basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2010

FIBA 2010 World Basket Seyirci Sorunsalı

İki gün oldu maçlara gidip geliyorum. Malum gönüllü olduğum için maçtan çok önce salona gidip maçlar bittikten sonra salondan ayrılıyorum. Basında gördüğüm saçma bir konuya değinmek istiyorum. "Tribünler dolmadı, boş kaldı, seyirci ilgisiz". Bence bu ucuz bir yorum. Biletlerin günlük satıldığını, tek biletle üç maç izlediğini hepimiz biliyoruz tamam. Ancak her bilet alan adamın üç maçın üçünüde izlemediğini ekran başındaki adam bilemeyebilir de orada bulunan basının göremediğine çocuk olsa inanmaz. Seyircilerin maç seçtiğine bizzat şahit oldum iki gün boyunca. Maçı olan takımın seyircisi maçtan yaklaşık yarım saat önce salona geliyor, maç bitincede gidiyor (geneli) . Aynı sirkulasyon devam eden maçlarda yine gerçekleşiyor. Bütün biletlerin aynı grubun takımlarına eşit şekilde pay edildiğini varsayar isek basit bir hesapla maç esnasında salonun 2/6'lik kısmı anca dolar. Olmadı 3/6. Demek ki zaten salonu doldurma ihtimali gayet zayıfmış.

Bilet fiyatı Türkiye standartları için sarsıcı değil bence. Zone1 için üç maçı 90 liradan izlemek hesaplı. Sonuçta İspanyayı, Fransayı falan izliyorsunuz. Ancak diğer günler için ekstra 90,90,90,90 veya 40,40,40,40 şeklinde gitme ihtimali yok. Sabancı olsan kıyamazsın o paraya işte :)

Neyse fazla kıllattım yine. Diğer ufak notlarımı bildirmek istiyorum. Litvanya seyircisini bizim Buca taraftarına benzettim. Çoğunluğu maça kafası güzel geliyor. İlk gün merdivenlerden, koridorlardan Litvanyalı topladık. Tribündeki sevimli görüntüleri olduğu kadar kafaları güzel yaptıkları ile de eksi not aldılar benden. Fransa seyircisinden tiksindim. St.Germain Huzur Evi sakinleri Dünya Şampiyonasına gezi düzenlemiş gibi hissettik. Derisi buruşmamış Fransız sayısı düşüktü. Yaşları gibi küstahlıkları had safadaydı. İngilizce konuşan Fransız sayısı çok azdı. Bilmediğinden değil götlük olsun diye yaptıklarını anlayabiliyoruz. Sevemedim Fransızları. İspanyollar'ın çoğunluğu İzmir'de yaşayan İspanyollar. Biraz çekingenler, genelde kendi hallerinde takılıyorlar. Türk taraftarlarda çoğunlukla İspanya'yı destekliyor. Formalı tişörtlü çok İspanyol apaçisi Türk gördüm. Lübnanlılar bildiğin Lübnanlı. Sigara içilmez pankartının altında çömerek sigara içen mi ararsın (ki her 20 metrede bi sigara içilebilir alanlar var koridorlarda) sıçıp sifonu çekmeyen, fotoğrafını çektirtip satın almayan... Yine de 90dk susmadılar tarzı desteklediler takımlarını. Kanadalı 3-5 kişi gördüm onlarda yanlışlıkla geldiler heralde. Yeni Zelandalı taraftarlar açık ara favorim. Muhtemelen İngiltere'de yaşıyan kiwiler gelmiş. Son derece rahatlar. Bünyeler alkole alışkın olduğu için alkollü olsa da kontrolsüz değiller. Tribünde "neşe" yapan tek ekiptiler. Daha kalabalık gelseler eğlence artardı.

Bunların haricinde gördüğüm ve ayıpladığım bi olay oldu. Öğlen Litvanyalı seyirciler salona girerken sarhoş bi taraftar bi bayan polisi bildiğin avuçladı. Tam "parmak attı" tanımına uymasa da net taciz etti. Ben tam ulan olay çıktı be derken kadın polis gayet sırıtarak hıhı hihi falan sesler çıkardı. Şimdi diyelim ki aynı olay Buca maçında oldu... Sizin pasifliğinizi yiim ben be kamiller!!!

07 Mart 2010

deneme,070310

Uyumamak adına anlamsızca zaman geçirdiğim şu dakikalarda gecenin şu saatine biraz olsun anlam katabilme adına, en azından kendi adıma, iki kelam edeyim dedim- açtım yalnız ve güzel günlüğü, başladım tuşlara basmaya.

Her şeyden evvel forumumuzun çok değerli üyelerinden Yalçın Şeker'e acil şifalar diliyorum. Forumdan takip edebildiğim kadarıyla durumu iyi ve en büyük temennim bu operasyon ile sağlığına tamamıyla kavuşmasıdır. Hayatta en mühim varlık sağlık, Şeker de en kısa zamanda sağlığına kavuşur inşallah.

Gecenin bu saat dilimine denk gelen yazılar tahminen belli bir taslak ve düzenden uzak olur diye düşünüyorum. Birbirine bağlamakta benim bile zorlandığım paragrafımla idare etmenizi rica ediyorum ve yazıya İstanbul içi mesafe bilgileriyle devam ediyorum.

Bu paragrafın anahtar sözcükleri sosyal medya, twitter, efes pilsen ve istanbul. Zamanında Batuğ Ağabey'in bir yazısında "sosyal" sözcüğünün kökeniyle ilgili bir sorgulama vardı- o günden beri bu sözcüğü kullanırken hep kendimce sorgularım, niye sosyal diye. Twitter denen olgu "sosyal medya platform"larından biri- hepsi yabancı kökenli ancak dilimize girmiş; tamlayanı sıfat tamlaması olan bir belirtisiz ad tamlaması. "Toplumsal basın-yayın kürsüsü" dersem çok mu abuk olur şu anki "konjunktür"de, orasını yorumlamak dilbilimcilere kalmış; ancak sözcüklerin kullanımını toplum belirlediğinden bireysel sözcük bilincinin önemine inanırım.

Bir üst paragrafta esas girmeye çalıştığım konuya bir türlü değinemedim. İstanbul içi mesafe diyordum sanırım.. Hah, şöyle ki bu a-acayip kürsülerden biri olan twitter için hazırlanan uygulamaların biri sayesinde, takip ettiğim kişilerin güncellemeleri ekranımın sağ üst köşesinde beliriveriyor. Sinan Güler'den 2'şer bilet kazandım 2 Efes maçı için. İlkine gidemedim; perşembe günkü Real Madrid maçına gitmeyi başardım. Başardım diyorum; çünkü Sabancı Üniversitesi'nden Zeytinburnu'ya saat 17.15 civarinda yola çıkarak bunu gerçekleştirdim. Kişisel aracımla gittiğimden km sayacına baktım ve benim gibi yolu tam bilmeyen biri olarak Orhanlı/Tuzla- ZAbdi İpekçi Arena/Zeytinburnu arasının 100 km olduğunu idrak ettim.

Davetlisi olduğum oyuncu maçta oynamadı- desteklediğim takım maçı alamadı- toplam 200 km yol yaptım- peki buna değdi mi? valla pek değmedi gibi sanki. Ama bu dönem okulda baymanın doruklarına vardığımdan, küçük bir değişiklik oldu benim için. Ergin Ataman'ın acayip rotasyonunu- Rakocevic'in iğrenç savunmasını- Kasun'un hakemin kafasını avuçlayışını- siyah lambo'su beyaz ferrarisiyle Delgado& Ferrari ikilisini canlı gördüm. Aman ne de mühim.

