş yapacağım. Taksim Stadı sayesindedir ki İnönü Stadyom'undan bahsedeceğim.

Beşiktaş Mevlevihanesi'nin ilk kurulduğu yerden taşınma sebebini bu paragrafın sonunda vereceğim. Akıbetini de en başta. Bugün günümüzde Beşiktaş Mevlevihanesi yok. En son taşındığı yer olan Eyüp Bahariye'deki yapı belirli aralıklar ile yıktırılmış veya bakımsızlıktan kendiliğinden yıkılmıştır. Tekrardan Beşiktaş'a döner isek, buradan sonraki durak geçici bir süreliğine Fındıklı'daki bir konak olmuştur.



Fındıklı macerasını ise Maçka'da yeni yaptırılan dergaha taşınma izler. Bugün İTÜ yönetim fakültesinin bulunduğu yerleşkenin içinde inşa edilen dergah, buradan da kısa bir süre sonra sene 1873'te Eyüp'teki nihai ve son durağına geçmiştir. Maçka'daki dergahın yapıldığı yere buradan sonra kabaca kışla diyeceğim. Maçka Silahhanesi (kışla) inşa edilmeye karar verilince mecburen Mevlevihane tekrardan taşınmak durumunda kalmıştır.

Abdülmecid döneminden beri padişahların ve sultanların saraylarını, imparatorluğun göz önündeki yapılarını tasarlayan ve inşa eden Balyan ailesi Maçka Silahhanesine de imzalarını atmışlardır. Balyan ailesinin yaptığı verdiği tüm eserler için buyrun size bir de bağlantı. Aynı ailenin yaptığı diğer bir eser Beşiktaş Mevlevihanesi'ni ilk kurulduğu yerden ettiği gibi Şeref Stadyom'unun da temellerini atmıştı aslında. Balyanların o eseri Abdülaziz'in emriyle inşa edilen Çırağan Sarayı idi!


 Çırağan Sarayı'nın tarihi Abdülaziz'den de eskilere dayanıyor; ancak Şeref Stadı olmadan önceki haline dönüştürme emrini veren padişah Abdülaziz olduğundan bu yazı özelinde sadece kendisi ile ilgili kısmı yazıyorum. Mevlevihanenin yıkılmasının uğursuzluk getireceğinin halk arasında sıkça konuşulması üzerine ciddi paralar harcanarak yaptırılan sarayda daha sonra oturmamıştır bile Abdülaziz. Bu arada Çırağan sözcüğü Farsça'da ışık anlamına geliyor. Lale Devri döneminde meşale şenliklerinin yapıldığı muhit olduğundan ötürü bu ad verilmiş.





Abdülaziz'den sonra tahta geçen V. Murat'ın 3 ay süren saltanatlığı bittikten sonra,  akli dengesinin kaybettiği öne sürülen padişaha ev sahipliği yapmıştır Çırağan Sarayı'nın Harem bölümü. (Günümüzde Beşiktaş Lisesi olarak biliyoruz bu yapıyı.)Velhasıl kelam, hem II. Abdülhamit'in kuruntu yapmasından hem de o o yıllarda her padişahın kendi sarayını inşa ettirmesi geleneğinden ötürü II. Abdülhamit de Çırağan Sarayı'nda oturmamıştır. (V. Murat'tan sonra tahta çıkarılmıştır) En nihayetinde 1910 yılında çıkan yangın ile Çırağan Sarayı, içindeki çok değerli koleksiyon ve antikalar ile beraber çıra gibi yanmıştır.





