18 Ağustos 2008

Birlik Mesajı

Enseye tokat g.te parmak birlik mesajı. McGiven subayların "ABB (Avrupa Birliği Blogları)'ye girmesi konusunda elinden geleni kaldırıma koymayacağını belirtti.

Genç Subaylar birlik ve beraberlik mesajı verdiler.

Dış İşleri Bakanı Gani Can Öz, Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Serkan Gökmener, Basın Sözcüsü Gürkan Mendez ve İrlanda Sorumsuzluktan Sorumlu Devlet Bakanı Douglas McGiven arasında gerçekleşen sürpriz toplantıdan; "Birlik mesajı çıktı"

Subayların ağır toplarından Gürkan Menteş

Toplantıya giriş sırasında Serkan Gökmener'in taşıdığı kırmızı kaplı +18 Top Sexret XXX yazılı klasör ve Douglas McGiven'ın Ecevit şapkası "Ne oluyor lan?" dedirtmedi değil hani.

Gani Can Öz; "Seko anlat bakayım, ne oldu karı kız yaz tatilinde?" diyerek şakayı patlattı, tüm kabine yerlere yattı. Toplantıya gidiş yolu, Kadıköy'ün arka sokakları.

Douglas McGiven'ın Kadıköy'e ayak basması ile Kadıköy trafiği yaklaşık beş saat boyunca kitlendi. Sözlerine İngilizce başlayan Douglas McGiven "Vi heav sam peasıbilidiz, sam big çeansıs, mosambig okazyons" dedikten sonra bir jest yaparak Türkçe olarak "Benim ülkemde olsa kitlemez, kitleyenlerin alayını astırırdım" dedi.

Bir ara her şey rutine bağlandı, aptalca işler yapıldı.

Toplantı sonrası yoğun işlerinden ötürü erken ayrılan Gani Can ÖZ'ün ardından basın toplantısı yapan Gürkan Mendez ve Douglas McGiven "Geçici olarak bazı ilişkilerimizi askıya aldık. Ne yapacağımızı oturup konuşmamız gerek ama bu büyütülecek bir şey değil, birlik ve beraberliğimiz devam ediyor. Yakın zamanda iki ülke arasındaki t-shirt anlaşmasında bir genişleme yapacağız" şeklinde konuşurken, Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Serkan Gökmener de çok şeker fotoğraflar çekti. Canım benim yaaaaa :) Neyse...

Tarafların dağılmasına, davanın takipsizlikten düşmesine... Biz çıkalım kerevetine.

17 Ağustos 2008

İkinci Bir Emre Kadar...

16 Ağustos 2008

3 Kuruşluk Değer!

Gündemi takip edenler hatırlayacaklardır; geçtiğimiz sene R.T.E.'nin eski bir ses kaydı ele geçirilip haberlerde ve gazetelerde bayağı uzun bir süre yer bulmuştu.

PKK bölücü örgütünün ele başı Abdullah Öcalan için "Sayın Abdullah Bey" ve şehitlerimiz içinse "kelle" tabirlerini kullanan R.T.E. için tazminat davası açılmıştı ve nihayet bu dava sonuçlandı.

Sonuca göre R.T.E. suçlu; ve ödemesi gereken miktar 3 Kuruş... Yani mecazi olarak da değil, bildiğimiz 3 kuruş.

Yargıtay yıllarca nice vatan evladını şehid etmiş birine "Sayın" diyen ve o şehitler için de alelade "kelle" diyebilen birine 3 kuruş ceza veriyorsa bu bir acizliktir, yargının saygınlığına düşen bir gölgedir ne yazık ki.

Fakat işin daha pis kısmı da şu; yasaya göre şayet tazminat cezası 1250 YTL'nin altındaysa o ceza hükmü için temyize gidilemiyor. Buna rağmen "Sayın" R.T.E. avukatlarını mahkeme üzerine salarak temyize gidilmesini emredebiliyor ve daha sonra "İnanabiliyor musunuz? Bu ülkenin başbakanına, bana, şahsi dava açabiliyorlar" diyerek ne kadar ilginç bir kafa yapısı olduğunu bizlere gösterebiliyor.

Yargıya mı yanarsın, ülke lideri böyle yaparken ülkenin durumuna mı yanarsın yoksa üç kuruşlukmuş şehitlerin değeri buna mı yanarsın?

Yazık...

15 Ağustos 2008

17

O zamanlar bu kadar çok fotoğraf makinesi yoktu tabi, hafızaya kazır da hatırlardık güzel günleri. Albüm çıkarıp göstermezdik birbirimize çoğu zaman; "Hatırladın mı? Hani Metin kafayı gözü yarmıştı" gibilerinden cümleler kurardık genelde ve gülerdik hallerimize. O zamanlar fotoğraf makineleri yoktu tabi, bu kadar dert yoktu o zamanlar ve çocuktuk biz, kafayı gözü kaç türlü şekilde yarabiliriz diye düşünmekti tek derdimiz.

İkinci baharı yaşayanlara inat ikinci, üçüncü kışları yaşayarak tur bindirirdik Pollyanna entellerine çocuk aklımızla. Çocuk başımıza acılar musallat olurdu. birinci sınıfta küfretmeye başlardık okul hayatına, ödevlere, sınavlara; okul hayatı bitti hâlâ küfrederiz gerçi o da ayrı bir mevzu.

