futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2012

BJK İnönü Stadı ve tarihçesi

Geçtiğimiz bölüm Gençsubaylar'da... Vişnelitekke sokakta, şairler parkında, maç öncesi stad etrafında takılanlar var. Sonra stada yürüyorlar Dolmabahçe Sarayı'na paralel şekilde. Stad ama bayağı ilginç. Tarihte eşi benzeri görülmemiş mevkii olarak. Karşısında imparatorluk sarayı olan bir tesis. Planlama dehası.
Zamanında İnönü, Dolmabahçe ve Mithat Paşa olarak da anılan BJK İnönü Stadı, bir ara günümüz 'endüstriyel' ve 'sermaye bağımlısı' spor devrinde, önüne sponsor da aldı. (Fiyapı) İşbu yazıda Türkiye'nin güzide spor külüplerinden Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün maçlarını oynadığı stadyumunun tarihçesini, Osmanlı'daki dergahlar-tekkeler, saraylar, kışlalar ve birazcık da politika yardımıyla kaleme alacağım. Şehrin tarihi yerlerinde ufak bir gezintiye hazır olun.

Ön not: Şahsi ve nafile bir çabanın sonucu oluşturduğum bir denemedir. Pek çok farklı kaynakta okuduklarım ve gazete yazılarında gördüklerim taraflı- tarafsız olabilir. Bulduğum fotoğrafların da yardımıyla kendi düşünce süzgecimden geçirerek sentezlediğim yazı için derin bir nefes alın. Çünkü biraz uzun olacak.

İstanbul'daki eski yerleşim birimlerinde gördüğüm tarihi yapılar ve bu yapıların bulunduğu sokak ve mahalle adları benim için her zaman ilgi çekici birer okuma- araştırma konusu olmuştur. Bundaki en büyük sebep, eski yerlerin adlarının da şu anda kullandığımız veya kullanmadığımız sözcüklere ipucu vermesidir ve geçmişe ışık tutmasıdır.




Hikaye, cami duvarına işemek söz öbeği ile başlıyor. Yeri gelmişken atasözünün orjinali eceli gelen it cami duvarına işermiş olduğunu ara not olarak vereyim. Yukarıdaki camii bulunduğu mahalleye de adını veren Vişnezade Camii. Her ne kadar maç öncesi 'piiz'lenenler camiinin duvarına gidip işemese de, camiiyi çevreleyen duvara izlerini bırakıyorlar. Bu camiinin banisi kimdir, tarihi nedir diye merak ettim ben de. Başladım araştırmaya.


Bilmeyenler için -zade, Farsça'da oğlu; doğmuş anlamına geliyor. Buradan camiinin banisinin Vişne diye birinin oğlu olduğunu anlıyoruz. Yani aslında böyle anlamıyoruz, çünkü Türkçe'de Vişne diye isim olmaz. Olsa olsa lakab olur. Camiinin kurucusu Mehmet İzzet Efendi, babası da Vişne Lütfullah Efendi. Önemli bir aileye mensublar. Zira Vişnezade'nin dedesi 3 padişah döneminde (I. Mustafa, IV. Murat ve I. İbrahim) şeyhülislamlık yapan Zekeriyazade Yahya Efendi. Dedenin babası da III. Murat döneminde şeyhülislamlık yapan Bayramzade Zekeriya Efendi. Şecereleri Hacı Bayram Veli'ye kadar gidiyor ve Mevlevilikle ile bağlar oluşuyor. Bayağı köklü bir aile anlayacağınız. Bu kökler sayesinde Beşiktaş stadına geleceğiz. Biraz sabır.

Beşiktaş Mevlevihane'si ve Çırağan Sarayı eksenli bölüme geçmeden önce Zekeriyazade Yahya Efendi'nin  bir gazelini sizlerle paylaşıyorum. O zamanın çarşısı, o zaman da her şeye karşıymış.

“Mescitte riyamişler etsin ko riyayı/ Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai..”
Bırak mescitte ikiyüzlüler devam etsin riyakârlığa/ Sen meyhaneye gel ki orada ne riya var ne riyakâr.. 

Özellikle IV. Murat döneminin dinamiklerini anlamak ve Zekeriyazade Yahya Efendi ile ilgili yazılıp çizilenleri bulmak ise bu noktadan sonra okuyucunun sorumluluğundadır. Ben artık Beşiktaş ilçe sınırları içerisindeki başka bir Yahya Efendi'ye (nam-ı diğer Beşiktaşi Yahya Efendi) geçiyorum.


Yahya Efendi Camii, Çırağan'ı Ortaköy yönünde biraz geçince Ziya Kalkavan Denizcilik Lisesi'nin arkasında konuşlanmıştır ve Yıldız tepelerine Yahya Efendi tarafından bizzat inşa ettiği söylenir. Bu arada 1925 yılında tekke ve zaviyelerin tasfiyesi münasebetiyle tüm bu oluşumlar artık camii olarak adlandırılıyor. Aslında bir dergah. Ara not olarak bulunsun.
Yahya Efendi hakkında çok dallanıp budaklanan hikayeler mevcut. Mezarlığına defnedilen ailelerden tutun, Yahya Efendi'nin sergilediği mucizelere, Osmanlı hanedanının bu dergahı el üstünde tutmasından günümüz politikacılarının hala buraya ziyarette bulunmasına kadar. Bendeniz bu hikayelerden birkaç ilginç olanını yazıya dahil ediyorum.

Kendisi Kanuni Sultan Süleyman'ın süt kardeşi. Yahya Efendi'nin annesi Trabzonlu Afife Hatun, Sultan'ı da emzirmiş. Yahya Efendi'nin Beykoz sırtlarındaki Hz. Yuşa türbesini keşfettiği rivayet ediliyor. Bugün bile araba ile gitmek çok zor olan bu yere bundan 500 yıl önce gidip bulması takdir-e şayan.(Meraklısı için: Hz. Yuşa, Hz. Musa'nın yeğenidir- kız kardeşinin oğlu) Yahya Efendi mezarlığına defnedilmek istenen ama olmayan kişilerden birinin Zübeyde Hanım olduğu söyleniyor. Ebedi istirahatgahı buradan olan ve beni Beşiktaş Stadı'na yönlendiren şahıs ise Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa.



Ohri dediğimiz yer bugün Makedonya'nın Arnavutluk sınırında bulunan ve göl kenarında olan bir şehir. 15. yüzyıl Osmanlı gezginlerimizden Evliya Çelebi aktardıkları ile desteklenen bir efsaneye göre Ohri, yılın her bir gününü temsil eden 365 farklı kiliseye ev sahipliği yapıyordu. Bu şehirden olan Hüseyin Paşa ise, Genç Osman zamanında sadrazamlık yapıyor ve Genç Osman'a karşı ayaklanan yeniçeriler tarafından öldürülüyor. Sadrazam olmadan önce kaptanıderyalık da yapan Hüseyin Paşa'nın Beşiktaş Mevlevihanesi'ni 1613 yılında yaptırmasının hikayesi şöyle anlatılır:

"Kaptan-ı Derya Ohri’li Hüseyin Paşa Akdeniz seferinden dönerken Gelibolu’ya uğramış ve Gelibolu Mevlevihanesi Şeyhi Agazade Mehmet Dede’yi ziyaret etmeyi unutmuştur. İstanbul’a hareketinde şiddetli bir fırtınaya tutulmuş ve geriye dönmek zorunda kalmıştır. Tekrar Gelibolu’ya geldiğinde deniz sakinleşmiş, yeniden hareket ettiğinde fırtına başlamıştır. Bunu bir gönül kırıklığına bağlayan Hüseyin Paşa “galiba Gelibolu erenlerinden birini ziyaret etmeyi unuttuk” diyerek sorup, soruşturmuş ve Mehmet Dede’yi ziyaret etmediğini öğrenmiştir. Bunun üzerine Mehmet Dede’ye giderek kusurunun bağışlanmasını istemiştir. O da donanmanın Marmara’ya açılması için dua etmiş ve Paşa’ya bir daha fırtına ile karşılaşmayacağını söylemiştir. Bunun ardından da yakında Sadaret mührü ile payelendirileceğini, sonra da saraya damat olacağını müjdelemiştir. Gerçekten de Ohrili Hüseyin Paşa İstanbul’a dönüşünde sadrazamlığa yükselmiş, bir süre sonra da damatlık O'na layık görülmüştür. Ohrili Hüseyin Paşa, bütün bunları Agazade Mehmet Dede’nin kerametine bağlamış ve bir şükran borcu olarak da Beşiktaş Mevlevihanesini yaptırmıştır." (kaynak: Kültür ve Turizm Bakanlığı)

İşte bu Beşiktaş Mevlevihanesi'nin inşa edildiği yer 300 yıl sonra BJK Şeref Stadı'na da ev sahipliği yapacaktı!



