N.Ş.A. (lisede kimya dersleri aldığım yıllara ithafen- bilmeyenler için normal şartlar altında) dergi alıp okumam. Sürekli takip ettiğim bir dergi ve yazar var diyemem. Konunun beni cezbetmesi ve konu başlığının ilginç gelmesi yeter bana, o dergiyi almam için. Hangi ayın Tempo dergisiydi hatırlamıyorum; ama eki "İstanbul'un 'ilk'leri ve 'en'leri" tam bana hitap eden bir neşriyat gibiydi ve aldım. İyi ki de almışım.
Okuduklarımı yazmaz veya altını çizmez isem, unutmaya meyilli bir hafızam var. Buradan hareketle okuduğunuz yazıyı oluşturdum. Sözcük kökeni ile ilgili bir ipucu ne zaman bulsam heyecanlanırım. Tempo'nun eki sağolsun, dilimizdeki acemi şöför söz öbeğinin kökeni hakkında bilgi sahibi oldum. Şu ana kadar okuyamayan ama Google'latıp burada denkgeleceklere kaynak olsun. Bana da not olsun.
İstanbul'un ilk otomobilleri Sultan II. Abdülhamit Han'a armağan edilen 'Hotchkiss' ve 'Mercedes'. Ancak kendisi bunları kullanmamış. Hotchkiss markasını ben daha evvel hiç duymamış idim; ilginç bir hikayesi olan Amerikalı bir silah üreticisi Benjamin Hotchkiss. Hikayesini buradan okuyabilirsiniz.
1907 yılında sıvı yakıtlı taşıtların ithalinden sonra bireysel araç sahibi sayısında hızlı bir artış yaşanıyor ve ilk otomobilin sahibi Meclis-i Mebusan'ın Basra mebusu Zehirzade Ahmed Paşa oluyor.
İstanbul'un ilk Türk şoförü ise Acem Abdurrahman adlı bir seyis. 'Acemi' sözcüğü de Yıldız Sarayı'nda görevli ve sarayın ilk şoförü olan şahsın, at ahırlarındaki görevinden sürücü koltuğuna geçişinden sonra ortaya çıkıyor. Şehirde kullandığı aracın gazabından korkan halkın Acem Abdurrahman'ı gördükleri anda, "Acem geliyor!" diye birbirlerini uyarması neticesinde başlayan ifade zaman içinde 'Acemi'ye dönüştü.
Biliyorsunuz ki normalde Acem demek İran demek, Acemi de İranlı'yı ifade eder. Acemi şoför denmesi bende her zaman merak uyandırmıştı, kökenini bu vesileyle rastgele öğrenmiş bulundum.
19. yy ile beraber Türkçe'mize etkisi fevkalade artan ve günümüzde kullandığımız pek çok sözcüğün kaynağı olan Fransızca, 'şoför'ü o zamanlar dilimize ithal etmiş. Şoför, söylenişi ve yazılışı kişiden kişiye farklılık göstermiş sözcüklerimizden. Restauran, ekzost, patiseriye, binaynaley gibi. Anlam olarak ise kömürcü, ısıtıcı anlamın geliyor; zira eski otomobiller öyle anahtarı çevirdiğin gibi çalışmıyordu. Ayrıntıları teferruat, meraklısı şuradan okuyabilir. Neyse ki artık sürücü diyenler daha fazla.
Otomobil sözcüğü de ayrı bir 'case'. Oto ön ekini çok fazla sözcükten bilinçli/ bilinçsiz kullanıyoruz. Yunanca'da kendi demek. Mobil zaten herkesin dilinde bu aralar. Bilmeyeni yoktur. Kendiliğinden hareket eden demek. Biz arabayı münasip görmüşüz, dilimize yatkın bulmuşuz. Atın çektiğine de araba demişiz, devlet erkanın bindiği lüks araçlara da araba demişiz.
Çok bilen yoktur ama "rb" harfleri Arapça'da 4'ü ifade eden pek çok sözcüğün kökenidir. Liseden hatırlayacağınız rubai [ed. Divan edebiyatında dört dizeden oluşan ve belirli aruz kalıpları ile yazılan şiir, dördül], artık çok bileni kalmayan anasır-ı erbaa, yani 4 element hava, toprak, su, ateş (anasır, unsur'un Arapça çoğulu; Farsça'sı ise çar erkan sanırım, ekşi sözlüğün yalancısıyım). Buradan mütevellit, dört tekerlek üstünde gidene araba denmiş.
Son günlerde İstanbul'un trafiğinin zirve yaptığını tarihe not düşer, basmakalıp birkaç söylem ile yazımı sonlandırırım:
"Bu kadar aracı artık İstanbul kaldırmıyor."
"Herkes arabası ile çıkarsa yola olacağı bu."
"Servisler böyle yapıyor trafiği."
"Getireceksin ek vergiyi, bak nasıl çözülüyor trafik."
"Acemiler kullanıyor, bir kaza yapıyor; böyle kilitliyor tüm İstanbul'u."
dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ekim 2013
14 Kasım 2012
Erguvan
Askerde iken bana ilginç gelen Mutlu Tönbekici imzalı, Erguvan konulu yazısından kimi kesitleri ve bu kesitlerden esinlenerek oluşturduğum yazımı sizlerle paylaşıyorum.