Yazıyı daha da uzatabilirim; ancak hem saat geç oldu hem de zaten dağınık bir şekilde yazdım- bir de uzun olursa hiç çekilmez. İyisi mi burada yazıyı noktalayayım. Efes ile ilgili teknik incelemeyi sayın Pekdoğru layıkıyla yapar zaten.

Tekrardan Yalçın Şeker'e geçmiş olsun dileklerimi yolluyorum. Yüreğimiz seninle.

13 Ağustos 2009

Kerem Gönlüm


WADA'nın (Dünya Anti-Doping Ajansı) yasak listesinde yer alan 'cathene' maddesi bulunmuş doping testinde.. Aslında tam olarak doping diyemeyiz bir tür sindirim sistemini güçlendiren madde. Asıl olayı zayıflamaya çalışanlara yardımdır. İngiltere'de serbest olan maddenin ABD ve Kanada'da kullanımı yasakmış mesela. Yine de Kerem Milli Takım kadrosundan çıkarılmış.

29 Haziran 2009

berege günlükleri

yazılarımın başlığını sıklıkla günlük diye adlandırdığımın farkındayım. kafamdaki günlük kavramı içinde not almak olduğundan, kendi yazdıklarımın hiçbirinin aldığım( ya da almadığım) notlara dayanmamasından ötürü başlığımı garipsedim.

girizgahı uzatmak konusunda başarılıyım; ancak anlatacaklarıma bağlama konusunda oldukça vasatım. sanırsam anlatacaklarımın genelde ayrı konulardan olmasından ötürü, belirli seviyede bir dağınıklığı mazur görün. madem yine dağınık bir yazı olacak, en azından bir taslak vereyim aklımdakileri.

1. fenerbahçe ülker- efes pilsen serisi
2. shaq takası
3. carter takası ve hidayet'in mukavelesini feshetmesi

yazmak istediklerimi sıralayınca bile kel alaka konular olduğunun farkına varıyorum. belirli bir eksene yerleştirmekte yaşadığım sıkıntılar, murat can'ın Do This başlığı altında verdiği yazıları okudukça kendi çapında bir imrenmeye dönüşüyor.

ilk şıktan başlayayım. hayatımda bu seride izlediğim görüntüler kadar çirkinini görmediğimi en başta belirtmek istiyorum. indiana- detroit dalaşında bile işler karşılıklı çirkin idi.
ülkenin futbol seyircisinin profilini bu yaşananlarla genellemek pek doğru olmasa da, basketbol maçı için orada olanların tamamına yakını amigo kökenli, kavgacı ve sporun doğasını özümseyememiş insanlardı.

nba'deki organizasyonu, tabii ki ülkemizdeki ile kıyaslamamız mantıklı olmaz; artest'in kavgasında olaya karışanları kameradan tespit edip kişilere verilen cezaları, TBL'de gerçekleşmesini ummak hayalcilik olur. David Stern'ün Türkiye muadili olarak adlandırabileceğimiz Turgay Demirel, koltuğunu olay çıkartan Fenerbahçe camiasını borçlu olduğundan serinin gidişatı kontrolden çıkmadan önce gerekli ve zorunlu önlemleri almakta çekingen davrandı. Rasim Başak'ın velveleciliği cezalandırıldı, kulübe para cezası verildi; ancak basketbol sahasına giren 1000 kişinin yarattığı spor ile bağdaştırılamayacak görüntüler oluştuktan sonra oldu bunların tümü.

bana göre bu tarz durumlarda, olayı tüm camiaya yıkmak yerine mümkün mertebede olayı başlatan şahıslara gereken cezai yaptırımları uygulamak gerekiyor. sahaya girip tribündekiler galeyana getirici hareketleri yapanları fenerbahçe stadındakilerin çoğu az çok biliyor ve kameralar tarafından hepsi görüntülendi. kulüp cezayı karşılayacağına bu kişilerin spor müsabakalarına girişi yasaklanmalı her ne olursa olsun.
kişi demişken 0-2'den seriyi 4-2 vermeyi beceren Bogdan Tanjevic, artık uygulamaya çalıştığı mevkiisinden bir eksik ya da bir fazla mevkiilerde oynatmayı çabaladığı sistem günümüz basketbolunda pek tutmuyor. Kaan Kural'ın son birkaç yıldır yazılarında sıkça eleştirdiği bu durum, ulusal takımın aday kadrosunun oluşturulması sırasında yeniden gözüme çarptı ve şampiyona için umutlarıma gölge düşürdü.

shaq takasıyla yazıya devam ediyorum. renkli kişiliği kariyeri boyunca büyük ilgi uyandıran shaq, kariyerinin son günlerine yaklaştıkça basketbolundan çok yaptıklarıyla anılır oldu. twitter'ın da aracılığıyla kendisinin durumlara yaptığı göndermeleri takip edebiliyoruz rahatlıkla. ben kendisine aramızdaki 15 yaş farka rağmen, az laf çok iş diyorum. 37 yaşındaki birine göre istatistiklerim fazla iyi diyerek cleveland'da şov yapacağına inanan laflar etmiş "büyük kaktüs". ohio'daki lakabını merakla bekliyorum şahsen. ikincil adam rolünü wade ile yaşadıkları şampiyonlukta fena kotarmamıştı ve wade'i, troyka arasında şampiyonluğa ulaşan ilk kişi ünvanına sahip olmasını sağlamıştı. lebron'a da benzer bir kıyak çekebilir, zira etraflarını çeviren adamlar o yılki miami kadrosuyla kıyaslandığında beş yukarı üç aşağı uyuşuyor. ilgiyle takipte olacağım.

orlando magic, finallerde oyun tıkandığında kendi şutunu yaratabilen, pozisyon yaratan 2/3 numaranın eksikliğini yaşadı. bu maksatla kadrosuna carter'ı katmayı uygun görmüş olsa gerekler ki takas yoluyla alston- lee- battie'yi new jersey'e yolcu ettiler. kariyerindeki düşüş gözle görülür şekilde artan vince carter için orlando, kendine çekidüzen vermek için belki de son fırsat. işleyen sisteme adapta olmasının çok zor olacağını düşünmüyordum ta ki hidayet'in anlaşmasındaki maddeyi devreye sokup "serbest ajan"lar piyasasına adım atmasına kadar.

bana göre magic'in hücümlarındaki döngüyü sağlayan en önemli parça hidayet'in oyunu dikte etmesi. howard'a gereken topları en verimli şekilde indirmeyi başarabilen oyuncu hidayet ve bu toplar howard'a inmediğinde, rakip takım howard'a yardım savunmasını getirmiyor ve yaratılması umulan boş dış şutlar hayal oluyor. penetre yeteneği vasat, kendine pozisyon yaratamayan oyuncu profilindeki magic oyuncuları da performanslarında ciddi düşüşler sergiliyorlardı hidayet'in kontrolünde olmadıklarında.