Yazının ilk bölümünün sonuna geldik. Şeref Stadı'na veya o zamanki adıyla Şeref Stadyom'una yazının ikinci bölümünde değineceğim. Ama evvelinde, yazının devre arasında, Mevlevihane'nin makus talihi ve hüzünlü hikayesi. Bu hikaye sayesindedir ki BJK'nin kiraladığı Taksim Stadı'na geçiş yapacağım. Taksim Stadı sayesindedir ki İnönü Stadyom'undan bahsedeceğim.

Beşiktaş Mevlevihanesi'nin ilk kurulduğu yerden taşınma sebebini bu paragrafın sonunda vereceğim. Akıbetini de en başta. Bugün günümüzde Beşiktaş Mevlevihanesi yok. En son taşındığı yer olan Eyüp Bahariye'deki yapı belirli aralıklar ile yıktırılmış veya bakımsızlıktan kendiliğinden yıkılmıştır. Tekrardan Beşiktaş'a döner isek, buradan sonraki durak geçici bir süreliğine Fındıklı'daki bir konak olmuştur.



Fındıklı macerasını ise Maçka'da yeni yaptırılan dergaha taşınma izler. Bugün İTÜ yönetim fakültesinin bulunduğu yerleşkenin içinde inşa edilen dergah, buradan da kısa bir süre sonra sene 1873'te Eyüp'teki nihai ve son durağına geçmiştir. Maçka'daki dergahın yapıldığı yere buradan sonra kabaca kışla diyeceğim. Maçka Silahhanesi (kışla) inşa edilmeye karar verilince mecburen Mevlevihane tekrardan taşınmak durumunda kalmıştır.

Abdülmecid döneminden beri padişahların ve sultanların saraylarını, imparatorluğun göz önündeki yapılarını tasarlayan ve inşa eden Balyan ailesi Maçka Silahhanesine de imzalarını atmışlardır. Balyan ailesinin yaptığı verdiği tüm eserler için buyrun size bir de bağlantı. Aynı ailenin yaptığı diğer bir eser Beşiktaş Mevlevihanesi'ni ilk kurulduğu yerden ettiği gibi Şeref Stadyom'unun da temellerini atmıştı aslında. Balyanların o eseri Abdülaziz'in emriyle inşa edilen Çırağan Sarayı idi!


 Çırağan Sarayı'nın tarihi Abdülaziz'den de eskilere dayanıyor; ancak Şeref Stadı olmadan önceki haline dönüştürme emrini veren padişah Abdülaziz olduğundan bu yazı özelinde sadece kendisi ile ilgili kısmı yazıyorum. Mevlevihanenin yıkılmasının uğursuzluk getireceğinin halk arasında sıkça konuşulması üzerine ciddi paralar harcanarak yaptırılan sarayda daha sonra oturmamıştır bile Abdülaziz. Bu arada Çırağan sözcüğü Farsça'da ışık anlamına geliyor. Lale Devri döneminde meşale şenliklerinin yapıldığı muhit olduğundan ötürü bu ad verilmiş.





Abdülaziz'den sonra tahta geçen V. Murat'ın 3 ay süren saltanatlığı bittikten sonra,  akli dengesinin kaybettiği öne sürülen padişaha ev sahipliği yapmıştır Çırağan Sarayı'nın Harem bölümü. (Günümüzde Beşiktaş Lisesi olarak biliyoruz bu yapıyı.)Velhasıl kelam, hem II. Abdülhamit'in kuruntu yapmasından hem de o o yıllarda her padişahın kendi sarayını inşa ettirmesi geleneğinden ötürü II. Abdülhamit de Çırağan Sarayı'nda oturmamıştır. (V. Murat'tan sonra tahta çıkarılmıştır) En nihayetinde 1910 yılında çıkan yangın ile Çırağan Sarayı, içindeki çok değerli koleksiyon ve antikalar ile beraber çıra gibi yanmıştır.





Buradan sonrası Şeref Stadyom'unun tarihçesini ve resimlerini içeren wowTurkey sitesinden alıntıdır: 
"Beşiktaş, 1924 yılına kadar müsabakalarını semt statlarında oynadı. Siyah-Beyazlı camiaya futbolu getiren isim olan Şeref Bey, Çırağan Sarayı'nın bahçesinin Beşiktaş için ideal bir ortam olduğuna karar vererek, 1932'de buranın Beşiktaş'a tahsis edilmesini sağladı. 99 yıllığına hükümetten kiralanan Çırağan Sarayı, büyük bir yangın sonrası kullanılmaz hale gelmişti. Şeref Bey'in girişimleriyle ağaçların kesilmesiyle ve ardından gerekli tadilatın yapılmasıyla birlikte Beşiktaş, burayı kendi stadı olarak 1933 Eylül'ünden itibaren kullanmaya başladı. Stadın ismi de bu stadın açılışına ömrü yetmeyen ve genç yaşta vefat eden Şeref Bey'in anısına, Şeref Stadyomu olarak kabul edildi. 
Şeref Stadı 6 bini kapalı, 4 bini açık olmak üzere toplam 10 bin kişinin maç izleyebileceği tribünlere sahipti. Beşiktaş, 1947'de İnönü Stadı açılana kadar maçlarını burada oynadı. Stad daha sonra antrenman, özel maçlar, Türkiye 2. ve 3. Lig maçları ile Amatör Küme karşılaşmalarında da kullanıldı.
2031 yılına kadar bu stadı kullanım hakkına sahip olan Beşiktaş, Fulya'daki antrenman tesisleri karşılığında yerini 5 yıldızlı otele devretti. En son 2006'da renovasyona giren otel bugün Çırağan Sarayı Kempinski Otel olarak hizmet vermektedir."




Beşiktaş Mevlevihanesi ile BJK arasındaki stad ilişkisinin ikinci perdesi böylelikle kapanmış oldu. Balyan ailesinin yaptığı bir eser ile BJK stadı arasındaki ilişki de aynı celsede sona erdi. Bu yazının kurgusundan ötürü önce ikinci perdeyi verdik. İlk perde ise bir önceki paragrafta bahsi geçen semt stadları ile başlıyor. Bunların en meşhuru ise Beşiktaş'ın da kiralayanların arasında olduğu ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında neredeyse her Türk takımının bir kere de olsa maç yaptığı Taksim Stadı. 

