sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2010

Ekip

Kadroya bak arkadaş. Eyvahlar olsun

13 Mayıs 2009

Angels & Demons

Dan Brown'ın çok satan romanı Da Vinci'nin Şifresi'nin film uyarlamasında Kilise'nin tepkisinden çekinerek kitaptaki bazı noktaları geçiştiren ve finali biraz değiştiren Ron Howard, yine de Kilise'nin gazabından kurtulamamış ve bu film için Katolik kiliselerinde çekim yapmasına izin verilmemişti. Ne şiş yansın ne kebap tavrını bu filmde bırakmasını dilediğimiz Ron Howard'ın nasıl bir iş çıkardığını bu Cuma bi ton ülkeyle birlikte bizde de gösterime giren filmde göreceğiz. Fragmanlarından anladığımız kadarıyla en azından görsel bir şölen bizi bekliyor.


Langdon Illuminati olarak bilinen -ve tarihteki en güçlü organizasyon olan- kadim ve gizli bir kardeşliğin tekrar ortaya çıktığına dair kanıtlar bulduğunda, bu gizli organizasyonun en büyük düşmanı olan Katolik Kilisesi'nin varlığına yönelik ölümcül bir tehditle yüzyüze gelir. Illuminati’nin geriye sayan, durdurulması olanaksız bir saatli bombaya benzediğini öğrenen Langdon Roma’ya giderek orada güzel ve gizemli bir İtalyan bilim insanı olan Vittoria Vetra ile güçlerini birleştirir. Mühürlü lahitler, tehlikeli mezarlar, terk edilmiş katedraller ve hatta yeryüzündeki en gizli mahzenin kalbinde geçen durmak bilmez, aksiyon dolu bir ava çıkan Langdon ve Vetra, Vatikan’ın hayatta kalmak için sahip olduğu tek umudu gösteren 400 yıllık Aydınlanma Yolu’nu izlerler.

26 Nisan 2009

Best - His Mother's Son

BBC 2, George Best ile ilgili 90 dakikalık dökümental bir film yayınlıyor bugün 21.00'da.

Film Best'in fubolculuğundan çok, şöhretini ve alkolikliğini, annesi ile olan ilişkilerini ele alan dramatik bir yapım olarak tasvir ediliyor. Annesinin son on yılı ve George'un ilk United yılları anlatılıyor-imiş-.

Öte yandan Best'in ailesi ve arkadaşları ise BBC'ye tepkili. George Best'in sık sık alkolikliği ile gündeme getirilmesinden ve yaptığı tüm değerli işlerin arka planda bırakılmasından şikayetçiler.

Filmin yazan Terry Cafolla, yapamcısı ve yönetmeni Colin Barr, Best'i canlandıran ise Tom 'Mop-Top' Payne.

12 Mart 2009

Goal 3

Bizim Munez geri dönüyor anlaşılan, bu yıl içerisinde çıkacak filmlerden biri de Goal 3...

Kulübü hakkında bilgi sahibi değilim ama Cast'e baktığımda İngiltere'ye bir geri dönüş yapacağını tahmin etmek zor olmadı. Aslında İngiltere-İtalya arası bir şey olma olasılığı da yok değil ama şu da var ki söylentilere göre bir de Meksika Milli Takımı için oynayacakmış. Hatırladığım kadarıyla Munez İngiliz vatandaşıydı, bir kazık daha mı geliyor yoksa?

Açıklanan ünlüler listesinde şu kişileri görüyoruz; Wayne Rooney, Steven Gerrard, Sven-Goran Erikkson, David Beckham... Marquez ve Borgetti ile ilgili söylentiler de mevcut. Roz ve Gavin Harris yok gibi gözüküyor şimdilik, büyük kayıp olur...

07 Mart 2009

Dr. Strangelove

Şöyle bir bakıyorum günün önemli noktalarına;

Mathieu Flamini doğmuş... Arsenal oyuncusu olmasa iyi ki doğmuş diyebilirdim. Şu an pek umursamıyorum.