şimdi hidayet'in gittiğini farz ettiğimizde nelson'ın oyunu çok iyi yönetmesi gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. kendi oyununu bir üst seviyeye çıkartmak zorunda olacak seneye. carter'ın 2, lewis'in 3 oynayacağını düşünürsek 4 numaraya ben Gortat'ı koyarım. fena bir 5 olmayabilir; ama Gortat biraz sırıtıyor gibi. diğer bir kombinasyon redick'i 2 ye koyup, carter'ı 3 lewis'i 4 oynatıp gortat ile howard ı veyahut lewis dinlendirmek olur ki bu çok daha mantıklı olur.
ha olur da hidayet i takımda tutmaya karar verir magic, bu durumda öncelikle ödeyecekleri lüks vergisi olacak. kadro olarak ele aldığımızda nelson ve howard'ın pozisyonları kesin, 2-3-4 numaralarda lewis/hidayet/ carter döngüsü izleyeceğiz.

mevcut magic'i bir üst seviyeye çıkarmak adına alınması çok da abes olmayan bir risk bence carter takası. o sebeple keşke her takımın otis smith gibi bir menejeri olsa. bu sayede mehmet topuz için 10 milyon euroya yakın para dökülmez, deivid'e 2.2 milyon euro yıllık verilmez, takım içi finans dengesi çok değişmeyeceğinden lugano uçuk ücret talep etmezdi. otis smith'ler kolay yetişmiyor tabii; ama darısı tüm sportif alanda varolmaya çalışan takımlara.

daha dağınık bir yazı yazamazdım heralde. hem uzun oldu, hem alakasız konulardan bahsettim. üstüne üstlük resim koymak ile de uğraşmadık ve yazının okunulurluğunu asgariye indirdim. bu noktaya kadar benimle okuyan tüm dostlara selam olsun. eyvallah.

20 Haziran 2009

Şampiyon - TBL Edition


Fenerbahçe Ülker-Efes Pilsen maçından dolayı uykularım kaçmıyor açıkçası. Abdi İpekçi'deki olası Efes Pilsen galibiyetinin böyle bir tabloyu getirebileceği konusunda endişe duymayan, bu ihtimali yok sayan birileri varsa onları içinde bulundukları dünyayla baş başa bırakıyor ve selam ediyorum bu naif insancıklara... Ama Türkiye'de durum budur ve bu ülkenin spor yönetimini kimlerin eline bıraktığı da malumdur. Bugün haklı biçimde Aziz Yıldırım, Mahmut Uslu, Murat Özaydınlı ve Ali Koç konuşuluyor. Bunlar bu kirli camianın kirli insanları ve eleştirinin en sağlamını hak ediyorlar, söyleyecek bir sözüm yok. Ancak federasyonun başkanı da Turgay Demirel mesela... Yani düzenin çarpıklığı Fenerbahçe ile başlayıp, yine Fenerbahçe ile son bulmuyor. Keşke öyle olsaydı, ama değil. Tabi tartışmayı "Fenerbahçe değil Beşiktaş da olsa, Galatasaray da olsa bu durumda aynı olaylar yaşanacaktır" noktasına taşımıyorum. Seviyesiz ve anlamsız bir yaklaşım olurdu bu. Konuşulması gerekenler bunlar değil çünkü.

Nedir peki konuşulması gerekenler? Benim, senin, herkesin öngörebildiği bu tehlikeyi altıncı maç öncesinde Efes Pilsen yönetimi de gördü, valilikten özel bir ilgi istedi. Ancak gönderilen güvenlik güçlerinin sayısı ortada. Bir düzine çevik kuvvet, olaylar geliştikten, her şey yaşanıp bittikten, hatta taraflardan birinin bir yöneticisi parke üzerine inip durumu yatıştırma çabasına girdikten sonra devreye girebiliyor. Yine de kitleyi Koç'un sözlü çalışmalarından daha çabuk yıldırabilecek silahları var ellerinde, etkili de oluyor. Bu arada antrparantez Koç'un hareketini sağduyulu bir hareket olarak görüyorum, ancak seri genelinde ve daha öncesinde takındığı tutumla birlikte düşününce "popülist" kelimesini de içinde geçirmeden noktalamamak lazım bu paragrafı. Ama asıl konu şu ki, Efes Pilsen kulübünün de belli uyarıları olmuş ilgili makamlara, bunu Ergin Ataman'ın demeçlerinde de görebilirsiniz... Valiliğin o gün İstanbul sınırları içerisindeki muhtemelen en gergin aktivite için sunabildiği imkanlar bu kadar mıdır? Bilindiği üzere emniyet güçlerini her türlü spor sahasından uzak tutan bir yönetmelik var ve tüm güvenlik çalışmalarının özel güvenlik şirketleri üzerinden yapılmasını öngörüyor bu yönetmelik. Yasa bile olabilir hatta bu, emin değilim. İkisinin farkını söyle desen, bir an cevap veremem hatta. Neyse böyle bir durum var. Ama ülkenin spor kültürünün ne düzeyde olduğu malum ve sık sık tribüne giden bir adam olarak bu özel güvenliklerin de salonda veya stadyumda bulunma amaçlarının güvenlik olduğunu söylemeye bin şahit gerek. Merdivenleri boşaltmaya çalışanı var bunların, sürekli tribünü kesip telsize bir şeyler geveleyeni var, adeta bizden biri olup çekirdek çitleyip maç izleyeni var. Ama beş maç boyunca Fenerbahçe Ülker yönetimi, her iki tarafın oyuncuları ve teknik kadroları, kendine gündem arayan medya tarafından sürekli ve kasıtlı biçimde gerilen bir final serisinin muhtemel son maçında güvenliği sağlayabilecek bir ağırlığı yok. O gün orada birileri can vermediyse ve salon sağlıklı bir şekilde boşaltılıp bir kupa merasimi yapılabildiyse, bunu sağlayan da ne sağduyulu Fenerbahçe yöneticisi, ne sağduyulu taraftar, ne saha komiseri Yusuf Erboy, ne de bir başkası. Yine o az önce bahsettiğimiz bir düzinelik çevik kuvvet. Tabi ki aşırı önlemler alınsın, Abdi İpekçi'nin önüne bir adet tank getirilsin demiyoruz, zira böyle bir ortamda olay çıkarmayacak adamın bile bir şeyler yapası gelir. Ancak son çeyreğin başında taraftarın, hem de salonun genelde ancak belli bir sosyal statüdeki insanlara hitap eden bir kısmında, kendi arasında yaşadığı kavga bazı şeylerin habercisi olabilirdi ve son mola sırasında bir güvenlik barikatı çekilebilirdi tribünlerin önüne gayet... Böylelikle en azından, zamanında Yunanistan'ın utancı olarak lanse ettiğimiz Aris-Efes Pilsen maçında yaşanan olayların bir benzerini göstermezdik dünyaya. Hem de 10 yıldan fazla bir süre sonra... Bu zaten daha ağır veya daha hafif kılmamalı suçu ama bu ülkenin dinamikleri çerçevesinde belirtmekte fayda görüyorum ki, Efes Pilsen bir Yunan takımı da değil...