Biz çıkmaz sokaklarda çamurlar içinde top koşturarak çırpınmayı öğrendik. Taşta röveşataya yatarak ve aynı güzellikte gelen topu kornere çelerek uçabilmeyi ve yine aynı güzellikte defedebilmeyi öğrendik. İki parça taştan kurulu kalelere gelen topun auta mı çıktığını yoksa gol mü olduğunu tartışarak görmeyi, yorum yapabilmeyi öğrendik. Balkona kaçan tek meşin topumuzu deli adam kesmesin diye gizlice balkona tırmanırken risk almayı öğrendik. En güzeli de ezan vakitlerinde babalar da eve geldiyse balkondan eve çağıran annelerden kaçmayı öğrendik ve gülmekti bunun adı...

Sokağa her gün gelen iki simitçinin birbirlerine bok atışlarını seyrettik de efendiyle çirkefi ayırt etmeyi bildik. Daha sonra efendi olanın simitlerini çöpten çıkardığını gördük de her şeyin bazen göründüğü gibi olmadığını anladık. Mikroplar vardı içimizde, işte onlar da bedeldi.

Horoz şekeri yerdik her gün, ne de tatlı gelirdi. Hayatın anlamıydı horoz şekeri ve biz dişçide açtık gözlerimizi ya da dişçiydi açan gözlerimizi. Bunun adı acıydı, horoz şekeri acıydı.

Seneler oldu o mahalleden taşınalı. Bize kalsa taşınmazdık ama gökte bir ışık parladı önce, sonra titredik dakikalarca. Bizi istemiyordu artık besbelli, evimizi aldı ya işte. Daha ne? İşte onun adı hayattı. Biz şanslıydık, tanıştık. Bazılarımız o fırsatı bile bulamadı.

O zamanlar fotoğraf makinesi bu kadar çok yoktu tabi; iyi ki de yoktu. Çıkmazdı bir zamanlar sokağımız ya, o sabah çıkıverdi/çıkıverdik ister istemez. Balkondaydı patlak topumuz lâkin çıkmaya gerek yoktu, bu sefer o bize gelmişti. Simitçiler o sabah uğramadı, horoz şekerinden de bir daha haber alınamadı.

14 Ağustos 2008

İspanyol Tavlası

video

Tavla'yı pek seven bir insan değilim. Aslında severim de pek beceremem, yenilirim. Hem yenilmekten gelen hem de hâlâ çözemediğim bir sıkılganlık biner üstüme ama nedense bu aralar oynayasım var hep. Batug.com Forumları eşrafından Samed (some-add) insanıyla ikidir oynuyoruz. İlk gün 3-0 öne geçtim, iki mars bir oyun ile yenildim. Ertesi gün de benzer bir senaryo. Samed ise bunu, "Karşılaşmanın başında öne geçmenin getirdiği rehavet" ve "Ağırlığımı koydum" şeklinde iki türlü yorumladı. İkincisi daha mantıklı geldi bana, adam ağır netekim; bilen biliyor.

Tam da bunun üstüne sevgili dude'um Orçun insanından bir video almış bulundum. "İspanyol tavlası bak bu", diyerek yolladı. Böyle tavlaya can kurban da son hamle adamı bitiriyor. Karşımda böyle hatun olsun sıkılmadan oynarım ama şu da var ki arkadan düşeş günahtır dinimizce.

Neden?




Uzun süreden beri Türkiye'de ciddi boyutta bir beyin göçü olduğu kesin. Hatta kendi etrafımdaki -benim jenerasyonumdan- insanların ciddi bir kaçma hevesi var bu ülkeden. Peki ama niye ve neden bu noktaya gelindi?

Beyin göçü başlarda, gelişen sanayi sektörünün ülkelerde vasıflı insan açığına sebep olmasından ötürü başlamış ve sonraları daha farklı bir maskeye bürünmüştür. Türkiye'den Almanya'ya ilk göçenlerde bunu görmek mümkün fakat daha sonra ülkedeki iş sorunu, iş bulanların da iş yükünün altında az paraya ezilmesi herkesi bu yöne itmeye başladı.

Daha sonrasında eğitim alanındaki gerileme, her hükümetin kendi mottolarından fırlayan eğitim anlayışı ile öğrencilerin aptal edilmesi de daha kaliteli bir eğitim arayanların yurt dışını tercih etmesine sebep olmuştur.

Büyük şirketler de dahil olmak üzere bir çok işverenin adam kayırmaları ve bu uğurda kendini çok iyi yetiştirmiş kalifiye bir insanı dahi kendilerinin kıçını yalayabilen kuklalar uğruna tercih etmeleri de bunun bir sebebidir.



Elbetteki 80 darbesi ve ülke üzerinde oynanan politik oyunların, fikir ayrılıklarının -hatta yeri geldiğinde fikir üretmenin suç olduğu zamanların- yüzünden göçenler de hiç az değil.

Askerlik görevi de çok büyük etken. Son 5 yılda yaygınlaşan "Haybeye niye öleyim?" görüşü insanları milletinden soğutmaya kadar götürtmüş. Katılıyorum; çoğalan şehit ailesi haberlerine bakıyorum da hiçbiri artık eskisi gibi inanarak "Vatan sağolsun" diyemiyor. "Bir evladım daha var, onu da yollarım. Vatana her şey feda" diyemiyor. Keşke hiç demeseler zaten ama bunun konusu çok ama çok derin, ona da dalarsam yazı çok uzayacak.

Yurtdışına yerleşen ve orada yaşayan çok fazla insanın dertlerini dinledim. Çoğu da bu ülkeye lanet edip başka ülkede hayat kurmaya çalışmış ve buradaki mutluluğu hiçbir yerde yakalayamamış insanlar oluyorlar. Çok azı işinden ve hayatından memnun bir şekilde başka yerlerde yaşamaya devam ediyorlar.