Buradan sonrası Şeref Stadyom'unun tarihçesini ve resimlerini içeren wowTurkey sitesinden alıntıdır: 
"Beşiktaş, 1924 yılına kadar müsabakalarını semt statlarında oynadı. Siyah-Beyazlı camiaya futbolu getiren isim olan Şeref Bey, Çırağan Sarayı'nın bahçesinin Beşiktaş için ideal bir ortam olduğuna karar vererek, 1932'de buranın Beşiktaş'a tahsis edilmesini sağladı. 99 yıllığına hükümetten kiralanan Çırağan Sarayı, büyük bir yangın sonrası kullanılmaz hale gelmişti. Şeref Bey'in girişimleriyle ağaçların kesilmesiyle ve ardından gerekli tadilatın yapılmasıyla birlikte Beşiktaş, burayı kendi stadı olarak 1933 Eylül'ünden itibaren kullanmaya başladı. Stadın ismi de bu stadın açılışına ömrü yetmeyen ve genç yaşta vefat eden Şeref Bey'in anısına, Şeref Stadyomu olarak kabul edildi. 
Şeref Stadı 6 bini kapalı, 4 bini açık olmak üzere toplam 10 bin kişinin maç izleyebileceği tribünlere sahipti. Beşiktaş, 1947'de İnönü Stadı açılana kadar maçlarını burada oynadı. Stad daha sonra antrenman, özel maçlar, Türkiye 2. ve 3. Lig maçları ile Amatör Küme karşılaşmalarında da kullanıldı.
2031 yılına kadar bu stadı kullanım hakkına sahip olan Beşiktaş, Fulya'daki antrenman tesisleri karşılığında yerini 5 yıldızlı otele devretti. En son 2006'da renovasyona giren otel bugün Çırağan Sarayı Kempinski Otel olarak hizmet vermektedir."




Beşiktaş Mevlevihanesi ile BJK arasındaki stad ilişkisinin ikinci perdesi böylelikle kapanmış oldu. Balyan ailesinin yaptığı bir eser ile BJK stadı arasındaki ilişki de aynı celsede sona erdi. Bu yazının kurgusundan ötürü önce ikinci perdeyi verdik. İlk perde ise bir önceki paragrafta bahsi geçen semt stadları ile başlıyor. Bunların en meşhuru ise Beşiktaş'ın da kiralayanların arasında olduğu ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında neredeyse her Türk takımının bir kere de olsa maç yaptığı Taksim Stadı

  

Taksim Stadı aslında bir kışla olarak inşa edilmiş. III. Selim zamanında. Mimarı ve müteahhati yine Balyan ailesinin bir ferdi. Son dönemde adı daha sık bir şekilde anılmayan başlandı Taksim Kışlası'nın. Kışlanın yeri bugün Taksim Gezi Parkı'nı ve Ceylan Intercontinental'ı kapsıyor. Taksim Meydanı hakkında AKM ile başlayan tartışmalar, kışlanın 1940'ta yıkılan haline uygun etrafı ile bütünlük halinde tekrardan yapılacağının duyulması ile yeniden alevlendi. Yapılacak proje neticesinde meydanın trafiği yeraltına alınacak ve yeniden inşa edilecek Taksim Kışlası'nın kültür merkezi ve sanat galerisi olması sağlanacak. En azından planlanan proje bu; ayrıntıları için tık. Taksim Kışlası'nın BJK Stadlarını ilgilendiren tarihi ayrıntılarına geçmeden evvel şunu da bu yazı vesilesiyle belirtmeliyim ki meydandaki The Marmara oteli kaldırılmadan bu projelerin değeri sınırlı kalır. Benzer şekilde Gökkafes. Tarihi dokuyu tamamen baltalayan iki çirkin garabet. 


Bu özel yapının kaldırılması kararının arkasında 1930 yıllarda çıkarılan Belediye Kanunu ile görevlendirilen ve Taksim Stadı'nın modernleştirilmiş halini Atatürk'ün vefatından sonra imar etmek ile sorumlu Fransız Henri Prost vardır. O yılların belediye başkanı ise Dr. Lütfi Kırdar'dır. Taksim Kışlası'nın yıkılmasına denk gelen yıllar krallıkların ve imparatorlukların çatırdadığı, Hitler Almanya'sı ile Mussolini İtalya'sı gibi totaliter rejimlerin yükselişte olduğu zamanlardır. Her ne kadar çok partili sisteme eğreti olarak da geçmeyi denese de toy cumhuriyet, o yıllarda yönetimdeki tek parti idi.
 

Türkiye Cumhuriyeti'nin gücünü gösterme ihtiyacı hissetiğini düşünüyorum bu noktada. Zira 1936 yılındaki Berlin Olimpiyatları Almanya için gövde gösterisi niteliğinde geçmiştir. Görkemli stadyumların inşaası, buralarda düzenlenen törenler,geçitler ve spor müsabakaları uluslararası platformda o ülkenin gücünü ve saygınlığını ortaya koyan başlıca kıstaslar olarak kabul edilir. Taksim Stadı'nın yıkılmasının böyle bir boyutu var. Zira kışladan çevrilme, zorlamadan bir stadyum. Politik içeriklere girersem yazının uzunluğu iyice abartı olacak; ancak bu konu hakkında ucundan da olsa girmem gerektiğini hissediyorum.