"Erguvan ne yeaa!?' diye boş geçmeyin. Roma İmparatorluğu'nda asillerin rengi. Elde edilmesi çok zor bir renk olduğu için sadece zenginlerin ve asillerin kıyafetleri o renkte. Hristiyanlar Yehuda Ağacı* diyor. İsa'nın havarilerinden Yehuda İşkariyot**, İsa'ya ihanet edip yerini ihbar edince İsa yakalanır ve çarmıha gerilir. Yehuda yaptığından pişman olur ve kendini bir ağaca asar. Ağacın yeni açmış beyaz çiçekleri, utançlarından renk değiştirip mor olur." diyor yazar.
Burada ben araya giriyorum ve yukarıdaki kesite birkaç ekleme yapıyorum. * , bilmeyenler için Yehuda'nın İngilizcesi Judas.
** Yehuda İşkariyot hakkında çok yazılmış çizilmiş, gerek din adamları gerek feylezoflar tarafından. Yaptığının özgür irade açısından incelenmesi, suçluluğunun veya suçsuzluğunun tabiatı gibi konular hala tartışılmakta. Yeni Ahit'te farklı anlatımlar mevcut; neticesinde İncil'lerde yazan her bilginin tarihi bir gerçek olmayabileceği tartışmasını doğurmuş.
Yehuda'nın Öpücüğü- Gustavo Dore
Yuhanna İncil'ine göre 'Yehuda'nın Öpücüğü' denilen hadise ile havarisi Hz. İsa'nın kim olduğunu Roma valisi Pontius Pilate'nin adamına- Roma tarafından atanmış Judaea Musevi başhahamı Caiaphas- bildiriyor. 30 gümüş sikkeye Hz. İsa'ya ihanet ediyor. Tönbekici'nin yazısındaki kendini asma hadisesi, Matta İncil'inde bahsediliyor.
"Farsça 'argavan'dan geliyor. Aynı kelime İbranice'de 'mor' demek. Hz. İsa'yı çarmıha gererken onunla alay etmek için, asillerin rengi olan erguvan renginde bir kaftan koyarlar üzerine. Başına da dikenlerden bir taç. Sonra o kaftanı çıkarırlar gerçi; ama ressamlardan kaçmaz: Bundan dolayı, göğe yükselmiş Hz. İsa'yı daima erguvan renkli bir kaftan ile resmederler." diye yazmış Mutlu Hanım.
Biraz araştırınca, dini dayanaklarını merak edenler için, karşıma şu sonuçlar çıktı:
Yuhanna 19:2- Askerler de dikenlerden bir taç örüp O'nun başına geçirdiler. Sonra O'na mor bir kaftan giydirdiler. Önüne geliyor, “Selam, ey Yahudiler'in Kralı!” diyor, yüzüne tokat atıyorlardı.
Markos 15:17- O'na mor renkte bir giysi giydirdiler, dikenlerden bir taç örüp başına geçirdiler.
Matta 27: 28- O'nu soyup üzerine kırmızı bir kaftan geçirdiler.
Kaynakların farklılık göstermesinin çeşitli nedenleri olabilir. Ama bizim kaygımız bu değil; amaç alıntıladığım hikayenin güvenilirliği. Eşgörüşlü İnciller'in (Matta, Markos ve Luka) iç içe girmiş yapısı (bkz. yukarıdaki görsel) ve tarihler boyu Hristiyan aleminin bile üzerinde anlaşamadığı kaynaklardan ötürü bugün değişik fikirler var- Hz. İsa'nın kanından ötürü, mor rengi kırmızıya daha yakın olmuş olabilir mesela bu yorumlardan biri. Ancak en azından atıfta bulunduğumuz kaynaklar elimizde. Erguvan kaftan konusunda Mutlu Hanım bir noktaya kadar haklı; ancak Hz. İsa'nın miracı ile ilgili kısmında sıkıntı var gibi. Ben pek çok resim aradım; ancak erguvan kaftan ile resmedilmiş miraca çıkan Hz. İsa göremedim. Örneğin Rembrandt'ın aşağıdaki yağlı boyasında, diğer pek çok eserde olduğu gibi erguvan kaftan görülemiyor. Meraklısı için İngilizce anahtar sözcükler 'Ascension of Jesus'.
"Erguvan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nda da yeri var. Yıldırım Bayezid'in damadı Emir Sultan çok sevilen bir kimseymiş. 1429'da öldüğü vakit erguvan zamanıymış. Ertesi yıllarda, erguvanlar çiçeğe bezenince, müritleri ülkenin her tarafından Bursa'ya gelip Emir Sultan'ın türbesini ziyaret etmeye başlamış. İşte o günlere 'Erguvan Cemiyeti', 'Erguvan Faslı', 'Erguvan Bayramı' denmeye başlanmış. Yüz yıl öncesine kadar da kutlanmış erguvan bayramı. Kimi çok şiddetli deprem oldu bayram mayram kalmadı diyor, kimi Cumhuriyet zamanı tekkeler yasaklandı, Emir Sultan anılamadı, ondan bitti bayram diyor. Benim çocukluğumda Bursa'da ağacı bile yoktu. Son yıllarda Bursa Büyükşehir Belediyesi erguvan dikip bayramı yeniden canlandırmaya çalışıyormuş."