Ama o barikatı çekebilecek nicelikten uzaktı görebildiğimiz kadarıyla güvenlik güçleri. Geçen sezon ya da bir öncekinde, emin değilim... Fenerbahçe Ülker şampiyon olunca, doğru dürüst sevinememişti bile. Sporculardan ziyade göbekli amcalar dolaştırdılar kupayı, hatta birisi Damir Mrsic'in boynundaki madalyaya asılmıştı. Damir'in bir bakışı yetti amcanın olay yerinden uzaklaşmasına ama bu ne demektir yahu? Bu kadar mı basit hayatınız da bir sezonluk emeği karşılığında kaptanınıza verilen madalyada hak arayabiliyorsunuz? Muhtemelen daha da basit. Ama o gün düşünmüştüm ben daha. Burada bu seyirci içeri girebiliyorsa ve böyle üçüncü dünya ülkelerine yakışır bir görüntü kirliliğine sebep olabiliyorsa, kupayı Efes Pilsen kaldırsa neler olacaktı? Gecikmeli de olsa öğrenmiş olduk, kupanın kalkmasına izin vermeyecekmiş aynı hazımsızlar... Bunu gösterdiği için de bir Efes Pilsen sempatizanı olarak organizasyonda pay sahibi herkesin gözlerinden öpüyoruz tabi. Ancak Ataman'ın demeçlerini ciddiye alan ve aynı zamanda aklı başında hiç kimse kalmadı bu ülkede. Yani ciddiye alıyorsan, diğer kriteri sağlamıyorsun. Bu böyle... O da bunun bilincine varırsa ve gelecek sezon daha az konuşup, daha çok iş yaparsa seviniriz. Oyuncular için bir şey söylemeyeceğim. İsmi Rasim Başak da olsa, Kaya Peker de olsa oyuncunun birincil amacı sahada ona ekmek parası kazandıran işte devamlı olabilmek, yararlı olabilmektir. Bunun için bazıları seyirciyle oynar, motivasyonu oradan bulur. Seyirci olarak bunu kınarsın, oyuncunun kişiliğini eleştirebilirsin, ancak olaylar bu denli büyük boyutlara ulaştığında faturayı keseceğin adres ne Kaya Peker, ne de Rasim Başak olmalıdır. Fakat sen teknik kadronun bir parçasıysan ve üzerinde takım elbiseyle kulübünü temsil ediyorsan orada daha dikkatli olmak zorundasın. Temeli olmayan iddialarda bulunamazsın ilk maç sonunda hakemlerle ilgili mesela, ya da diğer benche bakacak olursak meslektaşına Türk spor basınının önünde aptal diyemezsin, orada otoritenin temsilcisi olarak basketbol kurallarını uygulamakla görevli hakemi ne olursa olsun itekleyemezsin... Şimdi kimse de bana "Ama o kural orada o şekilde uygulanır mı" diye gelmesin.


Olay anıyla ilgili pek fotoğraf yok elimde, oradan bir kare verip sınamak isterdim insanları. Ne sınaması? Emek... Douglas McGiven, saygılar... Şu anlamda sınamak diyorum, çok da ümitvar sayılmam aslında ama. Büyük usta Andrei Tarkovsky'nin "Solaris" filminde şöyle bir replik vardır: "Utanç. Bu duygu insanlığı kurtaracak." O gün o sahaya girenler, bir sporcuya yumruğuyla hücum eden kırmızı tişörtlü insan, Sinan Güler'e ve Charles Smith'e toplam üç adet tekme savuran gözlüklü insan kendilerini televizyonda izlediklerinde insanlığı kurtaracak o duyguyu hissedebilirse ne ala. Ancak benim tahminim şu anda taraftar sitelerinden gelen tebrikleri kabul ettikleri ve torunlarına anlatacakları bu hareketle ilgili bulabildikleri her şeyi arşivlemeye çabaladıkları yönünde.

- Evladım, zamanında Kaya diye bir "orospu çocuğu" vardı. Basketbolcu.
- Dede, "orospu çocuğu" ne demek?
- Şey, neyse işte bu pis adam seri boyunca bizi tahrik etti.
- Dede, "tahrik" derken?
- Ya çocuğum sen de hiçbir şeyi bilmiyorsun, babana mı çektin nedir?
- Yok dede, tahrik ne demek onu biliyorum da... Basketbolcu değil mi bu adam, ne yaptı da tahrik oldunuz?
- Yahu işte smaçtan sonra çembere asılıyor orada Ayhan Şahenk'teki maçta. Ne bileyim basketten sonra göğse yumruk vurmacalar mı istersin, Vesna diye bir hatuna çakmak falan hepsi bunda.
- Dede, eşiyle olan münasebeti seni neden tahrik ediyor? Gerçi normal ama... Neyse, senin tahrik olacağın varmış bence.
- O nasıl söz, dinimize aykırı mahdum. Ecnebi o kadın.
- ...
- Bu torun da hayırsız çıktı. Hanım, tansiyon haplarımı getir benim. Yalnız nasıl yumruk attım ama... Gözüne vururum onun, şerefsiz.

18 Haziran 2009

Efes Pilsen Şampiyon !!!

Keşke Fener şampiyon olsaydı da o sahaya giren büyükbaşlar insan olabilselerdi. Bi anlamı yok şampiyonluğun insan olamadıktan sonra.. Maç yazısı Cem'den gelicektir elbette..

Not: Ergin Ataman da buna dahildir.

13 Haziran 2009

Milosevic ve Kalnietis


İlk olarak 2006 yazında İzmir'deki U20 Avrupa Şampiyonası'nda izlediğim, jenerasyonlarının kıtadaki en yetenekli oyun kurucularından ikisinin transfer haberleri düştü hafta içinde... Litvanya takımından Mantas Kalnietis de, Yunanistan takımından Sırp kökenli Igor Milosevic de o turnuvada büyük beğeni toplamışlardı. Aslında güçlü ve zayıf yönlerinde benzerlikler olan iki oyuncu. Ama ayrıldıkları noktalar da var.


İkisinin de İzmir'deki performanslarıyla beni etkilediğini söyleyebilirim. Tabi bir Ricky Rubio etkisinden bahsetmiyorum, ama onu yapabilen de çok fazla canlı yok dünya üzerinde. Kalnietis özellikle favori oyuncumdu turnuvadaki. Sahayı katederken hızlıydı bu çocuk, belki o ebattaki bir oyun kurucudan hiç beklemeyeceğiniz kadar. Oldukça çabuk bir ilk adım da bahşedilmiş Kalnietis'e... 1.95 civarındaki boyuyla ve üstün atletizmiyle birlikte düşününce, her rakibi için bir numarası olduğunu görüyoruz. Ancak bu numaralarını nihai amaca eriştirmesi için bir özelliğe daha ihtiyaç duymakta malum. Ne yazık ki bu özelliğini geliştirdiğini söylemek hala zor. Özellikle tek dribbling üzerinden kendisine çok rahat şut imkanları bulabilen Kalnietis, bu tip orta mesafelerini yavaş yavaş bir istikrara kavuşturuyor gibi. Ancak dış şutu halen çok kötü ve hücumda topun son saniyede elinde kalmasını istemeyeceğiniz bir oyuncu olarak özetleyebiliriz. Bir "ama" dışında eksiksiz bir paket olarak basketbol dünyasına sunulan, o "ama" olan istikrarsız şutunu düzeltemeyen onlarca oyun kurucu gördük ülkemizde de, dünya üzerinde de... Kalnietis'in bu defekti bir an önce ortadan kaldırması gerekiyor. Benetton Treviso kendisine güvenmiş, mali olarak çok da rahat gözükmeyen kulüp son olarak Oktay Mahmudi'ye de 3 yıllık bir yenileme önerdi sözleşmesinde. Mahmudi'nin saha içerisindeki başarıyı her zaman birincil amaç olarak gördüğünü gözlemledik Efes Pilsen kariyerinde. Eğer onun başarı için mutlaka yararlanması gereken bir parça olduğunu düşünürse Kalnietis, geçen sezon Zalgiris Kaunas'ta aldığı süreleri İtalya'ya taşıyabilir. Fakat aksi takdirde çok doğru bir seçim yapmadığını söyleyeceğiz... 2008 yılında kariyeri için önemli bir eşiği Marko Popovic ve DeJuan Collins gibi bir ikilinin arkasından havlu sallayarak geçiren Kalnietis için benchte geçirilecek yeni bir yıl tahammül edilemez olur. Bu arada savunmasının da çok parlak olmadığı ve maç içinde zaman zaman konsantrasyon düşüşleri yaşadığı da konuşuluyor. Alt yaş kategorilerindeki maçlarda konsantre gözüküyordu genelde, ama bu Zalgiris'te içinde bulunduğu şartlardan ötürü de olabilir. Bir de Treviso'da görmek lazım.