  

Taksim Stadı aslında bir kışla olarak inşa edilmiş. III. Selim zamanında. Mimarı ve müteahhati yine Balyan ailesinin bir ferdi. Son dönemde adı daha sık bir şekilde anılmayan başlandı Taksim Kışlası'nın. Kışlanın yeri bugün Taksim Gezi Parkı'nı ve Ceylan Intercontinental'ı kapsıyor. Taksim Meydanı hakkında AKM ile başlayan tartışmalar, kışlanın 1940'ta yıkılan haline uygun etrafı ile bütünlük halinde tekrardan yapılacağının duyulması ile yeniden alevlendi. Yapılacak proje neticesinde meydanın trafiği yeraltına alınacak ve yeniden inşa edilecek Taksim Kışlası'nın kültür merkezi ve sanat galerisi olması sağlanacak. En azından planlanan proje bu; ayrıntıları için tık. Taksim Kışlası'nın BJK Stadlarını ilgilendiren tarihi ayrıntılarına geçmeden evvel şunu da bu yazı vesilesiyle belirtmeliyim ki meydandaki The Marmara oteli kaldırılmadan bu projelerin değeri sınırlı kalır. Benzer şekilde Gökkafes. Tarihi dokuyu tamamen baltalayan iki çirkin garabet. 


Bu özel yapının kaldırılması kararının arkasında 1930 yıllarda çıkarılan Belediye Kanunu ile görevlendirilen ve Taksim Stadı'nın modernleştirilmiş halini Atatürk'ün vefatından sonra imar etmek ile sorumlu Fransız Henri Prost vardır. O yılların belediye başkanı ise Dr. Lütfi Kırdar'dır. Taksim Kışlası'nın yıkılmasına denk gelen yıllar krallıkların ve imparatorlukların çatırdadığı, Hitler Almanya'sı ile Mussolini İtalya'sı gibi totaliter rejimlerin yükselişte olduğu zamanlardır. Her ne kadar çok partili sisteme eğreti olarak da geçmeyi denese de toy cumhuriyet, o yıllarda yönetimdeki tek parti idi.
 

Türkiye Cumhuriyeti'nin gücünü gösterme ihtiyacı hissetiğini düşünüyorum bu noktada. Zira 1936 yılındaki Berlin Olimpiyatları Almanya için gövde gösterisi niteliğinde geçmiştir. Görkemli stadyumların inşaası, buralarda düzenlenen törenler,geçitler ve spor müsabakaları uluslararası platformda o ülkenin gücünü ve saygınlığını ortaya koyan başlıca kıstaslar olarak kabul edilir. Taksim Stadı'nın yıkılmasının böyle bir boyutu var. Zira kışladan çevrilme, zorlamadan bir stadyum. Politik içeriklere girersem yazının uzunluğu iyice abartı olacak; ancak bu konu hakkında ucundan da olsa girmem gerektiğini hissediyorum.



 

İsmet İnönü, Atatürk'ün vefatından sonra kendi kadrosunu göreve getirirken Atatürk döneminde yapılan düzenlemelerde de değişikliklere gitti. Büyük Şef'in vefatıyla Milli Şef'in başa geldiği yönetici kadrosundaki değişiklikler ile ortaya kondu. (Atatürk'e yakın olduğu iddia edilen 100'e yakın milletvekili görevden alındı.) Türk parası üzerine Atatürk resmi yerine İnönü resimleri basılmıştır. Yurtdışında basılan ve 2. dünya savaşı yılları nedeniyle yaşanan tedarik ve ulaştırma sıkıntılarından ötürü ilk iki seferde ülkeye gelemeyen banknotlar, üçüncü denemede ülkeye ulaşmıştır. Pullarda Atatürk yerine Milli Şef'in resimleri vardır artık. Devlet dairelerindeki Atatürk resimleri yavaştan indirilirken, büstler de İnönü büstleriyle yavaştan değiştirilmektedir. Lozan Antlaşması bir anda kutlanmaya başlanmıştır; ne tesadüftür ki İnönü, Lozan Antlaşması'nı imzalayan heyetin başkanıdır. 1 Nisan İnönü Zaferi'nin yıldönümü, 18 Mart Çanakkale Zaferi'ne tercih edilir olmuştur. Gibi gibi...
 
Cumhuriyetin gücünün timsali ve kendi döneminin ihtişamını ortaya koymak adına Milli Şef'in bir stadyum arzu etmesi de yukarıda yazdıklarım çerçevesinde ihtimaller dahilinde gözüküyor. Daha önce de belirttiğim gibi Dr Lütfi Kırdar bu konuda tam yetki ile görevlendiriliyor. Yassıada'da yargılandığı sırada kalp krizi geçirip vefat edene kadar elinde bulundurduğu muhtelif yetkiler ile İstanbul'un günümüzde gördüğümüz haline çevrilmesine iki farklı akım ile yön veren kişidir Dr. Lütfi Kırdar. 


İlki, Atatürk'ün vefatı ile Atatürk dönemi vali- belediye başkanı yerine gelen ve 1938- 1950 yılları arasında hem vali hem de belediye başkanlık görevini yerine getirdiği yıllar. CHP iktidarı süresince yürüttüğü İstanbul valiliği ve belediye başkanlığı görevlerine ek olarak sıkı yönetim başkanlığı ve varlık vergisi tespit komisyon başkanlığı da vardır. İkinci kısım ise Demokrat Parti dönemindeki milletvekilliği yılları. DP yıllarında doğrudan veya dolaylı olarak 7000 (yazı ile yedi bin) yapının moloza çevrilmesine neden olmuştur. İlk yıllarda muhit Harbiye, Taksim, Beşiktaş, Karaköy civarı iken (bakınız Lütfi Kırdar Kongre salonu, Harbiye açıkhava tiyatrosu) ikinci dalgada Vatan- Millet Caddesi güzergahı üzeri ve Aksaray tarafları etkilenen muhit durumuna gelmiştir. Tekrardan hatırlatayım Henri Prost adını bu arada!



Dönemin politik resmini bu kadar kısa bir pasajda aktarabilmem na-mümkün. Sadece Dr. Lütfi Kırdar'a değindim. Bunun da nedeni İnönü Stadyom'unun inşaası ve Taksim Stadı'nın yıkımı için kilit bir kişi olmasıdır. Ancak en azından okur için altyapı oluşturacak bilgi sağladığımı düşünüyorum. Kendi kaynakları ve inisiyatifi ile yapacakları araştırmaları açısından bir yol gösterici olmasını temenni ediyorum burada okuduklarının. Ve geçiyorum Dr. Lütfi Kırdar'ın Taksim Stadı yıkıldıktan sonra İnönü Gezisi açılmadan önce yapacağı 1942 yılında yaptığı konuşmanın gazete duyurusuna. İnönü Gezisi dediğimiz yer, bugünkü Taksim Gezi Parkı.

"İstanbul halkının Milli Şef'imiz İsmet İnönü'ye derin bağlılık ve minnet duygularının bir nişanesi olmak üzere inşa edilen İnönü Gezisi yarın saat 12:30'da vali ve belediye reisi Dr. Lütfi Kırdar bir nutku ile açılacaktır. İstanbul şehir meclisi geçen sene iki karar vermişti. Bunlardan biri İstanbul'un imarı yolunda sarf edilen gayretler arasında şehrin en mühim meydanlarından biri olan Taksim'de İnönü Gezisi vücuda getirilmesine, diğeri de gene burada Milli Şef'in yüksek sanat kıymetini haiz bir heykelinin dikilmesine dairdir.
Dr. Lütfi Kırdar yarın İnönü Gezisi'nin açılış münasebetiyle söyleyeceği nutukta belediye meclisinin şehir halkını temsilen, ittifakla ve alkışlarla vermiş olduğu kararlardan birincisinin tatbik sahasına konulduğunu anlatacak ve İstanbul'un Milli Şef'imize karşı ebedi bağlılık ve minnet duygularına tercüman olacaktır."