Okuduğum başka bir kitapta, Osmanlı'nın Manevi Mimarlarında, ise Emir Sultan ile ilgili bilgilendirici kesitler buldum. Hazır yukarıda mirac hakkında yazmışken, Emir Sultan'ın mirac ile ilgili söylediklerini paylaşmamak olmaz. Hz. Muhammed'in miracı hakkında Emir Sultan'ın söylediklerini, Muammer Yılmaz eserinde şöyle aktarmış:
"Hz. Muhammed'in Mirac'a çıkmasını en güzel izah edenlerden birisi de Emir Sultan'dır. Bugün
de (bile) çıkışın cismani mi, yoksa ruhani mi olduğu üzerinde çok durulur.
Bir gün sohbet esnasında bir adam, Emir Sultan'a Hz. Muhammed'in Mirac'a çıkmasının cismani mi, yoksa ruhani mi olduğunu sorar. Emir Sultan da bu güzel suali şu şekilde cevaplar:
'Ceddim Resul-ı Ekrem, Mirac'a bedeniyle çıktı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allah'ı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Bu hususta kimsenin şüphesi olmasın. Bunun doğruluğu, Necm suresinde bildirilmiştir. Resul-ı Ekrem için cümle melaike ve bütün mahlukat salavat getirirler. Böyle yüksek bir zatın miracında bedenen veya ruhen olmasından şüpheye gerek yok. Bu beden, göz ve kulaklar, günde bir defa değil, dört yüz kere Mirac yapabilir. Buna şüphe etmemek gerekir. Allah bir Hadis-i Kudside:
-Ey Habibim, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım. buyuruyor. Bu Hadis-i Kudsi, bunun doğru olduğunu gösterir."
(Emir Sultan hakkında ilk olarak buraya, sonrasında ise şuraya )
(Emir Sultan hakkında ilk olarak buraya, sonrasında ise şuraya )
Yazıyı sonlandırırken merak edenler için erguvanların nerelerde bulabileceğinizi aktarıyorum. Tönbekici'ye gelen tweetler mekanları şu şekilde sıralamış:
İstanbul- Boğaziçi Üniversitesi bahçesi, manzaranın sağında / Aşiyan, Tevfik Fikret bahçesi / Bebek sahildeki Mısır Konsolosluğu karşısındaki inşaat alanında / Beşiktaş Valideçeşme'de taksi durağının arkasında / Harem otogarı- Salacak arası / Çatalca / Kuzguncuk Fethi Paşa Korusu / Beylerbeyi Korusu / Beykoz çavuşbaşı / Baltalimanı Emirgan arası ve Emirgan Parkı / Arnavutköy'den Akmerkez'e çıkarken Türkan Saylan Parkı / Tarabyaüstü
Bursa- Uludağ yolu / Orhangazi- Bursa arası, Süpürgelik tırmanış rampası / Nilüfer Parkı
Konya- Alaeddin Tepesi / Üçler Mezarlığı / Meram'ın bahçesi
Diyarbakır'da Surlar dibinde, Kütahya'da Porsuk baraj gölü kıyısında ve Balıkesir- Akhisar yolunda, Balıkesir Polis Okulu'nu geçtikten sonra rüzgar türbinleri civarında.
01 Kasım 2012
çeşitli sözcükler ve Fuat Umay
Ök: Eski Türkçe'de bağ, ip, göğüs anlamında kullanılıyordu. Daha sonra anlam genişlemesiyle, 'anne' anlamını kazandı. Bu nedenle annesi ölen çocuk 'öksüz' olarak adlandırıldı.
Yetim: Arapça'dan gelme bir sözcüktür. Anlamı 'tek başına, kimsesiz'dir.
Umay: Eski Türk inanışındaki çocukların koruyucusu tanrıçadır.
Zamanın Kırklareli milletvekili Mehmed Fuad, Çocuk Bayramı teklifini veren kişidir. Kırklareli doğumludur. Kendisi aynı zamanda Himaye-i Etfal kurucularındandır ve uzun yıllar başkanlığını yapmıştır. Bugünkü adı ile Çocuk Esirgeme Kurumu. Bu arada etfal da, tekilini hala kullandığımız tıfıl sözcüğünün çoğuludur.
Atatürk, Himaye-i Etfal'da verdiği hizmetlerden ötürü Mehmed Fuad'a Umay soyadını vermiştir.
Yetim: Arapça'dan gelme bir sözcüktür. Anlamı 'tek başına, kimsesiz'dir.
Umay: Eski Türk inanışındaki çocukların koruyucusu tanrıçadır.
Zamanın Kırklareli milletvekili Mehmed Fuad, Çocuk Bayramı teklifini veren kişidir. Kırklareli doğumludur. Kendisi aynı zamanda Himaye-i Etfal kurucularındandır ve uzun yıllar başkanlığını yapmıştır. Bugünkü adı ile Çocuk Esirgeme Kurumu. Bu arada etfal da, tekilini hala kullandığımız tıfıl sözcüğünün çoğuludur.
Atatürk, Himaye-i Etfal'da verdiği hizmetlerden ötürü Mehmed Fuad'a Umay soyadını vermiştir.