Öte yandan, biri bizim tarihimizde biri de Amerikan sineması tarihinde önem arz eden iki kişinin ölüm yıldönümü...

Çetin Emeç;

1990 yılında, fail-i meçhul bir cinayete kurban gitti şoförü ile birlikte. Bu ülkenin alnındaki kara leke cinayetlerden, boy verilemeyecek kadar derin devlet geyiklerini yaptıran ve bu geyiklere meze olan cinayetlerden biri. Her şeyi geçtim, vatandaşları geçtim, gazetecileri sırf düşüncelerinden ötürü öldürmek...

Stanley Kubrick;

Şöyle bir bakıyorum da, Paths of Glory'den sonrasını baz aldığımda bir tek Spartacus'ü izlememişim filmleri arasından. Eşinin anlattığı gibi, uzun yıllar üzerinde çalıştığı Napolyon filmini de çekebilseydi de Napolyon'u bir de onun aktaracaklarıyla görseydik diye düşünüyorum. Hastasıyım filmlerinin...

Son zamanlarda Kubrick diyince aklıma şu şarkı gelir, şarkıyı dinlediğimde de aklıma Kubrick gelir oldu... Bu da böyle bir anımdır.

Kubrick'e pek uymaz ama toprakları bol olsun, ne diyeyim...

01 Mart 2009

S. Darko: A Donnie Darko Tale



Bu da internet sitesi...

Yönetmen koltuğunda Richard Kelly yok bu sefer... Chris Fisher adında biri devam filmi tadına çekiyor. Ben tanımıyorum kendisini ama sanırım Butterfly Effect 2'nin bünyede bıraktığı etkiyi bırakacak... Efsane filmlerin devamını çekmek bu kadar zorken ve onca film arasında başarılı olmuş örnekleri bu kadar az iken böyle bir işe hem de yönetmen farkıyla soyunmak büyük risk... Butterfly Effect 2'de yaşadık bunu.

Her ne Butterfly Effect ve Donnie Darko'nun benzer türde eserler oldukları öne sürülse de, ki yok öyle bir şey, bunun ne gereği vardı? Bu da yeni moda çıktı başımıza... Karamsar ya da önyargılı olmak istemiyorum, kanaatlerimin aksine, iyi bir şey de çıkabilir ortaya ama Richard Kelly'nin filmi çekene kadar olan öyküsünün etkisi de mevcuttu Donnie Darko'da... Merak ettiğim bir şey daha var, Richard Kelly buna nasıl izin verdi?

Samantha Darko'yu ilk filmde olduğu gibi Daveigh Chase oynuyor. 90' doğumlu oyuncu görmeyeli serpilmiş vallahi, Gençsubaylar kadrosunu katsak mı acaba?... Neyse, bizimkiler kendinden geçer, biz de şimdilik güzel hanımefendiyi geçelim. Filmin kadrosunda Gossip Girl'de Chuck Bass karakterini canlandıran Ed Westwick ve One Tree Hill'in Nathan'ı James Lafferty de oynuyor.

Görelim bakalım, ne çıkacak ortaya.

23 Şubat 2009

Best Supporting Actor - Heath Ledger

Ödülü de aldın baba, huzur içinde yat artık...

18 Şubat 2009

Simon Pegg & Nick Frost Coop: The World's End

The World's End - 2010

14 Şubat 2009

Recep İvedik 2


SPOILER OLABİLİR

Recep İvedik 2 filmine bugün arkadaşların ısrarı sonucu gittim. Tiksindiğim faal karakterlerden birisidir bu İvedik ki ilk filmi izlemedim bile...

Filmi ne beğendim diyebilirim ne de beğenmedim. Yalan yok, bazı yerlerde katıla katıla güldüm ama çok laçka bir karakter genel itibariyle. Aynı şeyi defalarca tekrarlaması, abartı ve saçma hareketler insanın içini bayıyor.