Taksim Kışlası'nın yıkılmasının cumhuriyet ülkülerini temel alarak incelediğimizde de simgesel bir değeri olduğu tartışılabilir. Cumhuriyeti kuran kadronun neredeyse hepsi İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) mensubuydu ve 31 Mart isyanı, o zaman II. Meşrutiyet'i ilan ettirmiş olan İTC'ye karşı başlamıştır. İlginç olan nokta, bu isyanın başladığı yerin Taksim Kışlası olmasıdır. 


Gelelim artık son perdeye, yani BJK İnönü Stadı'na. Yukarıda gördüğünüz resim, Gümüşsuyu'ndan inen yoldan çekilmiş. Stad bugünkü yerine inşa edilmeden evvel. Arkadaki sırtta, Beşiktaş Mevlevihanesi'nin Eyüp'e taşınmasına neden Balyan ailesinin eseri Maçka Silahhanesi (İTÜ yerleşkesi) var. Henüz Swissotel yok. Stadın olduğu yerde bir tesis var ve orası Dolmabahçe Gazhanesi. Havagazından, hidrojen ve karbonmonoksitten karışımı, elektrik üreten bir tesis. Sarayı aydınlatmak için sarayın has ahırlarının arkasında kurulmuş zamanında. Daha sonra bu gazhane de Beşiktaş Mevlevihanesi ile aynı kaderi paylaşıyor ve Eyüp'e taşınıyor. 


Gazhaneden günümüze ulaşanları görüyorsunuz solda. Üstteki resimde iki baca arasında mevcut olan yapı, soldakinin atası. Lunapark ile iç içe şu anda. 

Dolmabahçe Gazhanesi 1914 yılında Fransız- Türk ortaklığına 50 yıllığına özelleştirildiğinden ötürü, İnönü Stadı'nın yapımında sürekli sıkıntı çıkarmıştır İnönü yönetimine; zira istimlakı hemen mümkün olmamıştır. 1940 yılında temelleri atılacağı söylenen stadın tam anlamıyla inşaatına, 1960 darbesi sonrası askeri yönetimin gazhaneyi istimlak etmesiyle başlanabilmiştir ancak! 

Stadın ilk mimarları ile daha sonra tekrardan projelendirilmesi sırasında çalışan mimarları arasında çıkan telif hakkı davası da projenin 1960'da tam olarak başlayamamasına neden olmuştur.


  
Yılan hikayesine dönen inşaat, 1963-1964 sezonunda son bulur. İnşaat tam olarak bitmeden gazhane tarafındaki istimlak sürerken henüz iki kat yapılmış tribüne seyirci almaya başlar BJK yönetimi. Kodak yazılı duvar İnönü döneminde istimlak edilemeyen gazhane ile sınırı belli etmek adına, hemen tribün inşaası başlasın diye örülmüş.
Seyirciler bu tribüne has ahırlar kısmındaki tribünden sonra bittiği için ve inşaatı devam ettiği süreçte girmeye başladıklarından ötürü yeni açık demişler.
Gazhaneden istimlak edilen yer daha sonra İETT'ye devredildi. Günümüzde İETT garajı olarak kullanılıyor. Az ilerisine de tünel yapıldı malumunuz.

Gelelim eski açık ve numaralıya. Gördüğünüz üzere sarayın has ağıllarının istimlak edildiği yerler üzerinde yükselmiş bu tribünler ve inşaatın ilk başladığı yerler olmuş. İtalyan mimar Violi, rejimin ve Milli Şef'in gücünü temsil edecek projeyi tamamlamıştır. Ismarlanan özelliklere uygun, antik Roma mimarisini anımsatan bir stad. 
Dediğim gibi orjinal plan üzerinde envai çeşit değişiklik yapılıyor muhtelif aksaklıklardan ötürü. Ama bakınız orjinaline göre stadın nasıl olması planlanmış: (Alttaki resim müzenin girişi, o zamanki has ağıllar. Soldaki camii, Bezmialem Valide Sultan)
  



Stadın Dolmabahçe Sarayı’na bakan yüzünde büyük bir demir kapı yapılacak, bu kapının her iki yanındaki duvarlar tunç rölyeflerle süslenecektir. Bu demir kapı iki yana açıldığında, sağ ve sol tarafta Milli Şef’in Türk gençliğine hitabeleri yer alacaktır. Tunç rölyeflerle süslenen duvarlarla, üzeri kapalı olacak iki tribünün birleştiği noktalara, iki kule inşa edilecek ve bu kulelerin üzerinde de disk ve cirit atan sporcu heykelleri yer alacaktır. Ayrıca stadın gaz şirketi tarafında kalan tribünün arkasındaki alan yeniden düzenlenecek burada tenis kortları yapılacaktır.

Bugün tenis kortu yerine dediğim gibi İETT garajı var. Disk atan ve cirit atan sporcu yerine de sponsorların panoları ve tabelaları var. Stadın adının nasıl İnönü olduğunu ve niye bir ara Mithatpaşa'ya döndüğünü ve daha sonra tekrar neden İnönü yapıldığını aktarıp yazıyı bitiriyorum. Vişnelitekke'den stada gitmek için önce Çırağan'a sonra Maçka'ya daha sonra Taksim'e en sonunda Dolmabahçe'ye vardık. İyi seyirler.



19 Mayıs 1940'taki temel atma töreninden önce Dr. Lütfi Kırdar'ın yaptığı konuşma metni:  

"Aziz Türk genci; senin isminle anılan bu büyük bayramımızda, bu şerefli yıldönümünde, sana mahsus en kıymetli mekteplerden birinin temelini atmakla derin bir ferahlık hissediyorum. Milli şefimiz stadyumların nasıl telakki ve tarif lazım geldiğini şu veciz cümle ile ifade buyurmuşlardır: “Türkiye’yi idare edenler; stadyumu en kıymetli mektep gibi her yerde kurmaya çalışacaklardır. Türkiye’nin istikbalini idare edecek olan genç nesil açık havada, açık meydanlarda yetişecektir.” 
 İşte ben de Milli Şefimiz Büyük İnönü’nün stadyumlar hakkındaki bu irşatlarından (doğru yolu göstermek, uyarmak) ilham alarak şehrin asri (modern) bir stada ihtiyacı olduğunu anladım. Milli Şefimiz Büyük İnönü memleket müdafaasının sportif bir gençlikle daha mükemmel yapılabileceğine, gençliğin bu statta kabiliyetlerini daha müsait şartlarla ispat edeceğine emindir. Sizlere müjdeliyorum ki, Milli Şefimizden yapılacak bu şehir stadımıza ‘İnönü Stadyumu’ ismi verilmesine müsaade verilmesini şehir namına rica ettim. Milli Şefimiz Büyük İnönü’nün bu ricayı kabul buyurmaları dolayısıyla stada ‘İnönü Stadyumu’ ismi veriyorum. Hayırlı olmasını dilerim."

Yukarıdaki alıntıdan da anlayabileceğiniz üzere, Dr. Lütfi Kırdar inisiyatif alarak şehir meclisi veya herhangi bir komisyona sormadan stadın adının İnönü olmasına karar vermiş. Nasıl ki İnönü başa geldiğinde Atatürk ile ilgili büstler, resimler, kutlamalar azaltıldıysa Demokrat Parti başa geldiğinde de İnönü ile ilgili büstler, resimler, adlar bir şekilde kaldırılmıştır. Duvardan inen fotoğraflar, banknotlardan çıkarılan resimler, değiştirilen büstler artık İsmet İnönü'nündür. Bu bağlamda değiştirilen bir ad İnönü Stadyom'udur.