27 Eylül 2012
Rakı üzerine
Kendime not olsun diye bir kenara yazdıklarımı, umum ile paylaşmayalı bir hayli oldu. Zaman ve kaynak kısıtlılığından ötürü bunu gerçekleştiremedim. Askerlik sonrasında tekrardan aranızdayım, ey bizi izleyenler.
Askerdeyken tamamen tesadüf neticesinde Salah Birsel ile tanıştım. Kendisinin Salah Bey Tarihi serisini aldım ve okuduğum en keyifli denemelerden biriydi. 5 kitaptan oluşan bu seride, İstanbul'daki pek çok yeri ve içkiyi ve tarihi ve edebiyatı ve daha birçok ilginizi çekecek değişik konu başlığını bulabilirsiniz. (Raki mezeleri hakkinda yazdigim baska bir yazi icin tiklayin)
Bu yazıyı oluşturmama neden olan sözcük Birsel'in kitaplarından pek çok kere kullandığı çarmakçur.
Çarmakçur bir argo. Memleketimde kilolarca rakı içilir; kullanıldığını hiç duymadım. Bunun nedeni Ermenice kökenli olmasından ötürü sanırım. Aslı, Ermenice'de beyaz su anlamını taşıyan cermag çur sözcüğüdür.
Çarmakçur gibi bir sözcükten bihaberdim, daha da fazlası olduğunu öğrendim. Anzarot, apeki, dem, düz, duziko, imam suyu, islim, istim, pırna, pirne, piriz, piyiz, piys, süt, aslan sütü, gıravatlı, Fahrettin Kerim, Akyazılı. Bu saydıklarımın kimileri hakkında birkaç kelam edeceğim; ancak öncesinde rakı köken olarak ne anlama geliyor; onu sizlerle paylaşayım.
En bilinen içeceklerden olan rakı aslında üzüm, incir ve erik gibi meyvelerin alkolle mayalandırılarak
damıtılmasıyla elde edilen bir içkidir. Türk rakısı ve Yunan rakısı Uzo dışındakiler anason içermezler ve
hammaddelerinin adlarıyla birlikte anılırlar. Dünyada üretilen rakı çeşitlerinin bir listesi de sizlerle.
damıtılmasıyla elde edilen bir içkidir. Türk rakısı ve Yunan rakısı Uzo dışındakiler anason içermezler ve
hammaddelerinin adlarıyla birlikte anılırlar. Dünyada üretilen rakı çeşitlerinin bir listesi de sizlerle.
Rakı ne demek peki? Anasonla aromalandırılmış bir içkinin "rakı" olarak adlandırılabilmesi için özellikle
Türkiye'de üretilmiş olması, yüksek dereceli (93-94 derece) kuru ve yaş üzüm ispirtosunun
(suma) anason tohumu ile ikinci defa damıtılmasından elde edilmelidir. Bugüne kadar yayımlanmış olan ansiklopedilerin hemen hepsinde rakının bir "Türk içkisi" olduğu belirtilmektedir. Avrupa Konseyi İspirtolu İçkiler Eksperler Komitesi, rakıyı Türk içkisi olarak kabul etmektedir. Aynı Scotch viski ve Fransız konyağı gibi.
Türkiye'de üretilmiş olması, yüksek dereceli (93-94 derece) kuru ve yaş üzüm ispirtosunun
(suma) anason tohumu ile ikinci defa damıtılmasından elde edilmelidir. Bugüne kadar yayımlanmış olan ansiklopedilerin hemen hepsinde rakının bir "Türk içkisi" olduğu belirtilmektedir. Avrupa Konseyi İspirtolu İçkiler Eksperler Komitesi, rakıyı Türk içkisi olarak kabul etmektedir. Aynı Scotch viski ve Fransız konyağı gibi.
Rakı, "Araki" veya "Ariki" kelimelerinden türemiştir. Araki, Arapça'da "terleten" anlamına gelmektedir.
Araki ise Arak'tan yani "ter"den gelir. Rakı damıtılırken imbikten ter tanecikleri gibi damla damla düştüğünden
bu ismi aldığı sanılmaktadır. Eski dönemlerde rakı tutkununa Araknuş dendiği kaydedilmiştir.
Araki ise Arak'tan yani "ter"den gelir. Rakı damıtılırken imbikten ter tanecikleri gibi damla damla düştüğünden
bu ismi aldığı sanılmaktadır. Eski dönemlerde rakı tutkununa Araknuş dendiği kaydedilmiştir.
Biraz da rakıya argoda verilen adlar...
Resimdeki kişi İstanbul valilerinden Fahrettin Kerim GÖKAY. Kısa olan şahıs. Valiliğinin yanında Yeşilay başkanlığı da yapmış ve içkiye karşı verdiği mücadele vermiştir. Dönemin rakıseverleri de, valinin kısa boyuna atıfta bulunarak ufak rakıya Fahrettin Kerim adını takmışlar. Bugünkü kullanımı: Yok denecek kadar az.