Hani Cem Yılmaz'ın sansürle ve filmindeki küfürleri ile ilgili gelen eleştirilere her fırsatta, hatta gösterisinde bile verdiği cevaplar var ya... Onda ben Cem Yılmaz'ı hep haklı bulmuşumdur, Recep İvedik'te de küfülerle karılaşacaksınız hatta nine bile sağlam küfürcü çıktı. Recep İvedik'te küfürler rahatsız edici boyutta değil ama saçma sapan yerlerde, bir bütünlük yok.

Bir de film sonundaki izlenimimde şunu düşünmüştüm, yan karakterlerin filme etkisi berbat. O kadar yapmacıklar ki kusasım geldi. Nine'yi anlarız, sokakta denk gelmiş de filme sokmuş adam ama diğerlerine ne demeli abi? Rezaletti... Bana göre tabi, bu kadar abarttığım boyutta gelmeyebilir size.

Filmin sonu da çok kötüydü. O kadar abesle iştigalin, uç hareketlerin duygusal bir sahneyle sonlandırmaya çalışılması da çok gereksiz bir uğraş gibi geldi...

Aklımda kalanlardan Nine'nin Playstation muhabbetleri güzeldi... "Gel bir çakayım sana PES'te" türünden geyikler var. Misal; "Adriano versene orada ara pası ya!" diyen bir nine olarak da anlatabiliriz. Bir de fragmanlarda da olan, İvedik'in Host olma mevzusu... Uçağa vurup; "Devam et!" diyen muavin modunda bir host.

Velhasıl kelam, iyi vakit geçirilebilir gidip görmek lazım ama kanımca gişe rekorları kıracak falan da bir film değil. AROG'u her hâliyle tercih ederim.

19 Kasım 2008

The Dark Knight for Best Picture

2008 yılının kuşkusuz en çok konuşulan filmi olan the Dark Knight, Oscar için kampanyalara başladı. Warner Bros. resmi sitesinde de filmin yarışacağı dallar hakkında bilgi verilmiş. Artık en iyi film mi seçilir, en iyi erkek oyuncu Christian Bale mi olur, yoksa en iyi yardımcı erkek oyuncular için Heath Ledger, Morgan Freeman, Gary Oldman ve Aaron Eckhart dörtlüsünden hangisi ön plana çıkar bilemiyorum. Filmi dün akşam bir kez daha izledim, beşinci oldu. On kere, yirmi kere daha izlerim heralde. Üçüncü film için ağzımın suyu akıyor şimdiden. Batman Begins ve the Dark Knight'ta Batman'in yardımcısı Alfred'i canlandıran Michael Cane, röportajlarından birinde Johnny Depp'in the Riddler'ı ve Philip Seymour Hoffman'ın the Penguin'i canlandıracağı açıkladı. Heath Ledger da olsaydı keşke diyesi geliyor insanın...

14 Kasım 2008

The Lé Arayış: Allegro

Yanılmıyorsam iki sene önce, yanılıyorsam ne zaman bilmiyorum ama sinema sektöründeki bir arkadaşımda izlemiştim bu filmi. O grubun bateristi benim arkadaş ya muhabbeti olsun diye söylemedim tabi bunu, bi sakin... Açıklıyoruz;

Çocukluğunda dehası farkedilen bir piyanistin kutulu mutulu (sanatın içine sıçan yorumlar) bir hayal dünyasında kaybettiklerine dair bir filmdi. İstedikleri ile zorlandıkları arasında kaybettikleri, kaybettiklerini kazanma arayışı...

David Lynch filmlerini andıran ama komplikeliğe çok da sığınmayan, izlemesi gayet zevkli ve evet o sinema sektöründeki arkadaşımın (Sercan naber lan?) da yorumlamalarıyla gayet tad veren bir film olmuştu benim için...

Gel gör ki filmi sonuna kadar izleyemedim ulan! Hamamcı Teyze'ye serzenişlerimi iletir gibi olacak ama aradım taradım bulamadım be yav.