 

İsmet İnönü, Atatürk'ün vefatından sonra kendi kadrosunu göreve getirirken Atatürk döneminde yapılan düzenlemelerde de değişikliklere gitti. Büyük Şef'in vefatıyla Milli Şef'in başa geldiği yönetici kadrosundaki değişiklikler ile ortaya kondu. (Atatürk'e yakın olduğu iddia edilen 100'e yakın milletvekili görevden alındı.) Türk parası üzerine Atatürk resmi yerine İnönü resimleri basılmıştır. Yurtdışında basılan ve 2. dünya savaşı yılları nedeniyle yaşanan tedarik ve ulaştırma sıkıntılarından ötürü ilk iki seferde ülkeye gelemeyen banknotlar, üçüncü denemede ülkeye ulaşmıştır. Pullarda Atatürk yerine Milli Şef'in resimleri vardır artık. Devlet dairelerindeki Atatürk resimleri yavaştan indirilirken, büstler de İnönü büstleriyle yavaştan değiştirilmektedir. Lozan Antlaşması bir anda kutlanmaya başlanmıştır; ne tesadüftür ki İnönü, Lozan Antlaşması'nı imzalayan heyetin başkanıdır. 1 Nisan İnönü Zaferi'nin yıldönümü, 18 Mart Çanakkale Zaferi'ne tercih edilir olmuştur. Gibi gibi...
 
Cumhuriyetin gücünün timsali ve kendi döneminin ihtişamını ortaya koymak adına Milli Şef'in bir stadyum arzu etmesi de yukarıda yazdıklarım çerçevesinde ihtimaller dahilinde gözüküyor. Daha önce de belirttiğim gibi Dr Lütfi Kırdar bu konuda tam yetki ile görevlendiriliyor. Yassıada'da yargılandığı sırada kalp krizi geçirip vefat edene kadar elinde bulundurduğu muhtelif yetkiler ile İstanbul'un günümüzde gördüğümüz haline çevrilmesine iki farklı akım ile yön veren kişidir Dr. Lütfi Kırdar. 


İlki, Atatürk'ün vefatı ile Atatürk dönemi vali- belediye başkanı yerine gelen ve 1938- 1950 yılları arasında hem vali hem de belediye başkanlık görevini yerine getirdiği yıllar. CHP iktidarı süresince yürüttüğü İstanbul valiliği ve belediye başkanlığı görevlerine ek olarak sıkı yönetim başkanlığı ve varlık vergisi tespit komisyon başkanlığı da vardır. İkinci kısım ise Demokrat Parti dönemindeki milletvekilliği yılları. DP yıllarında doğrudan veya dolaylı olarak 7000 (yazı ile yedi bin) yapının moloza çevrilmesine neden olmuştur. İlk yıllarda muhit Harbiye, Taksim, Beşiktaş, Karaköy civarı iken (bakınız Lütfi Kırdar Kongre salonu, Harbiye açıkhava tiyatrosu) ikinci dalgada Vatan- Millet Caddesi güzergahı üzeri ve Aksaray tarafları etkilenen muhit durumuna gelmiştir. Tekrardan hatırlatayım Henri Prost adını bu arada!



Dönemin politik resmini bu kadar kısa bir pasajda aktarabilmem na-mümkün. Sadece Dr. Lütfi Kırdar'a değindim. Bunun da nedeni İnönü Stadyom'unun inşaası ve Taksim Stadı'nın yıkımı için kilit bir kişi olmasıdır. Ancak en azından okur için altyapı oluşturacak bilgi sağladığımı düşünüyorum. Kendi kaynakları ve inisiyatifi ile yapacakları araştırmaları açısından bir yol gösterici olmasını temenni ediyorum burada okuduklarının. Ve geçiyorum Dr. Lütfi Kırdar'ın Taksim Stadı yıkıldıktan sonra İnönü Gezisi açılmadan önce yapacağı 1942 yılında yaptığı konuşmanın gazete duyurusuna. İnönü Gezisi dediğimiz yer, bugünkü Taksim Gezi Parkı.