Kalnietis gibi, Milosevic de zamanında şut ödevlerini boşlamış bir arkadaşımız. Şut yüzdesi iyi gibi gözükebilir, ancak şutlarının büyük bir bölümünü turnikelerin oluşturduğunu bilmemiz gerekiyor yanılmamak için... Her iki oyuncunun boyları da 6-4 veya 6-5 olarak geçiyor, özellikle Milosevic'in SG olarak bir kariyer sahibi olması da destek gören bir ihtimal. Piyasada da "Yeni bir X olur" şeklindeki önermelerde, X genelde Milos Vujanic ya da Igor Rakocevic oluyor. Açıkçası Milosevic'in hiçbir maçında Rakocevic'in skorer içgüdüsüne rastlayamadım, ancak Vujanic güzel bir benzetme... Bunun için bile dış şut yüzdesini yukarılara taşımak zorunda olduğunu söyleyebiliriz. Yoksa Rakocevic falan derken Hakan Demirel bile olabilir maazallah! Bu sezon kiralık olarak Lietuvos Rytas takımında forma giyecek Milosevic, Olympiakos ile sözleşmesi de devam ediyor.


Derek Fisher'dır, üzer... "Fenerbahçe Ülker kazanmayı bilen ve istemekten bıkmayan oyunculardan kurulu bir takım olarak seriye 2-0 önde başlıyor adeta" diyenlere Preston Shumpert ve Bootsy Thornton yürek göstermiştir. Memnuniyet duyarım. Devamı batug.com'a gelebilir, üşenebilirim de...


Cengiz Çandar Gibisin: Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.

08 Haziran 2009

Geçmiş Olsun Dreadlocks


Az önce basketbol sitelerinde dolanırken gözüme çarptı, içimi cız ettiren bir haber; Brian Grant'e Parkinson teşhisi konulmuş. Kendisi önce kontrolünü kaybetmekten, başkasına muhtaç olmaktan korktuğunu, fakat doktorlarla, yine Parkinson hastası olan Michael J. Fox'la konuştuktan sonra hastalıkla savaşmaya hazır olduğunu söylemiş. Parkinson halihazırda kesin tedavisi bulunamamış bir hastalık, ancak Grant de savaşçı kişiliğini çok iyi bildiğimiz bir kişi. Umarım hastalığı olabilecek en alt seviyede tutmayı başarır, geçmiş olsun Brian...

Kareem vs Patrick


07 Haziran 2009

Phil vs Stan


Kobe vs Hido


06 Haziran 2009

1999 Euroleague Final: Zalgiris Kaunas vs. Kinder Bologna



Yukarıdaki video 1999 yılında Münih'te gerçekleşen Final-Four organizasyonundan... Tıpkı bu sezon olduğu gibi, o zaman da Final-Four CINE 5 ekranlarından şifreli olarak yayınlanıyordu yanılmıyorsam. Türkiye Ligi maçları için decoder vardı evde neyse ki, o sayede tamamını izleyebilmiştim organizasyonun. Beklenen, önceki iki yılın şampiyonları Kinder Bologna ve Olympiakos'un final oynamasıydı aslında başlangıçta. Finalde sürpriz bir takım olacaksa, Münih'e belki de en büyük seyirci desteğiyle gelmiş, Carlton Myers, Arturas Karnisovas, Damir Mulaömerovic, Gregor Fucka, Marko Jaric Lima gibi oyunculardan oluşan gayet görkemli bir kadroya sahip TeamSystem Bologna olurdu bu takım muhtemelen. Dörtlüyü tamamlayan Litvanya ekibi Zalgiris Kaunas ise underdog bile değildi neredeyse... Zaten buraya kadar gelmeleri bir Külkedisi masalıydı başlı başına. Fenerbahçe, Tau Ceramica, TDK Manresa, Kızılyıldız, Varese ve iki Rus takımı Saratov ve Samara ile birlikte Euroleague organizasyonunun o sezonki çaylak grubunu oluşturuyorlardı sezon başında. Bunlardan hangisinin ön plana çıkacağı konusunda da bir tahmin hakkı olsa, kimse bu hakkını Zalgiris için kullanmazdı sanırım. Ancak bir sezon önce daha küçük çaplı bir sürprize imza atıp, finalde İtalyanlar'ın süper gücü Stefanel Milano'yu alt ederek Saporta Kupası'na uzanan bu kadro birkaç takviyeyle Avrupa'nın 1 numaralı organizasyonunda en son noktaya kadar ulaşıyordu.


Takviye demişken, aslında bir Litvanya takımı için gayet önemli isimlerin kadroya katıldığını söyleyebiliriz. Ancak o sezon zaten olağan dışı bir sezondu. NBA'de süregelen lokavt krizi nedeniyle sezonun oynanması riske girmişti ve bu ligdeki düşük ölçekte kontrat sahibi oyuncular Avrupa seçeneğini değerlendirmeye başlamıştı. Birçoğu da küçük çaplı bir süperyıldıza dönüştü eski kıtada. Shammond Williams da Ülkerspor'a gelmişti hatta sanıyorum o dönemde. Önceki sezon New York Knicks ile 27 maça çıkmış veteran shooting guard Anthony Bowie ve Boston Celtics forması giymiş oyun kurucu Tyus Edney Kaunas'a getirildi. Bu oyuncuların önderliğindeki takımda Jonas Kazlauskas'ın iyi bir de yerli kadrosu vardı. Bunların çoğu o gün için isimsiz oyunculardı pek tabi, Avrupa sadece bir sezon önce Saporta Kupası başarısında başrolü oynayan Saulius Stombergas'ın ismine aşinaydı muhtemelen. Dönemin kalburüstü uzunlarından UCLA mezunu Çek Jiri Zidek de kadrodaki önemli isimlerdendi. Aslında Zidek'in şampiyonluğa katkısı sahaya koyduğu oyundan da fazlaydı. O dönem Murat Murathanoğlu'nun da sıkça vurguladığı gibi Edney, 1995 yılında NCAA şampiyonluğunu kazanan takımda Zidek ile birlikte yer alıyordu. Avrupa'ya geri dönüş kararı alan Zidek ile anlaşan Zalgiris, bunun arkasından Zidek'in önerisiyle Edney ismine yöneliyordu. Zidek'in teklifine devam eden lokavt sebebiyle daha sıcak yaklaşan Edney, o dönemde Litvanya'nın yerini haritada bulabilecek durumda bile değildi muhtemelen. Belki de hikayesi en güzel şampiyonlarından biridir Euroleague'in bu takım. O yüzden parantez açmak istedim. Biraz da Olympiahalle üzerinde oynanan maçlara değinelim...

Ondan önce Zalgiris'in grup aşamasından sonra önce Ülkerspor, sonra da Efes Pilsen'i elediğini not düşelim. Bizimkiler kerametin Stombergas'ta olduğunu düşünmüş olacak ki, oyuncunun yolu her iki kulüpten de geçti. Ama özellikle Efes Pilsen'de geçirdiği sezonda bekleneni vermekten çok uzaktı gibi hatırlıyorum. O sıralar 7 numaranın uğursuzluğuna inanırdım bizim takım için. Charles Smith?