Bulanların, görenlerin, bilenlerin insanlık namına... Bakın insanlığın adını verdim güzel abilerim, ablalarım. Bir yoruma, batug'dan bir özel mesaja, bir mail'e, bir alo'ya bakar. Linki, ucuna pankart takılı Vecihi model uçak uçururum diyen varsa o da olur, yaratıcılık serbest.

Teslim süresi, 1-2 ay.

Eyvallah.

03 Kasım 2008

Geliy007

En sevdiğim sinema karakterlerinden James Bond'un 22. resmi macerası Cuma günü sinemalarda. Memati'den Bond olmaz dediğimiz Daniel Craig, bu lafları bize Casino Royale'de ziyadesiyle yedirdikten sonra (Brosnan, Connery babalar gibi bir karizması olsa çok başka olurdu tabii) bu filmi daha bir şevkle bekler oldum. Hatta Casino Royale bence Bond serisine yeniden yön veren, artık alışılmış süper arabalar-güzel kızlar-kötü adamlar üçgeninden seriyi başka yönlere çeken bir film oldu. Filmden sonra ilk tepkim "Bond aşık mı olurmuş len" şeklinde olsa da; ikinci izleyişimde aslında Casino Royale'i diğer Bond filmlerinden ayıran noktanın işin içine giren o aşk ve tutkunun çok başarılı yansıtılmış olması ve Bond'un bugüne kadar görmediğimiz yönlerini ortaya çıkarıp onun "her hatunu götüren muhteşem ajan"dan "aşk acısı çeken adam"a dönüşebileceğini göstermesiydi. Quantum of Solace kod adlı Bond 22'nin bir diğer önemli özelliği ise seride ilk kez bir devam filmi olması. Film, Casino Royale'i bıraktığımız yerden; esas adı Villa del Balbienello olan Como gölü kıyısındaki saray yavrusunda, Bond'un Mr. White'ı vurmasının ardından gelişen olayları anlatacak. Bu kez Bond kızımız bir Ukraynalı; Olga Kurylenko. Bond kızı olmak bir kadın aktör için önemli basamak taşlarından biridir ancak aynı şey Olga Kurylenko için pek söylenemez. Çünkü kendisi ülkesinde milliyetçi kesim tarafından vatan haini ilan edilmiş durumda. Hatta gittikçe trajikomikleşen olayda bir parti yetkilileri James Bond'u onlara getirdiği takdirde onu affedeceklerini bile açıklamış durumda. Doğu cephesinde bunlar yaşanırken Bond, anavatanında Prens Harry ve William gibi bir çok ünlü ismin bulunduğu muhteşem bir galayla açılışı yaptı, ilk günde 8 milyon dolar hasılat yaparak İngiltere rekorunu da vizyona girdiği ilk gün 6.5 milyon dolar hasılat yapan Harry Potter'dan aldı.

07 Ekim 2008

Happiness Is A Warm Gun

The White Album'den şarkısıdır The Beatles'ın, arka planda kalmış Lennon/McCartney yapımı bir şaheserdir...

Across The Universe ile tekrar bir hatırladım, tekrar bir baktım. Şunu söylemeliyim ki, harika bir yorumlama olmuş. Filmin bir güzelliği de bu zaten, oynayan tüm oyuncular seslerini o kadar güzel kullanmışlar ki içine etmişler şarkının diyemedim hem de Beatles coverlarına karşı çok katı ve sabit fikirli görüşlerime rağmen.

Filmin iki baş karakterinin adını görünce (Lucy ve Jude) tamam dedim, Lucy In The Sky With Diamonds ve Hey Jude banko, ikisini de severim. Prudence ile tanıştırıldığımda, welcome dear prudence diye geçirdim içimden; bir o kadar da huzur veren şarkıdır ne de güzeldir.