"İstanbul halkının Milli Şef'imiz İsmet İnönü'ye derin bağlılık ve minnet duygularının bir nişanesi olmak üzere inşa edilen İnönü Gezisi yarın saat 12:30'da vali ve belediye reisi Dr. Lütfi Kırdar bir nutku ile açılacaktır. İstanbul şehir meclisi geçen sene iki karar vermişti. Bunlardan biri İstanbul'un imarı yolunda sarf edilen gayretler arasında şehrin en mühim meydanlarından biri olan Taksim'de İnönü Gezisi vücuda getirilmesine, diğeri de gene burada Milli Şef'in yüksek sanat kıymetini haiz bir heykelinin dikilmesine dairdir.
Dr. Lütfi Kırdar yarın İnönü Gezisi'nin açılış münasebetiyle söyleyeceği nutukta belediye meclisinin şehir halkını temsilen, ittifakla ve alkışlarla vermiş olduğu kararlardan birincisinin tatbik sahasına konulduğunu anlatacak ve İstanbul'un Milli Şef'imize karşı ebedi bağlılık ve minnet duygularına tercüman olacaktır."


Taksim Kışlası'nın yıkılmasının cumhuriyet ülkülerini temel alarak incelediğimizde de simgesel bir değeri olduğu tartışılabilir. Cumhuriyeti kuran kadronun neredeyse hepsi İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) mensubuydu ve 31 Mart isyanı, o zaman II. Meşrutiyet'i ilan ettirmiş olan İTC'ye karşı başlamıştır. İlginç olan nokta, bu isyanın başladığı yerin Taksim Kışlası olmasıdır. 


Gelelim artık son perdeye, yani BJK İnönü Stadı'na. Yukarıda gördüğünüz resim, Gümüşsuyu'ndan inen yoldan çekilmiş. Stad bugünkü yerine inşa edilmeden evvel. Arkadaki sırtta, Beşiktaş Mevlevihanesi'nin Eyüp'e taşınmasına neden Balyan ailesinin eseri Maçka Silahhanesi (İTÜ yerleşkesi) var. Henüz Swissotel yok. Stadın olduğu yerde bir tesis var ve orası Dolmabahçe Gazhanesi. Havagazından, hidrojen ve karbonmonoksitten karışımı, elektrik üreten bir tesis. Sarayı aydınlatmak için sarayın has ahırlarının arkasında kurulmuş zamanında. Daha sonra bu gazhane de Beşiktaş Mevlevihanesi ile aynı kaderi paylaşıyor ve Eyüp'e taşınıyor. 


Gazhaneden günümüze ulaşanları görüyorsunuz solda. Üstteki resimde iki baca arasında mevcut olan yapı, soldakinin atası. Lunapark ile iç içe şu anda. 

Dolmabahçe Gazhanesi 1914 yılında Fransız- Türk ortaklığına 50 yıllığına özelleştirildiğinden ötürü, İnönü Stadı'nın yapımında sürekli sıkıntı çıkarmıştır İnönü yönetimine; zira istimlakı hemen mümkün olmamıştır. 1940 yılında temelleri atılacağı söylenen stadın tam anlamıyla inşaatına, 1960 darbesi sonrası askeri yönetimin gazhaneyi istimlak etmesiyle başlanabilmiştir ancak! 

Stadın ilk mimarları ile daha sonra tekrardan projelendirilmesi sırasında çalışan mimarları arasında çıkan telif hakkı davası da projenin 1960'da tam olarak başlayamamasına neden olmuştur.


  
Yılan hikayesine dönen inşaat, 1963-1964 sezonunda son bulur. İnşaat tam olarak bitmeden gazhane tarafındaki istimlak sürerken henüz iki kat yapılmış tribüne seyirci almaya başlar BJK yönetimi. Kodak yazılı duvar İnönü döneminde istimlak edilemeyen gazhane ile sınırı belli etmek adına, hemen tribün inşaası başlasın diye örülmüş.
Seyirciler bu tribüne has ahırlar kısmındaki tribünden sonra bittiği için ve inşaatı devam ettiği süreçte girmeye başladıklarından ötürü yeni açık demişler.
Gazhaneden istimlak edilen yer daha sonra İETT'ye devredildi. Günümüzde İETT garajı olarak kullanılıyor. Az ilerisine de tünel yapıldı malumunuz.