Peki nasıl Mithat Paşa Stadı oldu İnönü Stadı'nın adı? 1951 yazında Atatürk'ü koruma kanunu ile İnönü banknotları ve büstleri değişikliğini meşru bir zemine oturtmuştur DP iktidarı. Aynı günlerde, Fahrettin Kerim Gökay'ın belediye başkanlığında bir başka önerge İstanbul Şehir Meclisi'nde yasallaştırmaktadır: Yaşayan siyaset adamlarının adlarının sokak, meydan, spor sahası, okul ve benzeri alanlardan kaldırılması. Tam da bu önerge oy birliği ile kabul edilmişken Mithat Paşa ismi ülke gündemindedir. 



 Mithat Paşa Kanun-i Esasi'yi hazırlayan, Abdülaziz'i tahttan indirip yerine II. Abdülhamit'i getiren devlet adamıdır. (Abdülaziz'den sonra aslında V. Murat var; ancak 3 ay sürdü hükümdarlığı. Akıl sağlığını kaybetti iddiasıyla yerine II. Abdülhamit getirildi.) Mithat Paşa'nın hikayesi uzun; ama Arabistan'a sürgüne gönderilip ömür boyu hapse mahkum ediliyor ve hapishanede boğularak öldürülüyor. Taif'e gömülüyor.

İşte tam da 1951 yılında Mithat Paşa'nın bir hürriyet şehidi ve kahramanı olduğu hatırlanmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Anıtkabiri olarak adlandırabileceğimiz Şişli'deki Abide-i Hürriyet mezarlığına defnedilmek üzere naaşı Türkiye'ye getirilmektedir. İstanbul Belediye Meclis üyesi Saim Nuri Uray'ın konuşmasını aktarıyorum: 
"Hepinizin bildiği gibi Mithat Paşa hürriyet şehidi ve hürriyet kahramanıdır. Şehir stadımızın Dolmabahçe sarayı karşısında bulunması, Türk gençlerine her spor karşılaşmasında Mithat Paşa’yı ve onun mücadelesini hatırlatacak, hürriyet idealinin bekçileri olan gençlere istibdatla (baskı rejimi) hürriyetin mukayesesi imkânlarını verebilecektir. Mithat Paşa’nın kemiklerinin İstanbul’a doğru yol aldığı şu dakikalarda stadyuma verilecek Mithat Paşa ismi İstanbullu hemşerilerinin büyük ölüye bir hürmet nişanesi olacaktır. Stadyumun isminin Mithat Paşa Stadyumu olarak değiştirilmesini teklif ediyorum." (kaynak: Siyasi nitelikteki alıntılar, Tuğrul Yenidoğan'ın yazısından alınmıştır)

1940'ta İnönü stadı olarak başlayan macera 1951'de daha stadın inşaatı tam olarak bitmeden Mithat Paşa'ya çevrilmiştir böylelikle. 1974 yılına kadar adını muhafaza edecektir. 25 Aralık 1973'te vefat eden İnönü, 1972'ye kadar CHP genel başkanlığını yapmıştır. Milli Şef'tir. Ama kurultayda genel sekreteri Bülent Ecevit'e kaybeder. Bülent Ecevit'in karaoğlan olarak kitleleri sürüklediği yıllardır. Adalet Partisi'ne yakın yayınları ile bilinen Tercüman gazetesi, Ecevit'i eleştiren yazılar neşretmektedir. Tercüman gazetesinin Ecevit'in İnönü'ye karşı girdiği politik mücadeleyi eleştiren yazılarını, İnönü vefat ettikten sonra Ecevit'in daha da göz önüne gelmesini engellemek adına İnönü'nün adını tekrardan stadyuma verilmesine yönelik yazılar takip etmiştir. Velhasıl kelam 14 Ocak 1974'te, İstanbul İl Meclisi'ne bu öneri getirilir ve Mithat Paşa Stadyumu tekrardan İnönü Stadyumu olur. Milli Şef'in ölümünden sadece 3 hafta sonra! Milli Şef de Büyük Şef'in istiragahatı olan Anıtkabir'e defnedilir. İlginçtir ki Anıtkabir, Milli Şef iktidarında bitirilememiştir. 




1947 yılında açıldığında İnönü Stadyum'undaki ilk gölü atan Süleyman Seba, 1998 yılında Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile yapılan sözleşme sonucunda stadı 49 yıllığına kiralamış ve stadın adını BJK İnönü Stadı'na çevirtmiştir. Fi-Yapı ile yapılan sözleşme ile stadın adı Fi-Yapı İnönü Stadı olsa da, Fi-Yapı'nın sözleşmeyi 2011 sonunda feshetmesi neticesinde stadın adı şu anda BJK İnönü Stadı'dır.  

17 Ağustos 2010

Japonya Seyir Defteri-6

Şu ana kadar Japonya hakkında spor ile ilgili herhangi bir şey yazamadığımdan, Japonya'nın futbolundan başlayıp THY ve Brezilya ile devam eden nihayetinde Tabata ile biten bir yazı yazmaya karar verdim. Yazıyı olabildiğince sosyal ve ekonomik iddialardan uzak tutmaya özen göstereceğim diyorum; ancak yazı akışlarını sıcak havalarda denetim altında tutmakta güçlük çekiyorum. Mazur görün şimdiden.

Zamanında ODTÜ'nün devrim stadında Amerikan futbolu oynarken veya Türkiye'deki federasyonda kullanıldığı şekliyle korumalı futbol oynarken, üniversitenin öğretim üyelerinden biri tribünlerde oturan arkadaşımın yanına gelip "Türk kaşığıyla Amerikan boku yemekten başka bir şey değil bu yaptıkları." demiş. Mekan Devrim stadı olunca damarı kabarmış olabilir bu sözleri diyen zatın. Kişisel görüş olarak belirtiyorum; aynı mantıkla futbola da İngiliz icadı denilebilir. Ama şu anda baktığımızda, dünyaya mal olmuş bir spor sonuçta futbol, İngiltere'nin esamesi okunmuyor. Benzer şekilde, basketbola kimse Kanada icadı demiyor. Ama Kanada'ya İngiliz icadı diyen çıkabiliyor, orası ayrı bir nokta.



Yukarıdaki anekdotu sizlerle paylaşmamın nedeni, Japonya'da en çok sevilen, takip edilen ve oynanılan sporun beyzbol olmasıdır- ODTÜ'deki hoca misali bir yorum yap geliyor insanın içinden ister istemez. Sumo ikinci sırada. Futbol, öndeki ikiliyi yakından takip ediyor. Hatta beyzbol ve sumonun tahtını salladığı, en revaçta spor olma yolunda ilerlediğini pek çok kişiden duydum. Captain tsubasa gibi bir anime efsanesini kazandıran Japon halkının, futbolu sevmesinde çok da şaşılacak bir şey yok. Dünyanın geneli seviyor zaten, onlar da eksik kalmasın.



Japonya'dayken Türk Hava Yolları'nın Tokyo ofisine gitme şansım oldu ve ziyaretim boyunca THY'nin küresel ve Japonya stratejileri hakkında bilgilendirici bir sunum dinledim. THY'nin globally yours sloganı, dünyanın acayip noktalarına uçuş koymaları, Barcelona/ Manchester United/ Euroleague'e sponsor olma hamlelerinin hepsinin tek bir amaç ile yapıldığını öğrendim: Dubai'nin şu andaki aktarma merkezi konumunu, İstanbul'a kaydırmak.
Yalnız rakipleri biraz dişli. Emirates. Arsenal Emirates Stadı. Emirates Cup. Daha geçen gün Toronto tenis kupasında adlarını gördüm. Marka bilinirliği bakımından oldukça dişli bir rakip ama THY'nin attığı adımlar da fena yolda olmadıklarını gösteriyor.