O dönemin baş rakıcılarında Neyzen Tevfik ile Fahrettin Kerim arasında geçen bir konuşmayı da yeri gelmişken paylaşıyorum:
Neyzen 1953 yılında ölene kadar rakı içmeye gerekli özeni (!) göstermiş ve bu uğurda yıllarını vermiş bir kişi olarak bilinir. Sanatında son derece usta olan Neyzen, ömrünün sonuna kadar rakı içmeyi sürdürmüş, bu arada dönemin İstanbul Valisi aynı zamanda da Yeşilay Cemiyetinin başkanı olan Fahrettin Kerim Gökay’ın da yakın ilgi ve sevgisine nail olmuş. Fahrettin Kerim çeşitli zamanlarda onu içkiden kurtarma girişimlerinde bulunup, zaman zaman da Neyzen’i tedavi ettirmek için uğraşlar vermiş.
Neyzen bir gün merak etmiş ve ‘Yeşilaycıların toplantısına gitmiş. Fahrettin Kerim bu sırada içkinin zararları hakkında bir konferans vermekteymiş. ‘Efendiler, her kadeh rakı hayatınızdan bir saat kısaltır.’ Demiş. Bunun üzerine arka sıralarda oturan Neyzen gayrı ihtiyari olarak ‘Eyvah, yandık!’ diye bağırmış. Fahrettin Kerim ona dönerek ‘Hayrola, ne oldu?’ diye sorunca Neyzen, ‘daha ne olsun, sizin dediğinize göre hesap ettim de, meğerse ben öleli zaten 40 yıl olmuş!’ cevabını vermiş.
Gıravatlı. 1930'lu yıllarda üretilen ve Atatürk'ün de içmeyi sevdiği rakılar arasında bahsedilen Kulüp Rakı, halkın gıravatlı diye bahsettiği rakıydı. Türk afiş sanatı ve reklamcılığının ilk temsilcilerinden İhap Hulusi'nin
resmettiği etikette; sanatçıyı ve yakın dostu Fazıl Ahmet Aykaç'ı (dönemin milletvekillerinden) rakı
sofrasında keyifle sohbet ederken görürüz. Logonun siyasal çözümlemesini inceleyen Murat Belge'nin yazısı için tıklayın. Biz devam edelim.
Akyazılı. Argoya giren bu sözcük, köken olarak en ilgimi çeken oldu. Akyazılı sözcüğü Bektaşi bir dededen gelmekte. Evliya Çelebi, Akyazılı Sultan’ı Ahmed Yesevî’ye bağlamakta, onun Hacı Bektaş-ı Velî’nin halifelerinden olduğunu söylemekte, önce Bursa’ya oradan da Rumeli’ye geçtiğini bildirmektedir. Akyazılı Sultan âsitanesi XV.-XVI. yüzyıllardaki Rumeli’de Türk yayılışının bir hatırasıdır. Bu tekke Bulgaristan’ın Varna şehrinden Balçık kasabasına giderken Hacıoğlu Pazarcığı’nın (Şimdi Dobriç) Obroçişte köyünde bulunur. [ Âsitane kelimesi Bektaşi tekkelerinin en büyüğünü ifade etmek için kullanılmıştır. ]
Akyazılı Sultan ile ilgili muhtelif kaynaklarda şöyle belirtilmektedir: Bektaşîliğe rakıyı Akyazılı’nın soktuğu, hatta mecazî olarak içkinin “akyazılı” sözcüğüyle ifade edildiği çeşitli kaynaklarda yer almaktadır. Bektaşî dervişleriyle ilgili çalışmaların birinde “akyazı” kelimesinin karşılığı olarak “rakı, bir çeşit içki” denmektedir. Bazen beyaz şaraba da Akyazılı denildiği rivayet edilir. Bektaşilerce Akyazılı, hem bir Bektaşi dervişidir; hem de rakıya verilen addır.
Aslan sütü. Aslan sütü adının, eski küplü meyhanelerden geldiği bildirilmiştir. Galata'daki meyhanelerde fıçı yerine içinde adamın başının görülemeyeceği büyüklükte küpler olduğundan bunlara "küplü" adı verilmekteydi. Rakı, bu meyhanelerde aslan kabartmalı küplerde bulunduğundan aslan sütü olarak isimlendirilmiştir. Ayrıca berrak ve saydam olan rakıya su katıldığında alkol derecesi 37-38 dereceden aşağıya düştüğünde süt beyazına benzer bir hale gelmesinin de katkısının olabileceği belirtilmiştir.
Sermet Muhtar Alus'un rakı ile ilgili yazdıkları ise şöyle:
Rakının eskiden türlü adları vardı. “Vakti kerahet * gelip çilingir sofrasının önüne oturan paşalar beyler,teklifli misafirleriyle ukalâ ukalâ sohbeti tutturdukları” ve edebiyattan dem vurdukları sıralar, biraz da şiirlerden el alarak şarabın (bade, mey, sahba gibi) sıfatlarını rakıya yakıştırırlarmış.Dini bütün ve sofu kişiler ise esas haram olanın şarap olduğunu, rakıya dair bir açıklama bulunmadığını söyleyip imam suyu ve ilaç adını kullanırlarmış. Külhanbeyler cin suyu, anzarot, pırnık; Ermeniler çarmakçur, Rumlar düziko, Yahudiler raki derlermiş. Eh, haliyle “akşam yemeğini gece yarılarına kadar beklemekten, buram buram ekşi nefesten, yatağa girince bombort gibi horultudan” aman demiş olan İstanbul kadını da zıkkım adını yakıştırırmış rakıya!