Benim buradan çıkardığım ise evladını içip içip döven ama ayılınca ne yaptığını hatırlamayan ve sevmeye kalkan ayyaş bir baba rolüne getiriliyor Türkiye yavaş yavaş. Biliriz dramatik dizilerin, filmlerin ve öykülerin o klasik ayyaş baba senaryolarını. Baba içer içer, çocuğunu döver ve süründürür. Yeri gelir sırf içkisi için para kazanmak için çocuğuna dilencilik yaptırır. Fakat ayıldığında birden şefkatli; "Ah canım evladım!" diyen baba moduna girer; bir de işine geldiğinde. Gel gör ki çocuk bir yere kadar sabreder ve kaçar gider lanetler okuyarak. Ama baba yine babadır, sevilir çoğu öyküde. Kimisinde ise çocuğun içindeki nefret daha da büyür ve ihanet olarak geri döner. Türkiye bugün bir baba rolünde ve o evlatlarına bunları yaşattıkça, evlatları da ona bunu yaşatmaya devam edecektir. Oysa ki iyidir özünde benim babam. Sadece ama sadece, alışkanlıklarını bırakması gerek. Kendisini uyuşturan o zehiri vücudundan atması gerek.

Giden ve gitmeye çalışan insanların ortak görüşlerinden biri ise çeşitli nedenlerden ötürü bu ülkenin 20/25 yıllık ve hatta daha da az bir ömrünün kaldığına inanmaları. Bana da bu senaryo gerçekçi geliyor, ne yalan söyleyeyim.



Yazık; önceleri normal -hani aslında anormal de, görmeye alıştığımız- insanlarının ülkesine ihanet etmesiydi. Banka hortumlamalar, eser kaçakçılıkları gibi bir çok şey yaşadık. Fakat şimdi ülke olmuş Jokerlerin aklına uymuş canından yaralı bir Harvey Dent, Dedektif Ramirez'e silahını doğrultmuş ve ona telefonda Gordon'un eşine hemen evden çocuklarıyla ayrılmasını, orada tehlikede olduğunu söylettiriyor.

Bu doğru mu? Ayrılacak mıyız?.. Yoksa bir Batman çıkar mı başımıza?

Spor Kültürü

Facebook'taki grubumuzun nadide üyelerinden olan spor yorumcusu Mert Aydın, NTV Spor'da çok güzel bir tespit yaptı Taner Sağır'ın sıfır çekerek başarızlıklarımıza ülke olarak bir yenisini daha ekledikten sonra. Bizim ulusal spor programımız yok dedi. Haklı hakikaten de, "son 6 aydır çok iyi hazırlandık aslında" diyenm başarı fakiri olimpiyat takımımıza değindi. Son 6 ay nedir ki diye. O da doru, ben bile Batug.com turnuvalarına 6 ay hazırlanıyorum. Zaten 6 ayda bir düzenliyoruz turnuvayı, arada daha fazla zaman olsa daha fazla hazırlanırım. Bilen bilir... Eğer bu iş bu kadar basit ise 2012 Londra için hazırlanıyım ben şimdiden, 100 kg halter ve güreşte madalya alırım. Neyse, asıl mevzu millet olarak spor kültürümüzün eksikliği. Eğer bu kültürü yerleştirebilseydik aslında programımız da olurdu, madalyalarımız da.

İşte dün akşam. İki takımımızda kadro olarak rakiplerinden oldukça üstün iken 2-2 beraberliği zor aldı. Para başarı demek değildir. Asıl olan parayı doğru harcamaktır. Bunun da yolu doğru spor kültürüne sahip olmaktan geçer. Biz G8'e girsek bile yine sporda başarılı olamayız mevcut mantığımızla. Mert Aydın'ın katıldığı aynı program da bir abimiz daha vardı, hatırlamıyorum kimdi ama O da bir Küba örneğini rakamlar ile önümüze serdi. 11,2 milyon nüfuslu Küba'nın 5 milyon sporcusu varmış. Biz de ise bu rakam 1 milyona yeni ulaşmış. Hakketen de rakamları duyunca düşündüm ki çevremde amatör veyahut profesyonel anlamda spor yapan adam parmaklarımdan daha az. Aynı şeyi politika yapanlar için düşündüm. Onlar şüphesiz parmaklarımdan çoklar.

Halterdeki başarısız sonuçlarmızdan sonra halter federasyonu başkanı sorumluluğu üstlenmiş ve Ekim'de yapılacak federasyon seçimlerine aday olmayacağını açıklamış. Güzel bir hareket olmuş bence, gelen gideni aratır demişler ama yeni bir soluk geleceği farklı da kılabilir. Başarızlığa rağmen böyle bir erdemi gösterebilmek, bence asıl başarıdır. Uçaklar düşsün, hızlı trenler raylardan çıksın, otoyallarda arabalar öpüşedursun, yüzelerce insanın kanı aksın, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım hala hiç vicdan azabı çekmeden deri koltuğunda osuruk sesleri çıkararak rahatına baksın. Binali değil bu Cin Ali...

12 Ağustos 2008

Halter ve Güreş

Sibel'in 48 kiloda gümüşü kazandığı mücadeleyi izleyememiştim. Sonradan izledim. Ama asıl güzel olan Sibel'in kaldırışı değil, Sibel'e gümüş madalyanın yolunu açan Çinli rakibinin son anda kaldırdığı ağırlığı elinden düşürmesi idi. Güzelden kastım heyecan vericiydi. Farkettim ki ben halter izlemeyeli baya olmuş ve özlemişim böyle anlık heyecanları. Euro 2008'in hala tadı damağımdayken ancak böyle bir tatlı ile menüyü tamamlayabilirdik belkide. Halter tam zamanında yetişti bu konuda. Yarın 77 kilo erkeklerde Taner Sağır yarışacak, saat 14:00'da. Atina'da altın almıştı ve benim en çok hoşuma giden mücadele olmuştu halterde 77 kilo erkekler. Yarını da heyecanla bekliyorum açıkcası.