THY'nin futbol ile olan ilgisi yalnızca Barcelona veya Manchester United ile sınırlı değil. Yukarıda gördüğünüz resimdeki takım Urawa Reds. THY, Dubai aktarmalı İstanbul uçuşu yerine, Japonya- Türkiye doğrudan uçuşların tanıtımını yapmayı ve nüfus yaş ortalamasının 50 olduğu (genç Türkiye'nin 28) Japonya'daki, Türkiye'ye birden fazla defa gelebilecek kitleyi hedefliyor. Bu profile tam olarak uyan Japonların desteklediği bir takımmış Urawa Reds ve THY, bu gruba ulaşmak adına takıma, saha panolarında firmanın adı maç boyu gözükecek şekilde sponsor olmuş.



Urawa Reds takımının THY'deki ofisinde asılı posterinde, Japon Milli Takımı'ndan en sevdiğim isim olan Tanaka'yı görünce bir mutlu oldum açıkçası. Bir şekilde Türkiye ile bağlantısı olduğundan ileri geldiğini düşünüyorum. Tanaka'nın adının daha sonra Japon arkadaşlarımla yaptığım sohbetler arasında geçmesiyle, kendisine Japonya'da Tanaka'dan ziyade Tulio denildiğini öğrendim. Meğer kendisi Japon Brezilyalısı'ymış veya Brezilyalı Japon. Hangi açıdan baktığınıza göre değişir. Tanaka adı, Drogba'nın dünya kupasına katılamayacak olması ihtimaline sebebiyet veren ve dirseğinin kırılmasına neden olan müdahaleyi yapmasıyla duyuldu diyebiliriz.

Benim asıl şaşırdığım içine bu kadar kapanık olduğundan bahsede durduğum Japonya'nın, Brezilya ile arasındaki bağlantıyı Tanaka aracılığıyla keşfetmiş olmam. Meiji döneminden evvel Japonların yurtdışına çıkışının ve/ veya yurtdışından ülkeye girişinin yasak olması, Meiji dönemiyle birlikte son buluyor. Nüfusun büyük çoğunluğunun tarım ile uğraştığı o yıllarda, toprak kanunu ve vasiyet bazlı nedenlerden ötürü pek çok tarım çalışanı işsiz kalıyor babaları vefat ettiğinde- yanlış hatırlamıyorsam toprağın kardeşler arasından bölünmesinden ziyade, arsanın tümü kardeşlerin en büyüğüne kalıyor.



Brezilya, Portekiz kolonisiyken doğal kaynakları bakımında zayıf olması nedeniyle tarım kaynaklı olarak kullanılmış. Kahve tarları bu bağlamda önemli bir kapıymış Portekiz için. İşçi açığını kapatmak adına, Portekiz topraklarından iltica eden Avrupalılar yetmeyince, ilk etapta Afrikalı köleler getirtilmiş Brezilya'ya, ki zenci nüfusun kaynağı buymuş. 1830'lu yıllarda, Portekiz'den özgürlüğünü alan Brezilya, buna rağmen Portekiz kökenli elit bir kadro tarafından yönetilmekte ve Brezilya nüfusunun 'beyazlaştırılması'na yönelik politikalarla, Avrupa'dan mülteci kabul etmekteymiş. Afrikalı köle ticaretinin de kaldırılmasıyla beraber açığa çıkan işçi kıtlığının çözümü olarak en çok İtalya'dan işçi gelmiş 1900'lü yıllara kadar, ancak bu işçiler Afrikalı köleler gibi düşük maaş ve uzun çalışma saatleri koşullarını görünce İtalya, Brezilya'ya göçü yasaklayan bir yasa çıkarmış.

İtalya'nın ekonomik durumu o tarihlerde nasıldı veya niye bu kadar Güney Amerika'ya göç vermiş bilemiyorum; ancak bu göçler sadece Brezilya'ya değil- Arjantin'e de olmuş. Pek çok İtalyan kökenli Arjantinli oyuncu var veya Arjantin doğumlu anne veya baba tarafından İtalyan vatandaşı. Benim bildiğim en tanınmış İtalyan asıllı Brezilyalı oyuncu Belletti. Listeyi doldurmakta lütfen çekinmeyin.

Japonların Brezilya'ya göç macerasına başlaması, tam da İtalyan işçi kaynağının kesildiği yıllara dayanıyor. Şu anda Brezilya'daki 1.5 milyon kişi Japon kökenlere sahip ve bu sayı, Japonya dışında yaşayan en büyük Japon nüfusunu oluşturuyor. Başka kültürden ve ırktan biriyle evlenmenin hoş karşılanmadığı Japonlarda, 1. ve 2. nesil göçmenler kimliklerini oldukça katı bir şekilde muhafaza ederken; 3. ve 4. nesil Brezilyalı Japonlar Portekizce'yi ana dili olarak benimseyip gurbetçi Japoncası konuşur hale geliyorlar. Tabii, Japonya'nın 1970 ve 1980'li yıllarda acayip gelişen ekonomisinde işçi açığı çıkınca, Japon asıllı bu gurbetçiler Japonya'ya gurbetçi olarak belli teşvik maaşlarıyla tehlikeli sayılabilecek işlerde çalıştırılmak üzere geri de çağrılmışlar. İlginç hikayeler mevcut.

Benim ilginç olarak gözüme takılan birkaç Japon asıllı Brezilyalı var. İlki Deco. Baba tarafından Japon asıllı, ana tarafından Portekiz asıllı Brezilya doğumlu Portekiz Milli Takımı oyuncusu. Kariyerindeki başarıları takdire şayan; ama Portekiz için sadece 5 gol atabilmesi ilginç bir ayrıntı.



Diğeri ise Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı Rodrigo Tabata. Gaziantepspor'dan Beşiktaş Jimnastik Kulübü'ne 8 milyon euro gibi uçuk bir rakama transfer olan Tabata da Japon kökenli. Kendisinin başarıları Deco ile kıyaslanabilecek nitelikte değil veya Tanaka kadar sükse yapamadı uluslararası basın-yayında; ancak kesinlikle Türk basın- yayınını uzun süre meşgul etti. Zaten üstteki resime baktığında Brezilyalı demezsin, bildiğin Japon.

Benden bu kadar. Selametle

01 Nisan 2010

Football Art

Barcelona coach Pep Guardiola said. “We were better in certain aspects of the game but we need to be precise and good at the back. We’ve given a good image of how football should be played.

Şimdi her üst düzey şampiyonlar ligi maçından sonra yaşananlar gibi bizim basında da bunların oynadığı futbol ise bizim oynadığımız ne geyikleri dönecektir illa o ayrı bi kasvet zaten.

Maçın son yarım saati inanılmazdı. Barcelona'nın top yapamadığı anları gördük bence. Walcott sağ tarafta ring hattı gibi çalıştı. Golü attığında nedense herkes Capello'ya döndü. Bence gerek yoktu çünkü bu adamın yeri zaten milli takım. Fabregas uzatmalarla beraber son 8 dakika muhtemel kırık ayakla oynadı. Kırık olup olmadığı bugün netlik kazanacak, eğer bir operasyon gerekiyorsa da en geç cumartesi günü gerçekleşecekmiş. Son 8 dakika herşeye rağmen koştu, pozisyon kovaladı, pas yaptı, şut çekti. Bülent Korkmaz'ın Uefa finalinden beri görmediğim bir performanstı.

“When I took the penalty, I was quite strong, but after when I went to get the ball, I could not walk any more,” Fabregas said.

Bence penaltıdan önceki herhangi bir pozisyonda oluşan darbeyi muhtemelen hissedemedi Cesc. Penaltıyı "Allah ne verdiyse asıldım" tarzı kullandıktan sonra olası sakatlık uç verdi.