İlk maç Bologna derbisi. Tıpkı bu sezonki ilk yarı final mücadelesi gibi. Salonda büyük bir gerginlik var, eller titriyor, sert savunmaların etkisiyle de şutlar kaçıyor. Skor 62-57 Kinder lehine. Ettore Messina bir kez daha finalde. TeamSystem olan Bologna'da Myers ve Jaric'e skorda yardımcı olan pek kimse yok. Jaric de o zamanlar Latsis yine hafızama güvenecek olursam... O zamanlar toy olan Fucka ve Andrew Betts gibi adamlar Radoslav Nesterovic'e ilaç olamazken, Predrag Danilovic ve Antoine Rigaudeau gibi dönemin büyük yıldızlarına Hugo Sconochini ve Alessandro Abbio gibi güvenilir rol oyuncuları yardımcı oluyor. Derken iç karartıcı reklam kuşağı başlıyor, İtalyan taraftarlardan koltuğuna çökmüş olanlar dışında pek kimse salonda kalmıyor. Maçı pazarlamak için tek yol, Avrupa devi Olympiakos'un sahaya çıkacak olması. Arjan Komazec, Dragan Tarlac, babanın telaffuzuyla ölümsüzleşen Anthony Goldwire, Dimitris Papanikolaou, Panagiotis Fassoulas, Milan Tomic, Johnny Rogers ve Fabricio Oberto gibi bir kadro, İspanyol takımı olsa "Los Galacticos" uygun görülürdü heralde... Ancak maçta kimsenin beklemediği acayip şeyler oluyor, Bowie-Edney ikilisine kenardan adsız sansız bir 10 numara destek çıkıyor ve kıpkırmızı salonda üçüncü çeyrekle beraber çıt çıkmıyor. Taraftarların yüzleri de forma renklerine uyumlu bir hal alıyor maçın bitiminde. Bir avuç Zalgiris taraftarı ise gördüklerine inanamıyor muhtemelen.


Bunun üzerine finalde İtalyan devine karşı Zalgiris galibiyeti, kulağa Hollywood senaryosu bile olamayacak kadar saçma geliyor. Ama ilk yarıda bir tokat da Kinder yiyor. Rigaudeau ikinci yarıda maçı tek başına geri getirmeye çalışıyor. Danilovic ve Abbio kayıplarda iken, Sconochini büyük katkı koyuyor kenardan gelip. Zaten pozisyonuna göre kalıplı bir oyuncudur, sanırım bir mismatch yakalamıştı o maçta da... Herkes son saniyeye kadar Kinder'in döneceğine inanıyor, ya da Zalgiris'in Avrupa'nın en büyüğü olacağına inanamıyor. Sconochini faul çizgisinden, Rigaudeau üçlüğün dışından sürekli üretiyor. Fakat karşıda iki oyuncu ile yenemeyeceğin bir "takım" var. Kupa töreninde Edney, neyi başardıklarının pek de farkında gözükmüyor. Eski takım arkadaşı Zidek, ona teşekkür ediyor muhtemelen. Salondaki yeşilliler de Zidek'e... Aslında Kinder hücum ederken gelen ıslıkların büyük bir kısmının sahibi TeamSystem taraftarları. En az Zalgiris taraftarı kadar mutlu dönüyorlar memleketlerine, bozulan ezeli rakiplerinin façası ne de olsa...


Dağınık bir yazı oldu aslında, bu da öyle bir anı işte. MM gibi "Anthony Goldwire" diyebilmek istiyorum. Maçın tamamına YouTube üzerinden ulaşılabilir, fakat pek pratik gözükmüyor. Normal adamın yapacağı iş değil 12 tane 10 dakikalık videoyu ardı ardına izlemek. Maçın tamamının linkini edinmeye çalışacağım. Buraya bir yerlere eklerim o zaman... Yalnız kadrodaki oyuncuların yaş dağılımına bakıyorum da veteran Bowie ve kupayı kaldıran 27 yaşındaki kaptanı bir kenara koyacak olursak rotasyonun tamamı 23-25 yaş aralığında. "Kolej takımı hüviyetinde" demek istemişimdir hep bu blogun bir köşesinde zaten...

Zalgiris Kaunas 1998-99:
4 Tyus Edney (1.78, 25, G) - 5 Mindaugas Zukauskas (2.01, 23, F) - 6 Giedrius Gustas (1.90, 18, G) - 7 Saulius Stombergas (2.03, 25, F) - 8 Marius Basinkas (1.98, 17, F) - 9 Eurelijus Zukauskas (2.18, 25, C) - 10 Dainius Adomaitis (2.01, 24, F) - 11 Jiri Zidek (2.12, 25, C) - 12 Tomas Masiulis (2.03, 23, F) - 13 Darius Maskoliunas (1.94, 27, G) - 14 Anthony Lee Bowie (1.98, 35, G) - 15 Kestutis Sestokas (2.02, 22, F)

Cengiz Çandar Gibisin: Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.

Kobe feat. Jameer - Love Sex Magic


"I don't know if this series can go to six if Kobe keeps playing like that."

Kevin Love



Yazı isteyen varsa güzel insan Bill Plaschke'ye yönlendirelim sizi... Giriş kısmı mükemmel özellikle. Zira şu maçtan Luke Walton'ın çok kritik anlardaki yararlı hücumu dışında yıllar sonra aklımda kalacak tek şey: Kobe'nin dişleri.

"Enough about his tumbling jumpers, his tentacle defense, his towering rebounds, his touch passing.

Did you see his teeth?

The story of the NBA Finals opener Thursday could be found in Kobe Bryant's mouth.

Seriously, did you see his teeth?

During the Lakers' 100-75 victory over the Orlando Magic, Bryant openly ground them as he ground his way to 40 points."

05 Haziran 2009

Yürek Yürek Üstüne: 0-1


"CP: Favorim Fenerbahçe Ülker. Mirsad Türkcan, Ömer Onan, Will Solomon, Damir Mrsic ve hatta Rasim Başak gibi seyirciyle bütünleşip kendini aşabilen karakterde isimler var kadroda. Rakip takım taraftarlarına antipatik gözükseler de, bu bayrak adamlar final serilerini farklı oynuyor ve teknik-taktik analizlere yer bırakmayacak bireysel performanslar sergiliyorlar. Bu jenerasyon yaşlanıp yerini birer birer Semih Erden’e, Emir Preldzic’e bırakana kadar diğer takımların pek fazla umutlanmaması yerinde olur. Onun dışında bir taraftar organizasyonu yaratamamış Efes Pilsen’in bu defekti ortadan kaldırıp avantajlı duruma geçmesi çok üstün kadroların kurulmasıyla mümkün olabilir ki öyle bir kadrodan bahsetmek mümkün değil bugün."

BBL Roundtable at batug.com - 14 Mayıs 2009

Böyle kendinden alıntılar yapan iğrenç bir megaloman gibi görünmek istemiyorum. Ama yukarıda adı geçen oyuncuların sarı-lacivert formayla sahada bulunduğu bir seride teknik-taktik konuşmalar sonra gelir bende... Bunu peşinen söylemek gerek. Bundan bir önceki soruda da, Solomon'ın gelişinin şampiyonluğu etkileyip etkilemeyeceğini konuşmuştuk. "Bu Fenerbahçe Ülker kadrosuna bir winner oyuncunun daha katılımı Efes Pilsen için korkutucu bir durumdur" tarzında bir şeyler demiştim. Gerçekten de bu maçın son periodunu bu alıntılanan kesim doğrultusunda ele almak gerekir. Bir tarafta Bootsy Thornton en kritik hücuma çıkarken elindeki topun hakimiyetini saçmasapan biçimde kaybederken, Charles Smith savunmada faul problemi nedeniyle anlaşılabilir pasifizasyonundan daha da silik bir hücum performansı gösterirken diğer yanda neler oluyordu? Ömer Onan el üstü, bel altı acayip üçlükler sokuyor, uzun olduğu tartışılır Mirsad maçın sonunda takımın tek uzunu olarak pota altında mutlak hakimiyetini ilan ediyor ve kimseye rebound bırakmıyordu. Fenerbahçe Ülker'in yabancıları da işin içine daha fazla girmiş gibiydi. Preldzic ve Solomon gibi isimler zaten bu kulüple aidiyet ilişkisi içerisinde adamlar da Devin Smith de bir başka winner olarak karakterini koydu son period içerisinde. Helal olsun!