(*) Rakı genel olarak akşam içkisidir. İçkicilerin "kerahat vakti" dedikleri akşamüzeri saatlerinde yavaş yavaş vaktin geldiği kabul edilir. Kerahat , kötülük anlamına gelse de mezesi, rakısı ve sohbetiyle akşamcılara çilingir sofrasını hatırlattığı belirtilmiştir
Geriye kalan diğer rakı argosu için raki.buyukkeyif.com sitesinden aldığım bir kesit ile yazımı bitiriyorum. Hepiniz için şerefe...
Serince bir sonbahar akşamıydı. Sert bir rüzgar esiyordu dışarıda.
Küçük Ekspres meyhanesinin kuytu bir köşesine çöreklenmiş, aheste aheste
demleniyordum. Semaverin üstündeki çaydanlıkta demlenen çay misali…
Birden Asabi Müştak girdi içeri. Bir şeylere sinirlendiği her halinden
belli oluyordu. “Hayırlı akşamlar, sofranız bereketli olsun” diye
seslendi meyhanedekilere. Yanındaki Manzara İsmail de aynı dileklerde
bulundu. Asabi Müştak ne kadar hırçın bir bıçkın ise, Manzara İsmail de o
kadar munis ve halim selimdi…
Ayrıca, bu aleme takılmazdı pek. Acemisiydi rindan sofralarının. Bilmezdi rakının örfünü adetini hiç. Şaşırdım. Bunun ne işi var burada dedim içimden. Yanı başımdaki masaya oturdular. İster istemez kulak misafiri oldum kendilerine. Asabi Müştak daha masaya oturur oturmaz Manzara İsmail’e dönerek, “Haydi bir papaz uçuralım gırgırına, güllüm atalım” dedi hafifçe sırıtarak. Başladı argolu sohbet.
- Beleşe yatmadan, otlamadan, helalinden cümbüşleyelim… Çakıştıralım, çekizleyelim, dipleyelim, gagayı ıslatalım… Ama, ne ibiş olalım, ne de zurna. Cıvataları gevşetelim, kıkırdayalım, gıcırdatarak makaraları çekelim, gevşetelim… Kafaları dumanlarken, habeye kayalım. Şenliğe yumulup adabıyla zilliği kıralım… Anzarot sofrası mancasız olmuyor…
- Anzarot mu?
- Evet, anzarot sofrası, rakı sofrası mezesiz olmuyor.
- Akyazılıyı, Fahrettin Kerim’i duydum ama anzarotu duymamıştım.
- Anzarottan başka, rakıya, apeki, çarmak, çarmakçur, dem, duziko, düz, imam suyu, islim, istim, pırna, pirne, piriz, piyiz, piys ve süt de denir.
- Gıravatlıyı, yani “Kulüp Rakısı”nı anladım ama, çarmakçur, düz., duziko da nereden çıktı?..
- Ermeni barbalar çarmakçur demişler rakıya herhalde… Düz yani anasonsuz rakı Balkanlardan bir hatıra… Anzarot ise kalitesi iyi olmayan rakı için kullanılmış.
- Bak meyhaneci geliyor!..
- Ortacı!..
- Safa geldiniz efendim!..
- Safa bulduk… Bize bir küçük getir, biraz da meze.
- Baş üstüne efendim.
- Temin rakının bir adının da piyiz olduğunu söyledin, ben piyizi yemek olarak biliyordum.
- Yoo.. Piyiz içkiye denir, antifiriz, cila, islim, istim, mazot, tabanca, ustura, menekşe, mor gibi…
- Mor mu?..
- Mor, yani mavi ispirto…Mavi ispirto müptelaları ona menekşe de derdi.
- Peki cila nedir ki?..
- Sert bir içkiden sonra içilen daha hafif içki… Mesela bazıları “Rakıya birayla cila çek, gogoya baklavayla” der. Hakikaten rakıdan sonra buz gibi bir bira iyi gider, yakışır…
- Ya tabanca?
- Tabanca tabirini bitirim ve bıçkınlar konyak veya kanyak için kullanırlar.Küçük cep kanyağı için. Biliyorsun yeni yetmeler de “Coca Cola”ya “Amerikan Suyu” diyorlar, benzetme…
- Bak ilerdeki şu şişman çok sarhoş olmuş galiba?
- O mu?.. Onun lakabı fıçıdır. Vantuz… Adam rakıyı içmez, emer…Sohbeti de hiç çekilmez, geyik muhabbetine yatar hep.
- Ya yanındaki, zırt fırt içiyor, haftaym bile vermiyor.
- O fondipçi’dir, birazdan göreceksin fitil olacak. Mezeler hiç fena değil… Kıyak...
Ayrıca, bu aleme takılmazdı pek. Acemisiydi rindan sofralarının. Bilmezdi rakının örfünü adetini hiç. Şaşırdım. Bunun ne işi var burada dedim içimden. Yanı başımdaki masaya oturdular. İster istemez kulak misafiri oldum kendilerine. Asabi Müştak daha masaya oturur oturmaz Manzara İsmail’e dönerek, “Haydi bir papaz uçuralım gırgırına, güllüm atalım” dedi hafifçe sırıtarak. Başladı argolu sohbet.