Gelelim eski açık ve numaralıya. Gördüğünüz üzere sarayın has ağıllarının istimlak edildiği yerler üzerinde yükselmiş bu tribünler ve inşaatın ilk başladığı yerler olmuş. İtalyan mimar Violi, rejimin ve Milli Şef'in gücünü temsil edecek projeyi tamamlamıştır. Ismarlanan özelliklere uygun, antik Roma mimarisini anımsatan bir stad. 
Dediğim gibi orjinal plan üzerinde envai çeşit değişiklik yapılıyor muhtelif aksaklıklardan ötürü. Ama bakınız orjinaline göre stadın nasıl olması planlanmış: (Alttaki resim müzenin girişi, o zamanki has ağıllar. Soldaki camii, Bezmialem Valide Sultan)
  



Stadın Dolmabahçe Sarayı’na bakan yüzünde büyük bir demir kapı yapılacak, bu kapının her iki yanındaki duvarlar tunç rölyeflerle süslenecektir. Bu demir kapı iki yana açıldığında, sağ ve sol tarafta Milli Şef’in Türk gençliğine hitabeleri yer alacaktır. Tunç rölyeflerle süslenen duvarlarla, üzeri kapalı olacak iki tribünün birleştiği noktalara, iki kule inşa edilecek ve bu kulelerin üzerinde de disk ve cirit atan sporcu heykelleri yer alacaktır. Ayrıca stadın gaz şirketi tarafında kalan tribünün arkasındaki alan yeniden düzenlenecek burada tenis kortları yapılacaktır.

Bugün tenis kortu yerine dediğim gibi İETT garajı var. Disk atan ve cirit atan sporcu yerine de sponsorların panoları ve tabelaları var. Stadın adının nasıl İnönü olduğunu ve niye bir ara Mithatpaşa'ya döndüğünü ve daha sonra tekrar neden İnönü yapıldığını aktarıp yazıyı bitiriyorum. Vişnelitekke'den stada gitmek için önce Çırağan'a sonra Maçka'ya daha sonra Taksim'e en sonunda Dolmabahçe'ye vardık. İyi seyirler.



19 Mayıs 1940'taki temel atma töreninden önce Dr. Lütfi Kırdar'ın yaptığı konuşma metni:  

"Aziz Türk genci; senin isminle anılan bu büyük bayramımızda, bu şerefli yıldönümünde, sana mahsus en kıymetli mekteplerden birinin temelini atmakla derin bir ferahlık hissediyorum. Milli şefimiz stadyumların nasıl telakki ve tarif lazım geldiğini şu veciz cümle ile ifade buyurmuşlardır: “Türkiye’yi idare edenler; stadyumu en kıymetli mektep gibi her yerde kurmaya çalışacaklardır. Türkiye’nin istikbalini idare edecek olan genç nesil açık havada, açık meydanlarda yetişecektir.” 
 İşte ben de Milli Şefimiz Büyük İnönü’nün stadyumlar hakkındaki bu irşatlarından (doğru yolu göstermek, uyarmak) ilham alarak şehrin asri (modern) bir stada ihtiyacı olduğunu anladım. Milli Şefimiz Büyük İnönü memleket müdafaasının sportif bir gençlikle daha mükemmel yapılabileceğine, gençliğin bu statta kabiliyetlerini daha müsait şartlarla ispat edeceğine emindir. Sizlere müjdeliyorum ki, Milli Şefimizden yapılacak bu şehir stadımıza ‘İnönü Stadyumu’ ismi verilmesine müsaade verilmesini şehir namına rica ettim. Milli Şefimiz Büyük İnönü’nün bu ricayı kabul buyurmaları dolayısıyla stada ‘İnönü Stadyumu’ ismi veriyorum. Hayırlı olmasını dilerim."

Yukarıdaki alıntıdan da anlayabileceğiniz üzere, Dr. Lütfi Kırdar inisiyatif alarak şehir meclisi veya herhangi bir komisyona sormadan stadın adının İnönü olmasına karar vermiş. Nasıl ki İnönü başa geldiğinde Atatürk ile ilgili büstler, resimler, kutlamalar azaltıldıysa Demokrat Parti başa geldiğinde de İnönü ile ilgili büstler, resimler, adlar bir şekilde kaldırılmıştır. Duvardan inen fotoğraflar, banknotlardan çıkarılan resimler, değiştirilen büstler artık İsmet İnönü'nündür. Bu bağlamda değiştirilen bir ad İnönü Stadyom'udur.