Güreşe gelirsek eğer, gerek ortaokul çağında beden eğitimi öğretmenimin gazıyla il çapında müsabakalara katılmam olsun, gerek bu spordaki ulusal başarımız olsun olimpiyatların göz bebeğidir güreş benim için. Serbest güreş takımımız da bugün gitmiş Pekin'e. En az 4 madalya hedeflemişler ki ben bu sayının kritik olduğunu düşünüyorum. Onların müsabakaları da 16 Ağustos ve 19 Ağustos'ta başlayacak. Başka bir heyecan da içimde onlar için yeşermekte.

Bu da benden içimde yeşeren heyecanın meyvesi olsun ahaliye. 120 kiloluk pehlivan...

Ömer Üründül




Bugüne kadar futbolda yaptığı yorumları, özellikle kolektif futbol, severek takip ettiğimiz sporsever varlıklı işadamı ve aynı zamanda çakılı TRT yorumcumuz Ömer Üründül, basketbol ve voleybol üzerindeki engin deneyimleri olimpiyatlarda bizlerle yorumcu olarak paylaşarak 3/3 yapmış durumda. Kim bilir Phelps in 8/ 8 için olan mücadelelerinden birini belki bize yorumlar:

" Şimdi Phelps iyi yüzücü, böyle yüzmede sporcular çekişince... İşte yüzme budur."

Acaba ?!


Michael Phelps, 8 altın madalyayı da kazanırsa olimpiyatlar tarihinde bir ilke imza atacak. Şimdiye kadar karnesi: 3 yarış, 3 altın madalya, 3 Dünya rekoru. Daha fazlasını söylemeye gerek yok bence...

Interstate '76



Vektör grafikleri, muhteşem soundtrack'i, unutulmaz arabaları ve dönemin atmosferini çok güzel yansıtmasıyla bilgisayarlarımızı şenlendirmişti Interstate '76. Bir sürü güzel oyunun yeni jenerasyon konsollara uyarlandığı şu günlerde birileri de çıkıp Interstate '76'yı yapsa ne güzel olur...

0.08 Saniye...



In the days leading up to the 2008 Olympics, when asked about the United States team in the 4x100 meter relay race, Bernard said "The Americans? We're going to smash them. That's what we came here for".

2008 Olimpiyatları öncesinde, Fransızların dünya rekortmeni yüzücüsü Alain Bernard ABD'nin 4x100 metre bayrak yarışındaki takımı hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, "Amerikalılar? Onları ezeceğiz. Bu yüzden buraya geldik" diyor.




ABD'nin son yüzücüsü Jason Lezak'ın 0.59 saniye önünde havuza giren Alain Bernard'ın ilk 50 metrede bu farkı 0.23 saniye daha açmasına rağmen Lezak, son metrelerde yaptığı atakla yarışı rakibinin 0.08 saniye önünde bitirdi ve ülkesine altın madalya, rakibine de bir adet iyisinden kapak hediye etti. Tabii böylece Phelps'in 8'de 8 altın hedefindeki belki de en önemli engel ortadan kalkmış oldu.

Huzur İçinde Yat Can Yücel


Başka türlü birşey benim istediğim,
Ne ağaca benzer ne de buluta;
Burası gibi değil gideceğim memleket,
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava;
Nerde gördüklerim, nerde o beklediğim
Rengi başka, tadı başka.

Dibi Kaynıyor Dünya'nın



Atalarım kaçmışlar İkinci Dünya Savaşı zamanında, önce Artvin-Batum'a ardından da Sakarya'ya. Hâlâ ailemde Gürcüce konuşulur, folklor oyunlarını neredeyse herkes bilir ve hatta Türk değilim, Gürcüyüm ben ve Hristiyan'ım diyen de mevcuttur. Bu kadarı bana abartı gelse de, Gürcü olmaktan gurur duyuyorum diyemeyecek kadar hiç oralara -hatta Artvin'e bile- gitmemiş olsam da soyum oradan gelmekte.

İşte bu yüzden bir yanım iki aç köpek; biri tabakhane'ye demokrasi götüren siyonist tabanlı şımarık Amerika, diğeri özenti komünistlerimizin, komünistliğin özünü kavrayamadan tapındığı soğuk ülke ve Aksaray-Karaköy hattında çalışan hayat kadınlarıyla ülkemizde ün salan Rusya. Arada da benim gariban soyum, Gürcistan.

Nasıl oluyor hâlâ anlam bile veremiyorum. Amerika'nın Saakashvili ve Soros ile içine ettiği ülke hâline geldi Gürcistan. Oysa ki ben o güzel şaraplarını anlatmayı yeğlerdim şimdi burada bu yazıyı yazacağıma.

Adapazarı'ndaki Türk ordusundan bile az ordusuyla sırf Amerika'nın NATO desteğine ve ülkelerine verecekleri destek için Irak'a asker yollama pazarlığına girdiler. Bununla yetinmeyip yine ülkemizde bol bol bulunan ve benim hep bunları kardeş bildiğim "Abhazya - Güney Osetya" yönüne doğru ilerlemeye başladılar.