Rövanşta Arsenal'den Fabregas, Barcelona'dan Pique ve Puyol yok ki bu adamlar Barcelona defansının bel kemiği falan değil direk cinsel organıdır. Umarım rövanş en az bu maç kadar güzel olur. Dandik derbiden sonra iyi geldi.

Photo by Shaun Botterill/Getty Image via yahoo

23 Mart 2010

Wet Fuck Goes On

Pazar akşamı pis yağmur yüzünden maçın başında tatil olmuştu baba maç. Perşembe günü yerel saat ile tsi 20.45te. Zamanında Clasura dalgasına Mert ile iddaaya girdiydik noldu unuttun mu koçero?

foto&haber yahoo'dan apart

02 Aralık 2009

kazalar



Kazım'ın 400000 euroluk arabasını parçalamasından sonra, Twente'li Jenssen de kaza yapmış. Bildiğim tek Janssen, Bond Kızı Famke Janssen idi. Kaza vesilesiyle Theo Janssen'den de haberim oldu. Janssen 2 ay ceza almış kazadan ötürü (alkolü de varmış)- Colin'ciğim ceza haberini merakla bekliyorum.

Not:Benzema da temiz kaza yapmış, kendisine de geçmiş olsun dileklerimi yolluyorum.

21 Ekim 2009

karma

şu blog'a girilen son yazının üstünden 3 hafta gecmis. bu süreçte türkiye açılmış, üstüne saçılmış. fenerbahce ilk puanını gecen hafta kaybetmiş, bu hafta da galatasaray derbisi var. dün itibariyle dağdan inenler bağa girdiler.

nouma ile verdiğimiz sevecen pozun üstünden 3 hafta gecmis. kendisi megerse devler liginde oynamya gelmiş. biz bu arada Dünya Kupası'na katılamamayı garantiledik. Kendi isteğimizle oldu her şey, her zaman olduğu gibi. Fatih Terim istifasını federasyona sundu, takımın başına kim geçecek merakla bekliyoruz.

Dağa karşı açılmış saçılmışken bu arada Ermenistan açılımına da giriştik. "Dağdakilerin" takımı görünümündekilere karşı protest duruş sergileyen "Teksas", Ermenya mücadelesinde orta karar takıldılar. Dünyadaki çok kutuplu konjüktüre geçiş döneminde üzerilerine düşen görevi yerine getirdiler.

Nouma'nın reklamlarda görünüp "HAKEM!" diye bağırarak, hakemle göz göze gelip rakip takım oyuncusuna su atması yeni reklam olgusu. Meğer adam bunun için gelmiş. Gerçi Kemalettin sahalara yine biçmeye dönmüş. Tanju Çolak da 1 milyon Türk Lirası için top oynuyormuş bunu gördük. Hakan Ünsal adam eziyormuş, üzerlerinde geçiyormuş. Acun ılıcalı bize bunları görmemizi sağladığın için seni iki yanağından da öpüyorum.

bugünde ilginç saçma sonuçlar vardı ŞL'de. inter puan kaybetti, moronyo 8 maçtır kazanamıyormuş ( according to Aceto). benim sasirdigim barca'nın yenilmesi. tamam adamlar kotu oynuyordu falan da gokdeniz'den yedikleri bir golle de kaybedilmez ki be abi. liverpool da yenilmiş, spouse'lerin ayaklanması yakındır ispanyol'a karşı.

daha da uzatabilirim yazıyı ama, saat gec oldu. ben yeterli kafadayım. oguz king'e davet ediyor. sizlere selam olsun. eyvallah.

15 Eylül 2009

bjk-manu

Taze biten beşiktaş- manchester united maçı hakkında söyleyebileceğim bir nokta var: maçın hakkı beraberlikti. Ancak Hakan sert gelen topu, izleyenleri şaşırtmayarak sektirerek 35 yaşındaki Scholes'un maçı Manchester'a getiren golü atmasına öne ayak oldu. Tebrikler Hakan.

İbrahim Üzülmez maç boyunca Valencia'yı oldukça iyi durdurdu. Yusuf oyuna girdikten sonra takıma bir tane bile artı değer katmadı. Ernst yine yerinde müdahaleler ile oluşabilecek tehlikeleri önledi. Nobre ve Holosko ileride verimsizdi. Holosko'nun yer yer hızını kullanarak pozisyona girmeye çalışması dışında pek etkinlikleri olmadı.

Beşiktaş seyircisinin eski arzusu ve ateşliliği tezahüratlarında göremedim. Mustafa Denizli'nin sahaya çıkardığı 11 midir bunun sebebi yoksa Demirören'in transferlere harcadığı paralar mıdır bilinmez. Ammavelakin Emre Tilev'in canlı yayında Liverpool maçına ithafen tekrarladığı "filarmonik senfonik orkestra" tadı yoktu kesinlikle.

Manchester'da net pozisyonlar yakalayamadı. Öyle ahım şahım bir tehlike yaşatmadılar. Rooney çok verimsizdi. Nani- Anderson- Valencia'yı toplasan şu halleriyle bir Ronaldo etmezler. Kaldı ki Manchester'ın maça çıkardığı kadro Fenerbahçe ve Galatasaray'ın şu anki kadrosuyla aşağı yukarı benzer yapıda. Bu sebeple Beşiktaş'ın bu maçtaki performansı, derbilerdeki performansıyla üç aşağı beş yukarı aynı olur.

31 Ağustos 2009

Fenerbahce:2 - Manisaspor:1

Rakibin ilk 3 haftada gosterdigi performans ve bu performansi puana cevirmedeki basarisi, Manisaspor macinin kolay gecmeyecegini dusundurdu mactan once. Ek olarak futbolcularin 1 aydir haftada 3 mac yapmasindan oturu yorgun olmalari da oyun kurgumuzu tam olarak isletemeyisimizde buyuk pay sahibiydi.

Sakatliktan donen Alex oldukca verimsizdi; ancak Guiza'ya yaptigi asist ve son goldeki payiyla Turkiye Ligi'nde bir kez daha takimini kurtarmasini bildi.

Dos Santos yaptigi top kayiplariyla hucumlari bitirdi. Ustune ustluk rakip takim, kazandiklari toplarla surekli ataga cikti. Benzer sekilde Cristian da cok kritik toplar kaybetti. En son kaptirdigi top, zaten 10 kisi oynayan Fenerbahce'nin gol yemesiyle sonuclandi.

Yorgunlugun etkisi de vardir elbette; ama rakip takimin sert futbolundan yilmis bir goruntu cizdi orta sahamiz. Bu sert futbola, Emre'nin her zamanki gereksiz ve anlamsiz cikislari da etkilenince 10 kisi kaldi Fenerbahce. Bu kadar yildir futbolun icinde olan birinin bu derece amator olmasini kabul edemiyorum, kendine cekiduzen vermek zorunda.

Yorgunluk ve Manisaspor'un sert futbolu onemli etkenler ama bugun sahadaki oyunun en buyuk nedeni Gokhan Gonul idi. Allah Fenerbahce'nin basindan eksik etmesin Gokhan'i.

Bekir cok siritti sag bekte. Gerekli bindirmeleri yapamadi. Kazim'in performansi da etkilendi bundan, oyunun cesitliligi azaldi. Kazim yerine giren Mehmet Topuz'dan sonra da sag kanatta herhangi bir iyilesme goremedik. Orta sahadaki pas trafigi duraksadi. Bunlarin disinda savunmada kademe hatalari yapti Bekir ve bana gore 61 numarali Manisasporlu oyuncuyu ceza sahasinda dusurdugu pozisyon penaltiydi.