Peki nasıl Mithat Paşa Stadı oldu İnönü Stadı'nın adı? 1951 yazında Atatürk'ü koruma kanunu ile İnönü banknotları ve büstleri değişikliğini meşru bir zemine oturtmuştur DP iktidarı. Aynı günlerde, Fahrettin Kerim Gökay'ın belediye başkanlığında bir başka önerge İstanbul Şehir Meclisi'nde yasallaştırmaktadır: Yaşayan siyaset adamlarının adlarının sokak, meydan, spor sahası, okul ve benzeri alanlardan kaldırılması. Tam da bu önerge oy birliği ile kabul edilmişken Mithat Paşa ismi ülke gündemindedir. 



 Mithat Paşa Kanun-i Esasi'yi hazırlayan, Abdülaziz'i tahttan indirip yerine II. Abdülhamit'i getiren devlet adamıdır. (Abdülaziz'den sonra aslında V. Murat var; ancak 3 ay sürdü hükümdarlığı. Akıl sağlığını kaybetti iddiasıyla yerine II. Abdülhamit getirildi.) Mithat Paşa'nın hikayesi uzun; ama Arabistan'a sürgüne gönderilip ömür boyu hapse mahkum ediliyor ve hapishanede boğularak öldürülüyor. Taif'e gömülüyor.

İşte tam da 1951 yılında Mithat Paşa'nın bir hürriyet şehidi ve kahramanı olduğu hatırlanmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Anıtkabiri olarak adlandırabileceğimiz Şişli'deki Abide-i Hürriyet mezarlığına defnedilmek üzere naaşı Türkiye'ye getirilmektedir. İstanbul Belediye Meclis üyesi Saim Nuri Uray'ın konuşmasını aktarıyorum: 
"Hepinizin bildiği gibi Mithat Paşa hürriyet şehidi ve hürriyet kahramanıdır. Şehir stadımızın Dolmabahçe sarayı karşısında bulunması, Türk gençlerine her spor karşılaşmasında Mithat Paşa’yı ve onun mücadelesini hatırlatacak, hürriyet idealinin bekçileri olan gençlere istibdatla (baskı rejimi) hürriyetin mukayesesi imkânlarını verebilecektir. Mithat Paşa’nın kemiklerinin İstanbul’a doğru yol aldığı şu dakikalarda stadyuma verilecek Mithat Paşa ismi İstanbullu hemşerilerinin büyük ölüye bir hürmet nişanesi olacaktır. Stadyumun isminin Mithat Paşa Stadyumu olarak değiştirilmesini teklif ediyorum." (kaynak: Siyasi nitelikteki alıntılar, Tuğrul Yenidoğan'ın yazısından alınmıştır)

1940'ta İnönü stadı olarak başlayan macera 1951'de daha stadın inşaatı tam olarak bitmeden Mithat Paşa'ya çevrilmiştir böylelikle. 1974 yılına kadar adını muhafaza edecektir. 25 Aralık 1973'te vefat eden İnönü, 1972'ye kadar CHP genel başkanlığını yapmıştır. Milli Şef'tir. Ama kurultayda genel sekreteri Bülent Ecevit'e kaybeder. Bülent Ecevit'in karaoğlan olarak kitleleri sürüklediği yıllardır. Adalet Partisi'ne yakın yayınları ile bilinen Tercüman gazetesi, Ecevit'i eleştiren yazılar neşretmektedir. Tercüman gazetesinin Ecevit'in İnönü'ye karşı girdiği politik mücadeleyi eleştiren yazılarını, İnönü vefat ettikten sonra Ecevit'in daha da göz önüne gelmesini engellemek adına İnönü'nün adını tekrardan stadyuma verilmesine yönelik yazılar takip etmiştir. Velhasıl kelam 14 Ocak 1974'te, İstanbul İl Meclisi'ne bu öneri getirilir ve Mithat Paşa Stadyumu tekrardan İnönü Stadyumu olur. Milli Şef'in ölümünden sadece 3 hafta sonra! Milli Şef de Büyük Şef'in istiragahatı olan Anıtkabir'e defnedilir. İlginçtir ki Anıtkabir, Milli Şef iktidarında bitirilememiştir. 




1947 yılında açıldığında İnönü Stadyum'undaki ilk gölü atan Süleyman Seba, 1998 yılında Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile yapılan sözleşme sonucunda stadı 49 yıllığına kiralamış ve stadın adını BJK İnönü Stadı'na çevirtmiştir. Fi-Yapı ile yapılan sözleşme ile stadın adı Fi-Yapı İnönü Stadı olsa da, Fi-Yapı'nın sözleşmeyi 2011 sonunda feshetmesi neticesinde stadın adı şu anda BJK İnönü Stadı'dır.