- Beleşe yatmadan, otlamadan, helalinden cümbüşleyelim… Çakıştıralım, çekizleyelim, dipleyelim, gagayı ıslatalım… Ama, ne ibiş olalım, ne de zurna. Cıvataları gevşetelim, kıkırdayalım, gıcırdatarak makaraları çekelim, gevşetelim… Kafaları dumanlarken, habeye kayalım. Şenliğe yumulup adabıyla zilliği kıralım… Anzarot sofrası mancasız olmuyor…
- Anzarot mu?
- Evet, anzarot sofrası, rakı sofrası mezesiz olmuyor.
- Akyazılıyı, Fahrettin Kerim’i duydum ama anzarotu duymamıştım.
- Anzarottan başka, rakıya, apeki, çarmak, çarmakçur, dem, duziko, düz, imam suyu, islim, istim, pırna, pirne, piriz, piyiz, piys ve süt de denir.
- Gıravatlıyı, yani “Kulüp Rakısı”nı anladım ama, çarmakçur, düz., duziko da nereden çıktı?..
- Ermeni barbalar çarmakçur demişler rakıya herhalde… Düz yani anasonsuz rakı Balkanlardan bir hatıra… Anzarot ise kalitesi iyi olmayan rakı için kullanılmış.
- Bak meyhaneci geliyor!..
- Ortacı!..
- Safa geldiniz efendim!..
- Safa bulduk… Bize bir küçük getir, biraz da meze.
- Baş üstüne efendim.
- Temin rakının bir adının da piyiz olduğunu söyledin, ben piyizi yemek olarak biliyordum.
- Yoo.. Piyiz içkiye denir, antifiriz, cila, islim, istim, mazot, tabanca, ustura, menekşe, mor gibi…
- Mor mu?..
- Mor, yani mavi ispirto…Mavi ispirto müptelaları ona menekşe de derdi.
- Peki cila nedir ki?..
- Sert bir içkiden sonra içilen daha hafif içki… Mesela bazıları “Rakıya birayla cila çek, gogoya baklavayla” der. Hakikaten rakıdan sonra buz gibi bir bira iyi gider, yakışır…
- Ya tabanca?
- Tabanca tabirini bitirim ve bıçkınlar konyak veya kanyak için kullanırlar.Küçük cep kanyağı için. Biliyorsun yeni yetmeler de “Coca Cola”ya “Amerikan Suyu” diyorlar, benzetme…
- Bak ilerdeki şu şişman çok sarhoş olmuş galiba?
- O mu?.. Onun lakabı fıçıdır. Vantuz… Adam rakıyı içmez, emer…Sohbeti de hiç çekilmez, geyik muhabbetine yatar hep.
- Ya yanındaki, zırt fırt içiyor, haftaym bile vermiyor.
- O fondipçi’dir, birazdan göreceksin fitil olacak. Mezeler hiç fena değil… Kıyak...
09 Mart 2012
Olmaya Devlet Cihanda...
...bir nefes sihhat gibi.



Ne zaman rahatsizlanilsa sagligin kiymeti bilinmese bu sozcukler dudaklarimizdan dokulur. Cok kullanilan bu cumle genellikle kalip olarak biliniyor ve benim kisisel gozlemim derinlemesine dusunulmuyor uzerinde. Kim soylemistir, cumledeki devlet neyi ifade eder gibi sorular zannetmiyorum ki cok kimse tarafindan bilinsin.
Beni bilenler kendi capimda sozcuklerin kokenlerine merakli oldugumu da bilir. Osmanli Devleti zamaninda resmi yazisma dili, Arapca ve Farsca sozcukler ile yogrulmus bir Turkce oldugundan, gunumuzde Arapca veya Farsca bilmesek debilincaltimiza ve dilimize yerlesmis bu dillerden Turkce'ye dahil ettigimiz sozcukleri belki bilerek ama genelde farkina dahi varmadan her gun kullaniyoruz.
Bu noktada 2 ornek verecegim. Ayni kokten birden fazla sozcuk tureterek dilimize kattigimiz sozcuklerin neredeyse hepsi Arapca'dan. En azindan benim gorebildiklerim.
Birincisi 'emr'. Buyruk anlaminda oldugunda emir oluyor. Emri veren konumuna geldiginizde amir oluyorsunuz. Yok eger emir aliyorsaniz memur oluyorsunuz; bir nevi emir kulu yani.
Ikinci ornegim ise 'cem'. Toplama, bir araya getirme demek. Insan toplulugu olunca cemaat diyoruz; baglamsal olarak din ve mezhep. Spor baglaminda ise ulkemizde sporcular, verdikleri demeclerde oynadiklari takim ve onun taraftari icin camia sozcugunu kullaniyor. Dernek kapsaminda veya bir olayi ya da bir kisiyi kutlamak amaciyla bir araya gelen topluluk icin cemiyet diyoruz. Sosyete hayatina mensup kisileri kastederken de cemiyet kullanildigini goruyoruz. Daha da uzatmadan bu ornekleri cemaatin toplandigi yere camii veya cemevi, bir araya geldikleri gune de cuma dedigimizi ekliyorum; ve devam ediyorum.