Haydi biraz da coaching eleştirisine girelim. Kazanan takımı kısa tutalım, ama Bogdan Tanjevic bu "Calve çabuk çorba" kıvamındaki rotasyonunun içinde kaybolabilir final serisinin bir döneminde. Geniş kadro her zaman iyidir, ama aynı takımla yedi maç oynuyorsun, sana bu seride daha az katkı verecek nitelikteki oyuncuların süresini kısman ve bunu yapmasan bile belli bir standart tutturman gerekir rotasyon konusunda. Bakalım, o cephede neler olacak?

Ergin Ataman'a gelince... "Bu takımda oyunun sonunu getiren beşte mutlaka bulunması gereken isimler kimlerdir" gibi bir soru sorulsa, Thornton ve Smith ikilisinin takım için en değerli parçalar olduğunu söyleyerek başlarım konuşmama. Suyumdan bir yudum aldıktan sonra, "Fakat beyler, bu oyuncuların kötü günleri olacaktır mutlaka ki" şeklinde devam ederim tok bir sesle. Ve "mutlaka ki" kalıbı için Burcu Esmersoy'a teşekkür ettikten sonra, bu takımda maçı tamamlaması gereken isimlerin Kerem Tunçeri ve son dönemdeki form durumunu göz önüne alarak da Mario Kasun olduğunu ifade ederim. Kerem, play-off ile birlikte ritmini kaybetmişe benziyor ne yazık ki. Geldiğinde çok olgunlaşmış gözüküyordu. Yaşına ve oyunundaki değişime rağmen zaman zaman hücumda, kariyerinin en etkin günlerini geçirdiği Beşiktaş Cola Turka dönemini de hatırlatıyordu. Daçka serisi performanslarını ölçüt kabul etmiyorum, fakat Galatasaray Cafe Crown serisinde ve bu maçta da fazlasıyla tutuktu. Buna rağmen ben takımımı Ender Arslan'a emanet edeceğime, direksiyonu herhangi bir adrenalin manyağına vermeyi yeğlerim. Zaten Ender'in sahada olduğu dönemlerde Bootsie Tootsie ve hatta Preston Shumpert'ın organizasyon olayını eline almasına alışığız, ancak bu adamlar da maçın en kritik anlarında karşılarında dört kısalı bir takım görünce ve bu dörtlü de Green-Solomon-Ömer-Smith gibi çok enerjik bir dörtlü olunca elleri ayaklarına dolaşıyor ister istemez...


Fenerbahçe Ülker'i karşıda görünce Michail Kakiouzis ile başlama, maçın sonunda dört kısaya hatta Okan-Suat-Emre üçlüsüne dönme eğilimini anlarım. Zira sık sık belirttiğim gibi Fenerbahçe Ülker son yıllarda bu ligin gördüğü en potansiyelli uzunlardan bir demeti elinde bulundurmakta... Fakat yine de kısaların da güven aşılamaktan uzak olduğu böyle bir maçta, Ömer-Oğuz-Semih-Vidmar dörtlüsünden bu kadar korkup da Kasun'u oyuna sürmemek bence obsesif bir tavrın sonucudur. Bu tavrı gösteren adam da Efes Pilsen ve Montepaschi Siena'daki geçmiş başarılarının kredisini tüketme noktasına gelmiş, bunu yaparken de saha içinde olduğu kadar saha dışında yediği gollerden de kötü etkilenmiş değerli bir teknik adamdır. O yüzden saplantılardan uzaklaşmak, serideki ikinci maçın kazanılması ve Efes Pilsen gibi bir markada yaraları kolay kolay iyileşmeyecek yeni bir süpürge hadisesi yaşanmaması adına hayırlı bir davranış olacaktır.

Uzun uzun konuşmayacağım, başka platformlarda yazarken enerjimi tükettim çünkü... Ama 45 liralık bilet tarifesi etiğin dışında bir harekettir, bunu tasvip etmem mümkün değil. Yalnız Efes Pilsen yönetiminin önceki yıllarda inisiyatif kullanarak kendi taraftarına ait gözüken yerden rakip takıma bilet sağlaması hadisesini tek dayanak olarak kullanıp da, "Bu sene neden vermiyorlar ya" şeklinde ağlamak komik bile değildir. Bunu Fenerbahçe Ülker'in basketbol şubesindeki yetkili isimlerin yapması da üzerine düşünülmesi gereken bir mevzudur. Uygulamada gözüken tek maraz ise tarafsız basketbol seyircisini bu düzenlemeyle Türk basketbolunun finalinden uzak tutmaktır, fakat bilet satışında hala gelişmiş bir organizasyonu sağlayamamış ülkemizde de saha avantajını hakkıyla kullanabilmek için bir gereklilik olarak da karşımıza çıkmaktadır. Şampiyonluk noktasında alıntıladığım paragrafta da değindiğim ölçüde belirleyici olan bir faktörün safdışı bırakılmak istenmesi de, meşru olduğu sürece tartışmaya kapalı bir konu olarak kalacaktır. Konuşmak isteyen yine konuşsun tabi de...

Not: Gürkan gittin, fotoğraflar Getty Images logolu dayım... Dalga geçmezsin umarım, keh keh.

Cengiz Çandar Gibisin: Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.

11 Mayıs 2009

Interim Coach

NBA'de bu sezon belki de en fazla sayıda faturanın koçlara kesildiği sezonlardan biriydi. Son yıllarda daha sık duymaya başladığımız interim coach terimi de bu sezon oldukça fazla ismin önüne sıfat olarak eklendi. Sezon sonuna kadar takıma göz kulak olan yardımcı koç veya genel menajerlere verilen, Türkçe'ye Cevat Güler olarak da çevirebileceğimiz, bu sıfata sahip olan isimlerin genel olarak amacı takıma bir ivme kazandırıp sezonu devraldığı andan daha iyi bir yerde bitirmek ve bunun neticesinde gelecek sezon head coach sıfatına sahip olabilmektir.


NBA'de, futbol takımlarındaki gibi her yaz ayrı bir transfer çılgınlığı yaşanıp, her gelen hocanın kendi kadrosunu kurması gibi bir durum olmadığından; genellikle bir iddiası kalmayıp, koçlarını kovacak olan takımlar, yeni koçlarını sezon ortasında takıma getirip, sezonun geri kalanında kendi oyun stilini ve setlerini takıma öğretmesi için fırsat yaratırlar. Ancak bu süreçte yeni bir head coach, bir interim coach'tan daha fazla maaş ödemek manasına geldiğinden, takımlar da şu krizde kurtardığımız her dolar kardır mantığı güttüğünden son dönemde bir interim coach sevdasıdır gidiyor. Kimi genel menajerini, kimi asistan koçunu, kimisi de başkan yardımcısını cart diye sezon ortasında interim coach yapıp, temizle şu pisliği diyor. Genellikle takımdaki oyuncular da bu gelen amcanın yerinde, seneye yüksek ihtimalle başka biri oturacağını bildiğinden "köprüden geçene kadar ayıya dayı demek" taktiğiyle sezon sonunu getiriyorlar.