Acaba nasıl Amerika'nın neredeyse Irak'a bile başkalarının askerleri dururken kendi askerlerini yollamayacağını göremeyecek kadar kör oldular? Yükselen petrol fiyatları, füze kalkanı derken tekrar yavaş yavaş Süper Güç hâline gelmeye başlayan Rusya'nın yeterince tepkisini çekmişken daha fazla üstlerine gitmeye Amerika nasıl cesaret edebilir ki? Bunları düşünememiş olmalarının altında ağır bir uyuşturucu tahribatı olması gerektiğine inanıyorum.

Ve iki gün sonra geri çekildi Saakashvili. Başkanlık sarayından bile sınırlara yığılan Rus ordusunu görebilirdi zira. Açgözlülük böyle bir şey olsa gerek. Bağımsızlığını kazandıktan sonra daha fazlasını istemek? Ancak Pepsi reklamlarında olabilirdi.

Bu konu hakkında asıl şaşırdığım şey ise Rus ve Gürcü gazetelerinde bu pis işte adı geçen bir Türkiye'nin olması. Suçluymuşuz çünkü Gürcistan'ı Rusya'ya karşı destekleyip bir de 45 Milyon $'lık askeri yardım ve yüksek teknoloji silah satmışız.



Türkiye diyeceğim içim el vermiyor. Tayyip ve Gül diyelim ki Amerika'ya yalakalık yapmak için paravan olmayı kabul edip böyle bir yaptı diyelim. Hangi kaynakla bunu yaptı? O son teknoloji bizde ne ara üretildi de başkalarına satılmaya başlandı? Ben bunu anlayamıyorum ama ateş olmayan yerden de duman çıkmaz. Bu kadar uzun boylu olmasa bile bu ülkenin -ne yazık ki- başındakilerden birilerinin bu işlerde parmağı olduğunu düşünüyorum ve hepsinin köküne kibrit suyu dökmek istiyorum, gün gelir elbet.

Evet, belki Gürcü olmaktan gurur duyuyorum diyemesem de atalarımın oradan geldiğini biliyorum, zaten nefret ettiğim şu pis "dünyevi" oyunların da onun tepesinde döndüğünü görünce üzülmekten başka bir şey yapamıyorum.

Kopacaksa kopsun kıyamet? İyi olur. Kopsun da bu dünya yanınıza kâr kalmasın.

You Don't Mess With Me!




Waterboy
ile başladı Adam Sandler sevgim ne de hoşuma gitmişti o film. Akabinde herhalde zat-ı aline hayran kaldığım; Anger Management! Spanglish, The Longest Yard, 50 First Dates, CLICK, Reign Over Me derken Adam Sandler hastalığı tavan yaptı bende.

You Don't Mess With Zohan'dan haberim bile yoktu. John Stewart'a konuk oldu, orada öğrendim. Çok övüldü falan, kısa bir bölüm gösterildi hoşuma da gitti. "Güzel film herhalde" dedim ve beklemeye koyuldum.

Gel gör ki izlediğimde büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı belirtmek istiyorum. (Bundan sonrası Spoiler içerebilir. Gerçi ne yazacağıma dair bir planım yok hoş. Bodoslama gidiyorum ama söyleyeyim yani)

Filmin başı güzel. O göt kadar topu sektirip en son kıç deliğine sokması hadi bir nebze güldürüyor desek de ileriki sahnede balığı falan sokması "Ne oluyor lan?" dedirtiyor.

Genel teması Filistin ve İsrail'i ti'ye almak ama bunu Recep İvedik tarzında yapmak Adam Sandler'a yakışmadı zannımca.

Bir haltlar yazarım herhalde diye spoiler alert moduna da girdik ama sanırım daha fazla yazmak istemiyorum çünkü benim gözümde hakikaten değersiz, savaş gibi kötü bir durumu kötü bir şekilde ti'ye almaya çalışan, abartı sulu bir komedi filmi olmaktan öteye gidemeyecek. Cinsellikle alakalı sulu espiriler de bizimkileri aratmadı. Ekipte Türk de göremedim gerçi.

11 Ağustos 2008

Post Rock


1990'lı yılların ortalarında boy göstermeye başlayan, deneysel alt yapılar yaratmaya yönelik temel rock enstrümanları ile birlikte arka planda bazen klasik, bazen elektronik, bazen de caz öğeleri ile pekiştirilen bir Rock Müzik alt kolu diyebiliriz özet olarak.

Ben ise arkadaşımın tavsiyesine dayanarak Mogwai'nin Glasgow Mega-Snake'i ile tanıdım. Daha sonra God Is An Astronaut, Explosion In The Sky ve Kafabindünya ile devam eden bu serüvenden dayanılmaz bir haz alıyorum. Yeni yeni keşfediyorum bir çok grubu, meğer ne de çok sanatçı varmış bilmediğim. Araştırdıkça yeni şeyler buluyorum.



Grupların merkezinde daha çok Britanya ve İskandinavya'yı görüyoruz. İrlanda ve özellikle İngiltere'nin başarılı işler çıkardığı bu dalda, Norveç ve İsveç de yadsınamaz katkılar yapıyorlar. İskandinavya ve Britanya dışında Kanada'da da gayet sağlam Post Rock grupları bulmak mümkün.

Post Rock'ın, bazı noktalarda; ve hatta çoğunda, Art Rock ile yolları kesişmektedir.