Gunumuzde sık kullanmaya devam ettigimiz, dil devriminde yerine yenisi onerilmemis veya onerilmisse bile halk tarafindan benimsenmemis olan ve baska dillerden Turkce'mize dahil ettigimiz sozcukleri yakalamak daha kolay oluyor. Ancak kimi sozcukler var ki ayni kokten olsa dahi bazen ilk bakista yakalayamiyorsunuz. Ornegin sebep. Neden sozcugunu degis tokus ederek kullaniyoruz sebep yerine. Bir seye veya olaya neden olan, sebep olan kisiye veya seye musebbip denirmis eskiden. Hala zaman zaman kullaniriz. Yabanci dilde musebbibin en hos kullanimi benim icin her zaman The Prodigy'nin Firestarter sarkisinda olmustur. Sarki su cumleyle baslar: "I'm the trouble starter, fuckin' instigator."
Yukaridaki paragrafta bahsettigim turdeki sozcukleri genelde eskikalemlerin kose yazilarindan ogreniyorum. Hasan Pulur'un milliyetteki kosesinde denk geldigim ilginc bir sozcugu sizlerle paylasacagim. Hepimiz hala taklit lafini kullaniyoruz. Benzetme, benzeti nadiren de olsa duyuluyor sagda solda. Ha tabii 'imitasyon' 'domine ediyor' yeni 'jenerasyon'u. Hatta ben kisaca 'imit' diyenler biliyorum.
Taklit yapan kisiye -ci yapim eki yardimiyla taklitci diyoruz artik. Arapca bir sozcugu Turkce yapim eki ile zenginlestiriyoruz. Eskiden taklitci yerine mukallit denirmis. Deginmeden gecemeyecegim taklitci bugun artik 'copycat' olarak da oldukca yogun kullaniliyor. Gerek yok.
Paragraf paragraf ornekleri cogaltmak ve mevcut duruma elestirel bakmak 'mumkun'. 'imkan'lar dahilinde. Ancak yaziyi cok da uzatmak istemiyorum. Birkac ornek daha yazacagim. 'terk-metruk' ; 'sohbet- musahip' ; 'vakit- muvakkit" gibi gibi...
Olmaya devlet cihanda bir nefes sihhat gibi baslikli bu yazinin 'musebbib'i de yukarida bahsettigim tarzin temsilcisi bir sozcuk. Yoksa mumessili mi demeliydim. Veya reprosant.(Ne zaman bu sozcugu duysam aklima aninda prezentabl gelir.Yazmadan edemedim) Ama iyice cigrindan cikti. Iyisi mi yazayim artik sozcugu: Muteber. Saygin, hatiri sayilir, itibari olan.

Turk Dil Kurumu muteberi ornek ile anlatirken cumle icinde kullanimini eksik etmeyi sevmiyor. Muhibbi'nin (?) beyitini kullanmis:
Halk icinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sihhat gibi
Ben Fen- Matematik ogrencisi oldugumdan ve universiteye hazirlandigim yillarda OSS uygulandigindan lise yillarimda edebiyat ile ilgili cok fazla bilgi yuklemesi yapmadilar bana. Sormazlardi boyle su misralar kimin, bu tur eserlerin beybabasi kimdir, su sairin mahlasi nedir diye o senelerde sinavda. Biz de ogrenmedik dogal olarak. O yuzden yukarida Muhibbi'nin yaninda parantez icinde soru isareti var. Birazcik arastirdim, bulduklarimi derledim. Asagida sizlerle.
Ben Muhibbi sozcugunu omrumde ilk defa bugun okudum ve gordum. Meger rahmetli Kanuni Sultan Suleyman Hazretleri'nin mahlasi imis. Wikipedia'da yazdigina gore, Divan sairleri arasinda en cok gazel yazan kisi olan Zati'nin 1825 eseri varken Muhibbi'nin toplam 2779 adet gazel yazarak bu alandaki rekoru kirmistir. Ve kendisinin bilinen en meshur gazelinin tumu soyledir:
| Halk içinde muteber (önemli) bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi |
Muhibbi sevgi duyan, dost anlamina gelen Arapca bir sozcuk. Olmaya devlet cihanda sozcuk obegindeki devlet ise su anda bizim kullandigimiz 'toprak butunlugune bagli olarak siyasal bakimdan orgutlenmis millet veya milletler toplulugunun olusturdugu tuzel varlik' degil. Yani 'devlete kapagi at' veya 'basina devlet kusu konmak' manasindaki devlet degil, o devlet. Muhibbi'nin kullandigi anlamda devlet, mutluluk; talih anlamini iceriyor. Bu baglamda ilk beyitte sairin verdigi mesaj: Halk icinde talihten (mutluluktan) muteber bir nesne yok; ama en buyuk talih (mutluluk) aslinda bir nefes sihhattir.

Yaziyi Baris Manco ile sonlandiriyorum. Bendeniz Baris Manco'nun 7'den 77'ye programini izleyerek buyuyen neslin bir uyesiyim. Ancak Baris Manco'nun tum albumlerini dinlemisligim yoktur, ki bu da benim ayibim. Baris Abi'nin 1986 yilinda cikardigi Degmesin Yagli Boya albumunun bir sarkisi da Olmaya Devlet Cihanda. Cok guzel sozlere sahip, derin sosyal tespitler bulunduran bir eser. Esen kalin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