Bu sezonun interim koçlarından Kenny Natt(Sacramento) ve Ed Tapscott'ın(Washington) gelecek sezon takımın başında olmayacağı ve hatta Wizards'ın başına Flip Saunders'ın geçeceği bir süredir belliydi. Son dedikodulara bakılırsa Kings'in gündeminde de Washington'ın kovulan koçu Eddie Jordan var. Kovulan koçlar içerisinde en çok hakkı yenen isim olarak gösterilen Jordan'ın, Kings gibi genç bir takıma çok şey verebileceği kesin fakat Kings lotaryada iyi bir yer bulamazsa, ona daha iyi kadrolar önerebilecek takımlar da çıkabilir. Bir diğer devam etmeyen isim de takımı play-off'a sokmayı başarmasına rağmen, kendi adını yeni sezon koç adayları arasından çıkarıp genel menajer asistanlığı ve başkan yardımcılığı görevlerine devam edeceğini açıklayan Tony DiLeo oldu.


Diğer interim koçlardan Kevin McHale, kaş yapayım derken göz çıkardı ve genel menajer pozisyonunu kaybetti. Fakat yeni gelen GM'in onu koç olarak takımda tutacağı söyleniyor. Memphis'in takımın başındaki Lionel Hollins'le devam edeceği de önceden biliniyordu ve beklediğimizin dışında bir gelişme yaşanmadı. Phoenix'e adeta bir güneş tutulması yaşatan Porter'dan sonra nispeten daha başarılı gözükse de, takımı play-off'u sokmayı başaramayan Gentry ise ucuz bir kontratla 2 yıl daha takımın başında kalmayı kabul etti, tabii Robert "Varyemez" Sarver'ın kulakları ucuz kelimesinden sonra gelen ismi duymaya gerek görmediği için hemen kontrat imzalandı. Yerini koruyan başka bir koç ise yoğun Ettore Messina dedikodularına rağmen Jay Triano. Triano bugün gelen haberlere göre Raptors'la 3 yıllık anlaşmaya vardı ve görevine devam edecek. Şu kadroyla aldığı sonuca bakarsak, ilginç bir tercih olduğu söylenebilir ama Colangelo'nun aldığı her kararda mutlaka mantıklı bir sebebi vardır, fazla tartışmaya gerek yok o yüzden bana kalırsa.

23 Nisan 2009

1972 Münih Olimpiyatları Basketbol Finali: SSCB-ABD



Sene 1972, Münih Olimpiyatları. Soğuk Savaş'ın hızla devam ettiği bir dönemde Basketbol dalında, finalde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri karşı karşıya geliyor. İki zıt kutubun karşılması haliyle güllük gülistanlık geçmiyor, oldukça gergin bir havada geçen mücadele de basketbol tarihinin en ilginç anlarından biri yaşanıyor.

Oldukça çekişmeli geçen maçın son 10 saniyesine girilmektedir; maç 49-48 SSCB lehine devam etmekte ve hücum sırası SSCB'nindir; fakat topu kenardan oyuna sokmaya çalışan SSCB'li oyuncunun pası ikili sıkıştırma sonucu yanlış adrese gider ve ABD'li Doug Collins topu kazanarak potaya yönelir, fakat bu sırada sert bir faulle durdurulur. Maçın bitmesine 3 saniye vardır ve Doug Collins 2 serbest atışı da sayıya çevirerek maçı 50-49 ABD lehine çevirir ve kalan 3 saniyeyi SSCB değerlendiremez ve maç 50-49 ABD lehine sonuçlanır ve salon ABD'li basketbolcular için bir şenlik alanına dönmüştür adeta. Ancak bu sırada tribündeki FIBA yetkileri sahaya inerek sonuca itiraz eder; çünkü o günkü kurallara göre, bir takım ancak maç saati duruyorken mola alabilir ve molayı ancak takımın koçu alabilir. Doug Collins'in birinci serbest atışından sonra SSCB koçu mola ister; ancak bu duruma hakemler kayıtsız kalır ve Collins ikinci serbest atışını kullanır. Kurallara göre de ikinci serbest atıştan sonra takımların mola alma hakkı yoktur. Skorbord tam da bu ikinci serbest atış sırasında gong sesini verir, ancak iş işten geçmiştir.

Bu durumu gören FIBA yetkilileri sahaya inerek hakemle konuşurlar ve maçın son 3 saniyesinin tekrar oynanması gerektiğine karar verilir. Son 3 saniyeye SSCB başlar ve bu hücum fırsatını da değerlendiremez, salon tekrar ABD'li sporcular için şenlik alanına döner. Ancak bu sırada SSCB teknik heyeti masa hakemlerine, skorbordun yanlış çalıştırıldığı ve maçın 1 saniye sonunda bitirildiği yönünde itirazlarda bulunur; SSCB'lilerin itirazı haklıdır, gerçekten de maçın 3 saniye yerine 1 saniye oynatıldığı ortaya çıkar. ABD'liler isyan halinde soyunma odasına gitmeyi düşünselerde, FIBA Genel Sekreteri Edward Robinson'un hükmen yenilgi tehditi sonucu sahaya tekrar dönmüşlerdir.

Skorbord yeniden ayarlanır ve maçın son 3 saniyesi yeniden başlar. Pota altından, SSCB'li Ivan Edeshnko uzun bir pasla topu oyuna sokar ve top sahanın öbür ucunda bekleyen Aleksandr Belov'a ulaşır ve Belov basketi bularak maçı SSCB'ye 51-50 kazandırır ve bu sefer sevinme sırası SSCB'ye geçmiştir.

Maçtan sonra ABD'li yetkililer FIBA'ya itiraz etmiş olsa da, bu konuyu konuşmak için toplanmış olan 5 kişilik heyet, 3'e karşı 2 oyla ABD'nin itirazını reddeder ve SSCB'in şampiyonluğu tescillenmiş olur.

09 Nisan 2009

Dişi Aslanlar

Galatasaray'ın kurulduğu gün Ali Sami Yen, izlenmesi gereken yolu çizmiştir; "Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek."

Bu gece kızların yaptığı da bu amaca hizmet etmek oldu. İtalya'daki maçı yarısında yakalamıştım, 5 sayı falan öndeydik. Sonra ne olduysa oldu, sanki basiretimiz bağlandı ve umut kıracak bir sonuçla eve döndük. Bu gece maçı izlemeye kafamda bir belkiyle oturdum. Ancak takım, daha ilk periyotta bu belkiyi silip attı. Onların inancı bana da bulaştı ve geri kalan kısmı bu inançla izledim. Daha ilk çeyreğin başında maçı kazanacağımız belliydi, akıllara takılan ise 12 farkı geçip geçemeyeceğimizdi. Son çeyreği bütün salon gibi ben de hop oturup, hop kalkarak izledim. Ancak fark 12 iken maçın yıldızlarından Augustus, son hücumu değerlendiremeyince maç uzatmaya gitti. Son 5 dakikada ise bir takımın, bir kupayı yeteri kadar isterse neler yapabileceğini gördük. Özellikle Işıl, Augustus ve Young'ın etkili oyunuyla 5 dakikada sadece 4 sayı yiyerek farkı 21'e çıkardık ve Cras Basket Taranto'yu evine eli boş gönderdik. Sarı-kırmızı renkler Türk bayrağını bu kez FIBA Bayanlar Avrupa Kupası'nda zirveye çıkardı, bravo kızlar!

Fotoğraf: Serdar Çelebi