Geneli sözsüz yapılan ve enstrümanların melodik duygusunu ortaya çıkarmaya çalışan bu şarkıların aleni olmasa da bir felsefesi bulunuyor bana göre. Tanrı, uzay ve uzaylı yaratıklardan esinlerek koyulan grup isimleri bolca mevcut. Bunu da dogmatik olan bu yargılar hakkında bir şeyler söylemek yerine düşündürmek ya da kendinde o duyguyu bulabilmek adına bu şekilde yapıldığını düşünüyorum. (Düşündürmüş bak hakikaten)

Örnekler vermek gerekirse bu gruplara;



Mogwai, God Is An Astronaut, Explosion In The Sky ve Godspeed You Black Emperor benim favorilerim. Biraz Art Rock ile kesişmelerine de değinecek olursak bana her zaman gizemli gelen Björk'ün memleketi İzlanda'dan da tanıdık bir grup, Sigur Rós'u, görmek pek de keyif verici. Bir de belki ucundan kıyısından alt yapılarından ötürü Blonde Redhead de Post Rock'ın, Art Rock ile kesiştiği noktada bu gruba dahil edilebilir.

Bunun dışında Russian Circles, Do Make Say Think, Change of Plans, Mono, Black Moth Super Rainbow, Magyar Posse, Destroyalldreamers, Flying Saucer Attack, Tortoise gibi gruplar da tadına bakılası Post Rock gruplarıdır.

Mogwai - Summer ile yazıma "Ahanda buna benzer bir şey işte tüm bu yazdıklarım" dercesine bir son veriyorum. İyi dinlemeler.

Tandem Vurdum Hayatımdan...

Kafamda hayata, hayatıma dair öyle güzel yağlı boya resimler var ki ve kare kare fotoğraflar, sıkı filmler ve bir sürü melodi; hiçbirini yapmayacağım için mutluyum.

Hayat ebemin .mnı tersten görmek olsa ne güzel olur. Mazoşist değilim gerçi, kendimle barışık "peace bro" geçinen bir insanım ve sizleri de böyle görmek daha da bir mutluluk verici olsun diyelim.



Sıkı sıkı saralım çarşafa kendimizi, bir nefeste çekelim. Üşümeyelim hiç. Darağacımızın ipi olmasın, kravat takalım. O kadar çalışıp okuduğumuza değsin bari.

"İmdaaaaaaaaat! Komünist var!"
"Bağırma lan beyinsiz, değilim! Benimle sevişir misin? Çok yalnızım bu gece."
"İmdaaaaaaaaat! Emperyalist var!"
"Yok artık! Eşşeğin z.ki var!"

Herkes uyuşturucu kullanıyor, kimi kandırıyoruz ki? 22 senedir televizyon seyrederim, ben böyle g.t görmedim! 6-7 senedir internete girerim, ben "onu bu halde hiç görmedim!".

"Elleyelim bacım"
"Hadi be oradan pörvırt"
"Sensin pörpırt! Elletmek elli kuruş. He de yolumuzu bulalım biz de"
"Ay çok disgasting bir insansın sen!"
"Biz kasti bir şey yapmıyoruz bacım, ekmek parası"
"Hah! Mani for nafing!"
"Nading elz madırz, fadırz, çıldrınz."
"Vaaaaaov!"
"Vaaaaaav! tabi tarrağam... Bilmiyoruz sanki o göt kadar ekrana çıkmak için yaptıklarınızı, sidir gid lan! Seni elleyeceğime nasır tutar ellerim"



Hepimiz akıllıyız, kimi kandırıyoruz ki? O kadar zekiyiz ki açlıktan nefesimiz koksa bile s.kindirik saçlarla imitasyon donları götümüze geçirmeyi bir delik uğruna marifet sanıyoruz. Hayvanlığımızı bile bile hâlâ figürler yapabiliyoruz kapı gıcırtısına. Love is gonna save us? Babayı...

"Bebişim"
"Efendim canım"
"Seni aramak çok kontörümü alıyor ya"
"Eee?"
"Sen de vodafona geçsene"
"Vodafon budafon, ne farkeder? saçmalama"
"Ama bunun beş dakkası bir kontör."
"Sanırım ilişkimizin de kontörü bitiyor, sen şöyle kenara geçsene."
"Efendim?"
"Ara verelim bir müddet diyorum"
"Tamam açık kalsın telefon, beş dakikası bir kontör"

Ama akıllı millettiz vesselam. Salak diyene, aptal diyene kızıp ana avrat küfrederek onu vatan haini bile yapıyoruz ve onun anası bunları haketmiş oluyor da bizimkiler melek! Çünkü harbiden akıllı milletiz. Biri dese ki açık açık (Şimdilik ima ediyorlar gerçi) "Lan oğlum satıyoruz ülkeyi harbi harbi. Bize oy verin size de üç beş bir şey atarız"; "Ulan açlıktan nefesimiz kokacağına az buz bir şey alırız da kenara koyarız, oğlanın bu senekiokul masrafları çıkar"der. Elalemin anasına küfreder, ilk fırsatta anasıyla birlikte Anadolu'yu satar.



Gülmeye ihtiyacımız var, özellikle bu dönemde. Niye ki? Bu dönemin neyi var, adet mi geçiriyoruz ülkece? İvediklik ve ivedilikle yapılan her şeye gülüyoruz. Saçma sapan şeyler... "Röööööööh" diyor biri "Ahahahaha nasıl korkuttu lan!" ve biri osuruyor; "Ahahahaha aynı ben!". Cesaret veriyoruz, teşvik ediyoruz. Sokarım tüketici haklarına, getir biz tüketiriz.