Biraz kasış gibi görünse de bu karakterlere verilen isimler, film içinde öyle güzel yoğurulmuş ve şarkı sözlerine o kadar bağlı kalınan bir senaryo çıkarılmış ki, enfes. Bir kaç şarkıyı saymazsak, Beatles'ın daha arka planda kalmış şarkıları kullanılmış. Yesterday, Yellow Submarine -ki zaten bir işi de yoktu o filmde- gibi sokaktaki adama "Beatles" diyince sayacağı şarkılar pek tercih edilmemiş senarist tarafından.

Girl ile giriş, Happiness is a Warm Gun'ın kullanıldığı sahne, Hey Jude'taki nakarattaki çığırış ile Max'in Jude'a seslenişinin karışımından gelen cuk sesi, Bono'nun enfes I Am The Walrus yorumu, Eddie Izzard'ın seslendirdiği Being for the Benefit Of Mr. Kite sahnesi, All You Need Is Love ile final... Mutlaka izlenmesi gereken, şarkılar bilindiği takdirde ve biraz da Beatles sevgisiyle orgazma varan etkiler bırakacak bir film...

Jim Struggles (Jude) 21'de de iyi bir oyunculuk çıkarmıştı, bu filmde de beğendim. Evan Rachel Wood (Lucy) yanlış hatırlamıyorsam Greenday'in Wake Me Up When September Ends klibinde gördüğümüz aşık hanım kızımız, Joe Anderson (Max) Copying Beethoven'da karşımızdaydı. Dana Fuchs bestekâr ve solist kişiliğine aktrisliği de güzel eklemiş. Bunun yanı sıra filmde Bono'yu (Dr. Roberts), Joe Cocker'ı, Salma Hayek'i de ufak rollerde görmek mümkün.

Spoiler olmasın, biraz da Beatles hayranlığından gelen at gözlüklü yorum olmasın diye fazla bir şey yazmama gereği duydum. Hem çok eski bir film değil hem de herkesin alacağı tadın cidden farklı olduğu bir film.

Beatles şarkılarından sonra, ABBA şarkılarıyla bir Mamma Mia da iyi gider hani, bakalım... Fırsat bulursak ona da damlarız elbette.

Buradan duyuralım onu da, 7 Ekim'de sahnelenmeye başlıyor Mamma Mia müzikali, Pierce Brosnan ve Merly Streep'i görmek isteyenler pek heveslenmesinler zira onlar müzikalde yer almıyorlar. Yerlerinde, Sean Alan Krill ve Carolee Carmello var. Zaten yemişim Brosnan'ı da Streep'i de, ABBA'sı bahanesi...

15 Eylül 2008

The Catcher In The Rye

The Killing Of John Lennon, John Lennon Cinayeti, İngiliz yönetmen Andrew Piddington'ın olaya bakış açısı ve Mark David Chapman'ın anlattıklarından yola çıkılarak yapılan bir belgesel. Olaya John Lennon'ın değil de M.D. Chapman'ın gözünden bakılmış bu sefer hem de bir İngiliz tarafından.

Film John Lennon'ın vurulmasından üç ay önceden başlıyor Chapman'ın anlattıkları doğrultusunda. Bu arada Chapman'ın nasıl bir hayat geçirdiği, Beatles ve Lennon'a bakış açısı, Lennon'dan neden nefret etmeye başladığı ve cinayeti planlaması anlatılıyor. Daha sonrasında cinayete üç gün kala'ya hızlı bir geçiş yaparak cinayet gününe geliyoruz. Filmin ilerleyişi bu doğrultuda.

John Lennon hakkında karşıt ama mantıklı eleştiriler de bulundurmuyor değil. Her ne kadar bu görüşlere karşı çıksam ve inanmamak için kendi sebeplerim olsa da karşıt bir görüş de saygıyı hakediyor elbette, hem de bu kadar mantıklıyken.

Jonas Ball adı duyulmamış bir oyuncu fakat rolün altından başarıyla kalkmış. Ruh hastası bir insanı yeteri kadar gerçekçi bir şekilde karakterize edebilmiş. Aynı rolü; aynı konuyu daha yıldız oyuncularla anlatan ve bana göre işin kaymağından yemeye çalışan Chapter 27 adlı filmde Requiem For A Dream'den tanıdığımız Jared Leto oynamıştı.