Ayağını yorganına, başını türbanına, kıçını rüzgara doğru uzat ki sulu sıçasın. (Caddebostan Sahili)

"Devir tasarruf devri! hepimiz biraz kemerleri sıkalım"
"Uzay devri değel miydi yav?"
"Uzay mı? Iyyy kıro! Bitti o oğlum. Hiç mi gazete okumuyorsun?"
"Tamam da başbağaaaaanım, siz niye sıkmıyorsunuz?"
"Ben selamettin giyime bol diktiriyorum peşin peşin"
"Desenize haggaten diktatörlükle yönetiliyoruz gizli gizli"

Değer verdiğimiz her şey ölüp gidiyor ellerimizde, sonra gömüyoruz onu ve basmasınlar diye bir tahta parçası koyuyoruz üstüne. Neden? "Rahat uyusun". Uyusun tabi mnkym! Uyutmadınız adamı hayatı boyunca. Gerçi uyuttunuz da... Neyse.



Ama hep sevdik biz birbirimizi çelişkilerimiz, farklı yönde doğrularımız olsa da. Öküzdük biraz ve birbirimize ayna tuttuk yıllarca. "Hahaha sana geçti, sana!"; "Hayır oradan da sekti aslında, sana geldi en son gördüm ben!"; "Sonra şey oldu böyle, ııııımhhhh evet evet. Sana geçti!"; "Sana"; "Sana" Tartışsak da hep soracağımız biri oluyordu kısmen; "Ayna ayna, söyle bana! Senden adi o. çocuğu var mı şu dünyada?"; cevap verdi ayna; "Bana ne dersen on katı sana..."

Sevdik birbirimizi ve bir gün söyledik bunu, aynı anda; "Seni seviyorum!" Düşündüm ki, bu söz o kadar güzel ki her güzel şey gibi çok kez ırzına geçildi ve artık hayvan terli, meryem kirli...

"Cips, kola, kilit kadın! Sus konuşma! Ben adını söyleyene kadar konuşamazsın ve adını bilmiyorum. Bunun adı elveda!"

I Love 90's - Vol 1 -


Şef'e dedim ki; "Ne ayaksın? Naber aaafız?". Artık nasıl dertlenmişse; "Sen de benim gibi 90'ları özlüyor musun ara sıra balkonda bir cigara yaktığında"; "Özlemem mi lan?" dedim.

Bazıları var ki harbi özlemişiz, evet. Zaten sığdıramadım ikiye böldüm. Vol 2 gelene kadar en iyisi bu.

Zi zo fifu kalın.

10 Ağustos 2008

Aslan Parçası


"20-25 gün önce 125 kilo silkme yaparken sakatlandım. Şimdi bu sonucu görünce çok üzülüyorum ..."

Sakatsan orda ne işin var Nurcan ? Sorarlar adama...

Sunrise and Sunset

video

Müzik: Kafabindünya - Binlerce Özür

09 Ağustos 2008

Hürriyet İstiyoruz, Zürriyet Değil!


Bu yaz Hürriyet Gazetesi'ne şöyle bir göz atanlar bilir. Hürriyet Gazetesi ve TCDD işbirliğiyle 1 Temmuz'da, Kars'tan, "Hürriyet Hakkımızdır" sloganıyla yola çıkan bir tren var ortada. Bu trenle gazete yazar ve çalışanları belirli garlara uğruyor, halkın nabzını tutuyor ve buralarda çeşitli konser vs. organizasyonlar düzenleniyor. Her gün de gazetenin 4.sayfasında bunun haberi veriliyor. Düşünmeye başlıyorum... Vay be! Şu bizim Hürriyet, Aydın Doğan'ın değil miydi? Şu hızlı kapitalistlerden; kişisel çıkarları için iktidarın yılmaz savunuculuğunu yapan, bu uğurda gazetecilik etiğine aykırı bir şekilde kurum içindeki muhalif sesleri kesmeye çalışan, sansürleyen... Çalışanlarının sendika üyesi olması yasaklanan gazete de Hürriyet değil mi? Ya da bir ölüm haberinde bile "Seksi fotoğrafları için tıklayınız." mantığıyla magazin haberciliğini ilke edinmiş gazete Hürriyet değil mi? Bırakın bu ayakları, neyin ne olduğunun farkındayız. Biz özgürlük istiyoruz, kendine demokrat, kendine özgürlükçülük değil. Temiz ve özgür bir basın istiyoruz. Biz hürriyet istiyoruz, zürriyet değil!

08 Ağustos 2008

Dünya Delikanlı Olsaydı...



"Savaş dönemiydi. Nasıl zorluklar çektik tahmin bile edemezsin evlat. Açlık diz boyuydu." derdi dedeler.



"Savaş yoktu sevişecek birilerini arıyorduk. Gel gör ki bir kızın elinden tutmak bile çok büyük bir olaydı bizim için, nereye sevişiyorsun? Açlık diz boyuydu" dedi babalar.



"Savaş vardı, sevişecek kadın boldu. Gel gör ki açlık yine de diz boyuydu" diyeceğiz çocuklarımıza.

Hiçbir şeye doyamadık ki...

07 Ağustos 2008

Genç Libero





Gittigidiyor bir yıldızını daha satış listesine koydu. Fakat bu sefer Gittigidiyor.com kargo ve oyuncunun tüm alacaklarının transfer eden takımın ödenmesi isteniyor. Dünya devleri bu star için yüksek meblağlı kargo ücretini gözden çıkarmış durumda.

İtalyan asıllı Fransız bulvar gazetesi Sambig Okazyons'a göre Chelski'nin patronu İbrahimovic bu genç libero için Gittigidiyora 10 milyon dolar, oyuncuya ise yıllık 5 milyon dolardan üç yıllık mukavele önerdi. Kargo ücreti ile birlikte tüm masraf 50 milyon doları buluyor.

İbrahimovic FBTV'ye yaptığı açıklamada; "Oğlum Lampard'ı satma baba, FM'de Freddy Adu'yu bir de Gittigidiyor'da şöyle bir Genç Libero buldum. Onları da kesinlikle takıma kat dedi ve ben de oğlumu mutlu etmek için her şeyi yaparım." diye konuştu.

Yüksek traşlı magazin dergisi YELLE ise çapkın manken Şelale Benimoyumsanakoyar'ın geçen gece Zortie'den enseye şaplak göte parmak çıktığı ve adını sır gibi sakladığı sevgilisinin bu Genç Libero olduğunu öne sürdü.

Sigaramızı uzattığımız Genç Liberortaylı "Beni kulübümden kimse aramadı. Ülkeme terliğimi almak için dönmüştüm ama bir de baktım ki kontratım feshedilmiş. Sinam Eki ile idmanda su savaşı yaparken İbrahim Vatanbölünmez ile yaşadığım kavgayı da sakatlığıma katarak beni göndermeye çalışıyorlar. Aziz Zeus, sakatlığım döneminde benim takıma destek bile olmadığımı söylüyor, yalan! Otele geldim, boş oda yoktu. İğrenç bir dünya'da yaşıyoruz. Hepimiz öleceğiz!" dedi.

Douglas McGiven
Selçuk Üniversitesi Fikri Elma Isaac Newton Tesisleri, Konya, Kat 3, Numara 2

06 Ağustos 2008

Dün

Her şeyi isterim, çekinmem
İstediğim her şeyi aldırırım
Aldırdığım her şeyi kırarım
Kırdığımın ardından ağlarım
Sanki ben kırmamışım gibi utanmadan
Bir yenisini isterim annemden
Bir yenisini alır annem de

Ama seni isteyemem
Çünkü seni ben kırmadım
Kırdıysam da söyle
O zaman büzerim dudaklarımı
Ama seni yeniden isteyemem
-ki ben hâlâ sana yazıyorum-
İstesem de gelmeyeceğini biliyorum

05 Ağustos 2008

Edep Ya Hu!


Resim Hürriyeti'n internet sitesinden. Steaua Bükreş ve Partizan'ın Avrupa kupalarından ihracı ile ilgili bir haber. İhraçla karşı karşıya deniliyor, detaya girmiyorum. Beni rahatsız eden tarafı ise bunun müjdelik bir yanının olmaması. Haberi giren arkadaş o kadar kör ki, bunun müjdeyle yakından uzaktan alakası olmadığını göremiyor. Böyle bir ihtimalin varlığını müjde diye nitelendiren bu mantık, olası bir ihraçta milli bayram ilan edilmesini talep eder ihracın açıklandığı günü.

Ne müjdesi kardeşim, ne bayramı. Ön eleme oynamadan mı girelim Şampiyonlar Ligi'ne? Sonra ne olacak peki, Bükreş'i eleyemeyecek seviyedeki Galatasaray n'apıcak 3. torbadan Juve'nin girdiği grupta? Haketmiyorsak girmeyelim, çok net. Hiç kimsenin spor etiği dışına çıkıp böyle bir habere müjde etiketini yapıştırmaya hakkı yok. Kör taraftarların işi o, bilinçli ve tutkulu olan taraftarın değil.

Buna da şükür ama, daha önce rakip takımın dinamo oyuncusu sakatlandı diye müjde verdikleri de olmuştu. Nedir arkadaş bu? Edep ya hu..

Gizli Forvet




Kime sorduysam tanımıyor. Ben ise Cnbc-E'de CSI:NY ve bir iki dizinin daha sonunda adını görünce dikkate aldım. "Kim ulan bu adam? Her dizide producer olmuş. Yoksa Amerika'da dizi sektörünü elinde tutan yeni bir Yahudi mi peydah oldu?" demiştim kendi kendime ve dizi-film sektöründe bayağı aktif oluşunu tuttursam da yahudi olup olmadığı konusunda bir fikrim yok.

Bahsettiğim adam Jerry Bruckheimer.(Aslında tam Alman göçmeni Yahudi soyadı ya, neyse. Ne farkedecek yahudi olması bilmiyorum.) Biraz araştırdığımda hastası olduğum bir çok projenin producer'ı olarak karşıma çıktı. Onu geçtim soundtrack yapmışlığı, fotoğrafçılığı ve 5 tanesi emmy olmak üzere 14 tane ödülü var. İnsanüstü bir yaratık diyebiliriz kısaca. Bir de yaptığı işlere bakalım;

Producer

CSI: NY
CSI: Miami
Without a Trace
Cold Case
Deja Vu
Karayip Korsanları Üçlemesi
King Arthur
Bad Boys 1-2
Black Hawk Down
Pearl Harbor
Coyote Ugly
Armageddon
Top Gun
Flashdance
American Gigolo

Helal olsun diyorum. Takipçisiyiz, tanımasak da pek; yahudi olup olmadığını bilmeden. İyi iyi.

La Fa, La Sol İsmail!


MUTLU YILLAR SVETLIN

One Hit Wonder

Şef'in listesine bu hafta gecikmeli de olsa duyunca hatırlayacağınız "Harbi lan ne güzel şarkıydı, ne oldu ona?" diyeceğiniz; 80'ler, 90'lar ve 2000'li yıllardan şarkılar ekledik. Bunların çoğu bir anda parlayıp sönen şarkıcılar ya da gruplar olsa da bazı istisnalar mevcut. Onlar da tek hit ile kaybolmamış olsa da biraz daha çırpınanlardan ibaret. İyi dinlemeler diliyorum.



Afroman - Because I Got High



AHA - Take On Me



BahaMen - Who Let The Dogs Out



Des'ree - Life



Emilia - Big World



Los Del Rio - Macarena



Sugar Hill Gang - Rappers Delight



The Verve - Bitter Sweet Symphony