John Lennon seven, sevmese bile cinayete karşı ilgisi bulunan hiç olmadı genel kültür adına bir şey arayan bir insan için bu trajik ölümle binlerce insanı yas tutmaya itmiş, dünya'yı sarmış bir John Lennon'ı; binlerce ölüm tehdidi ve dünya'nın lanetini almış gel-gitler yaşayan Mark D. Chapman'ın gözünden anlatıldığı bu belgeselde izleyebilirsiniz.

Guilt for being rich, and guilt thinking that perhaps love and peace isn't enough and you have to go and get shot or something.

John Winston Lennon

I just shot John Lennon.

Mark David Chapman

12 Ağustos 2008

You Don't Mess With Me!




Waterboy
ile başladı Adam Sandler sevgim ne de hoşuma gitmişti o film. Akabinde herhalde zat-ı aline hayran kaldığım; Anger Management! Spanglish, The Longest Yard, 50 First Dates, CLICK, Reign Over Me derken Adam Sandler hastalığı tavan yaptı bende.

You Don't Mess With Zohan'dan haberim bile yoktu. John Stewart'a konuk oldu, orada öğrendim. Çok övüldü falan, kısa bir bölüm gösterildi hoşuma da gitti. "Güzel film herhalde" dedim ve beklemeye koyuldum.

Gel gör ki izlediğimde büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı belirtmek istiyorum. (Bundan sonrası Spoiler içerebilir. Gerçi ne yazacağıma dair bir planım yok hoş. Bodoslama gidiyorum ama söyleyeyim yani)

Filmin başı güzel. O göt kadar topu sektirip en son kıç deliğine sokması hadi bir nebze güldürüyor desek de ileriki sahnede balığı falan sokması "Ne oluyor lan?" dedirtiyor.

Genel teması Filistin ve İsrail'i ti'ye almak ama bunu Recep İvedik tarzında yapmak Adam Sandler'a yakışmadı zannımca.

Bir haltlar yazarım herhalde diye spoiler alert moduna da girdik ama sanırım daha fazla yazmak istemiyorum çünkü benim gözümde hakikaten değersiz, savaş gibi kötü bir durumu kötü bir şekilde ti'ye almaya çalışan, abartı sulu bir komedi filmi olmaktan öteye gidemeyecek. Cinsellikle alakalı sulu espiriler de bizimkileri aratmadı. Ekipte Türk de göremedim gerçi.

05 Ağustos 2008

Gizli Forvet




Kime sorduysam tanımıyor. Ben ise Cnbc-E'de CSI:NY ve bir iki dizinin daha sonunda adını görünce dikkate aldım. "Kim ulan bu adam? Her dizide producer olmuş. Yoksa Amerika'da dizi sektörünü elinde tutan yeni bir Yahudi mi peydah oldu?" demiştim kendi kendime ve dizi-film sektöründe bayağı aktif oluşunu tuttursam da yahudi olup olmadığı konusunda bir fikrim yok.

Bahsettiğim adam Jerry Bruckheimer.(Aslında tam Alman göçmeni Yahudi soyadı ya, neyse. Ne farkedecek yahudi olması bilmiyorum.) Biraz araştırdığımda hastası olduğum bir çok projenin producer'ı olarak karşıma çıktı. Onu geçtim soundtrack yapmışlığı, fotoğrafçılığı ve 5 tanesi emmy olmak üzere 14 tane ödülü var. İnsanüstü bir yaratık diyebiliriz kısaca. Bir de yaptığı işlere bakalım;

Producer

CSI: NY
CSI: Miami
Without a Trace
Cold Case
Deja Vu
Karayip Korsanları Üçlemesi
King Arthur
Bad Boys 1-2
Black Hawk Down
Pearl Harbor
Coyote Ugly
Armageddon
Top Gun
Flashdance
American Gigolo

Helal olsun diyorum. Takipçisiyiz, tanımasak da pek; yahudi olup olmadığını bilmeden. İyi iyi.

18 Temmuz 2008

The Dark Knight


Parliament Pazar Gecesi Sinema Kuşağı ile başladı ilk olarak Batman macerası benim için. Startv'nin yayınladığı tanıtımlar zaten aklımı başımdan almıştı. Tabi küçüktük o yaşlarda, hatırlamakta güçlük çekiyorum. Ama saatlerce başlamasını beklediğimi hatırlıyorum. Ardından yine Tim Burton imzalı devam filmi geldi. Yine Gotham'ın kasvetli havasıyla çıktı karşımıza. Ama ya sonrası? Batman Forever ve Batman & Robin filmleri tam bir faciaydı. Kıyafetler, dekorlar, mekanlar... Aslında iyi oyuncular geçti yeniden çevrim öncesindeki son iki filmde ama yapımlar o kadar kötüydü ki harcandılar. Çok şükür devam etmedi işkence. 2005 yılında büyük hevesle beklenen Batman Begins çoğu çizgi roman fanatiğinden geçer not aldı, en azından benim okuduklarım kadarıyla. Devam filminin geleceği zaten belliydi ve gümbür gümbür de geldi. Bu hafta Amerika'da gösterime çıktı. Bizde ise dublaj çalışmaları hala sürdüğünden bir hafta sonraya sarkmış durumda.

Batman Begins gibi Christopher Nolan’ın ellerine teslim edilen, yine Christian Bale’in Batman'i canlandırdığı, merhum Heath Ledger'ın -söylenenlere göre- inanılmaz bir Joker karakterine imza attığı The Dark Knight 25 Temmuz Cuma günü Türkiye'deki hayranlarıyla buluşacak. Ben o gün gelene kadar film ile ilgili herhangi bir yazı okumamanızı tavsiye ederim, tıpkı benim gibi. Nitekim bu kadar sabretmişken duymak ya da okumak istemediğiniz, filmin tüm havasını bozacak şeylerle karşılaşabilirsiniz.

Filmi izledikten sonra daha detaylı bir yazı yazabilirim. Amacım İstinye Park'ta cuma günü IMAX gösterine gitmek olacak ama vardiyalı çalıştığım için biraz kasacaktır. Ama her ne olursa olsun cuma günü gideceğim kesin.

Film ile ilgili en çok konuşulan konulardan biri Heath Ledger'dı. Film vizyona girmeden yaşamını yitirdi. Evinde aşırı doz uyku ilacı aldığı ve bu sebepten öldüğü belirtildi. Ledger, film izlenmemesine rağmen sadece fragmanlardan görüldüğü kadarıyla inanılmaz bir Joker karakteri ortaya çıkarmış durumda. Jack Nicholson'ın 1989 yapımında oynadığı Joker rolüyle de tabi ki kıyaslandı. Aslında hemen hemen herkesin söylediği gibi, bence de karşılaştırmamak lazım. Jack babaya saygımız sonsuz ama, O'nun Joker'i zaten orijinal bir karakter değildi. Joker, daha psikopat ve azılı bir suçluydu. Heath Ledger, işte böyle bir karakteri canlandırdı film boyunca.

Film ile ilgili bir başka konu da çok karanlık olması. Aslına bakılırsa, çocukları eğlendirmek yerine böyle ciddi bir yapıma imza atmalarına daha çok sevindim. Film çizgi roman uyarlaması olması kadarıyla gerilim dozu yüksek ve Joker vasıtasıyla da bir "suç filmi".

Merakla 25 Temmuz'u bekliyorum. Orijinal dilinde izlemenizi tavsiye ederim. Zaten Türkçe dublaj yüzünden bir hafta sarkmasına kıl oldum...

02 Temmuz 2008

Marvel'ın Büyülü Dünyası

Çok fazla sinema bilgisi olan, film eleştiren biri değilim. Zaten buradaki amaç kompetanlık da değil. İçimizden geldiğince yazıyoruz işte. Birkaç gün önce "The Incredible Hulk"a gittim, iyi de ettim. Çıkar çıkmaz gitmeyi düşünüyordum ama fırsat bulamadığımdan biraz gecikti. Aslında Hulk karakterine fazla hayran değilimdir. Marvel dünyasında X-Men ve Spider-Man önce gelir benim için. Ama bir çizgi roman uyarlaması çekilmiş, gitmeden olmazdı. Öğreniğin; Ang Lee'nin çektiği ve Eric Bana ile Jennifer Connelly'nin oynadığı Hulk filmine gitme gibi bir hevesim yoktu ve gitmedim de. Hatta aradan aylar geçtikten sonra izleme şansı buldum, baygınlık geçirdim. Bir yandan bu filmin de öyle olmasından korkuyordum ama başlı başına Edward Norton ve Liv Tyler(!) aklımı çeldi, tıpkı yapımcıların istediği şekilde. Bu filmin, 2003 yılında çekilen Hulk'un devam filmi olmadığı zaten biliniyordu. Ve herşeyden önemlisi Marvel'ın başlatmış olduğu projeydi. Burada aslında araya Iron-Man'i sıkıştırmak istiyorum. Bir kostüm bu kadar mı güzel olur? Robert Downey Jr. Tony Stark rolüne bu kadar mı güzel gider? En güzeli de sonuydu aslında... Hayır, filmin sonu değil, yanlış anlaşılmasın. Gerçi ben filmin bitiş jeneriği akarken salondan çoktan çıkmıştım. Tek gitsem çıkmazdım büyük ihtimalle. X-Men 3'ün sonunda yapılan numarayı kaçırmışken bunu beklemem gerekirdi ama yanımda arkadaşlarım olunca kalamadım. Filmden sonra yazılanları okurken sonunda gösterilen kısa bir bölümün videosunu izledim. S.H.I.E.L.D. lideri Nick Fury (Samuel L. Jackson), Stark'ın malikanesine gelerek süper kahramanlardan kurulu bir grup kurulacağının sinyallerini veriyordu. Hulk'da da aynı şey yapıldı. Filmin sonunda Stark, barda içmekte olan General Ross'un yanına gelerek bir grup kurmaya çalıştıklarından bahsetti. Iron-Man, Hulk ve ardından çekilecek olanlar. Neler var aralarında: Thor, Captain America, Ant-Man... Bunlara ek olarak Iron-Man 2. Ardından da en büyük proje! Belki de tüm bu filmlerin çekilme ve birbirine bağlanmasının sebebi olan, Marvel'ın süper kahramanlarından oluşan The Avengers filmi. Belki de dördüncüsü çekilecek olan Spider-Man, yine Hulk gibi eskiyi unutup yeniden başlayan the Punisher ve belki de X-Men'den bağımsız, kendi filmi çekiliyor olan Wolverine... Bunların da katılımı ile süper bir film bizi bekliyor olabilir gelecekte. Tabi kime, neye göre süper? Orası değişir... Marvel gümbür gümbür geliyor. Şu anda en güzel olanı, çekilen bu filmlerin birbirine bağlanacak olması. Belki de The Avengers da bir başlangıçtır. Sonrasında Civil War gelecektir, Iron-Man ile Captain America kapışacaktır. Evet, fazla uçtuğumun farkındayım, ama olsun. Ben merakla olacakları beklerken, yazıya filmlerin muhtemel vizyona giriş tarihlerini yazarak son vereyim. DC Comics’e de sonra el atarım.


Punisher: War Zone - 5 Aralık 2008

X-Men Origins: Wolverine - 1 Mayıs 2009

X-Men Origins: Magneto - Mayıs 2009

Spider-Man 4 - 2009

Ant-Man - 2010

Iron-Man 2 - 30 Nisan 2010

Thor - 4 Haziran 2010

The First Avenger: Captain America - 6 Mayıs 2011

The Avengers - Temmuz 2011