Sion macinda Ugur ve Selcuk'un performansi ile bugun Bekir'in sergiledigi futbol, Fenerbahce'de yedek kulubesinin kendisini olmasi gereken seviyede hazir tutmadiginin gostergesi. Olasi bir sakatlikta sikintilara gebe bir goruntu var ortada.

Maci almalari halinde 3 gunluk tatil sozunu alan oyuncularin nobetci golcunun maci getiren vurusuyla bunca sevinmesi de sasirtici olmasa gerek. Lige 4'te 4 ile guzel bir baslangic yaptik. Umarim oyuncular bu 3 gunluk arada kendilerini toparlarlar ve onumuzdeki uzun maraton icin gerekli enerjiyi ve motivasyonu olustururlar.

28 Ağustos 2009

Denizli'nin İçindeki İrlandalı!


Mustafa Denizli daha geçtiğimiz hafta zehir zemberek konuştu. Yok kargalar, yok kuşlar... Bizi küme düşüren Cimbom'u şampiyon yapar. Falan filan... Okuduğumda dedim ki "ulan ne kıdemli adamdın gözümüzde sen denizli". Nitekim bumaçevdeizlenir'den Şaban ve Gürkan'a da hafta içi dedim ki "bu adam benim için bitmiştir".

Gökhan Zan bedavaya piyasaya salındı, dediler ofsayt adamdı iyi oldu. Herif oynuyor hiç sırıtmadan şimdi Galatasaray'da. Insider bilgi geldi Van der Vaart gelcek diye, yerine 8 milyon euro verilip Tabata alındı. Sanki bu takımda Delgado, Yusuf yokmuş gibi. Bunların hepsi Denizli'nin haberi olmadan yapılmadı heralde. Gel gelelim Antep maçına, Ernst gibi adamı ki bence Beşiktaş'ın tek efendi adamı tam ihtiyaç varken dışarı aldı. O anda maçı izleyenler taraftarın tepkisini görmüştür. 25000 adam aynı anda aynı şeyi düşünüyorsa vardır o olayda bir bok değil mi? Bütün bu haltları yiyor efendi, bir de paşa gibi açıklamalar yapıyor. O Denizli ise ben de içindeki İrlandalıyım ulan.

Şimdi bir kaç seferdir tespit edip de söleyemediğim bir kaç tespitimi bir kaç kişiye beyan etmek isterim:

  • Beşiktaş götü yakın zamanda toplayamazsa geleceğin Trabzon'u olur.
  • Nihat piyasanın en overrated topçusudur. Milli takıma falan alınmamalıdır.
  • Tabata 8 milyon euro ise Arda Turan 50 milyon eurodur.
  • Ertuğrul Sağlam olsaydı Beşiktaş çok daha umut verirdi.
  • Şampiyonlar liginde grupta 3 puan Beşiktaş için büyük başarıdır.

13 Ağustos 2009

Back in Milan ? Again ?

Tası tarağı toplayıp Milano'ya tekrar gideceği konuşuluyor günlerdir. Gitmek istediğini bilmeyen zaten yok. Haziran-Temmuz gibi taraftarla da tartıştı. İngilizden gider'e gider. Milan'a yakışmıştı.Bence tekrar gitmeli. Ah Victoria ahhhh..

12 Ağustos 2009

Copa Sudamericana

Sezonlar açıldı artık ufaktan geri dönüş başlar... Copa Sudamericana karşılaşmasında Bolivya takımı Blooming ile River Plate karşılaşıyor.. Kalecinin hediyesiyle River golü atınca Blooming taraftarı çılgına dönüyor. Önce gölü atan Gimenez'e daha sonrada kendi futbolcularına sarıyorlar.Haliyle maç yarıda kalıyor..


05 Ağustos 2009

kısa kısa

Ben bu günlüğün gidişatından memnun değilim arkadaş. Ne lan bu hiçbir şey yazılmıyor? Ulan yığınla haber olay var, 2 satır da mı bir şey karalanmaz?! That includes myself. herkesin kendine göre "excuse" u var tamam da, buranın ruhu da kaybolmak üzere, belirteyim.

27'sinden günümüze fenerbahçe honved'e 5 taktı. galatasaray da aşağı kalmadı gol sayısında, makabi netanyahu maçında. bu maçın benim açımdan şöyle bir önemi vardı, güiza nın herhangi bir maçta bu kadar gol atabileceğini görmüş oldum. yalnız bu herifin aşırtması falan çok iyi, pozisyonu kokluyor- soteye yatıyor, sinsice vuruyor da hocam hiç mi swerve olmaz bir forvetin vuruşunda.



neyse, avrupa'nın en iyi golcüsüymüş güiza daum hocama göre. daum cuğumun diğer bir görüşüne geçelim. fenerbahçe seyircisinin kendisinin bildiği o eski heyecana sahip olmadığını ateşinin söndüğünü tok müşteri moduna geçtiğini söylemiş. aragones gibi bir tranquilizer alınca bir yıl boyunca seyirci de böyle bir şey olmuş olabilir; ancak tribünler hiçbir zaman tezahürat bakımında ateşli olmadı fenerbahçede. neyin ateşinden heyecanından bahsediyor bilemiyorum ama bizim takımın profili daha çok british. top rakipteyken ıslıklama, beğenilen oyuncuya şakşaklama; gerektiğinde de kendi takımına muhaliflik. daum'a şantaj yapıyorlarmış güya, belki kafası karışıktır böyle garip değerlendirmeler yapmış olabilir bu nedenden.

Aynı süre zarfında, fb gs 5 atarken geçen sene Türksel Süper Lig'inin sürpriz takımı Sivasspor, şampiyonlar ligi ön elemesinde Anderlecht'ten 5 yedi. dünkü maçta 3-1 lik galibiyet ile uefa için umut verdiler; ancak savunmanın göbeği çok berbat sivasspor'da. uche ve högh ü koy şu anda, bu yaşlarında daha verimli oynarlar.

haftaya lig başlıyor, türksel süper lig artık başlasın diyorum. ama 2-3 hafta güzel bir oyun izleyemeceğiz gibi, hiçbir takım olması gereken seviyede değil. eylül ayında güzel futbol izleriz, kondüsyonları yerine gelince topçuların.

lig demişken transfere harcanan para ile ilgili bir haber vardı ntvspor'da, izleyemeyenler için not düşeyim buraya. transfer edilen net zararları ve bu transfler sonucunda avrupa'da gelen başarıyı konu alan bir haberdi. kıyaslama yapılan takım porto idi.

bjk 50 küsür, fener 48 ve gsaray 32 milyon avro net zarardaymış. porto ise 200 küsür civarı net kar elde etmiş transferlerinden. 3 türk takımı bu transfer politikasıyla şampiyonlar liginde 4 yılda sadece 1 kez çeyrek final görebilmişken, porto 3 kez ilk turu geçmiş 1 kez de çeyrek final oynamış. mourinho şampiyon da yaptı 10 yıl süreç içinde. daha ne olsun. bizim takımlarımız daha m topuz'a yılda 2.2 versin, deivid'e 3, ferrari'ye 2.5, belözoğlu na 3.5 vs vs vs. biraz feyz alıp transfer politikalarına çeki düzen verin birader. sonra digitürk pahalılaşıyor, kombineler ateş pahası oluyor sizin afaki harcamalarınıza kaynak oluşsun diye. lütfen.

12 Haziran 2009

The Player

05 Haziran 2009

Galatasaray kaldığı yerden...

2009 Transfer Sezonu #2

Bugün akşam saatlerinde futbolun gündemine 2 bomba transfer oturdu. İlki yurtiçinden, Beşiktaş'tan geldi. Kayserispor'un geçen sezon 11 milyon dolara vermediği Mehmet Topuz, siyah-beyazlı formaya 6 milyon avro karşılığında transfer oldu. 1.5 milyon avro ücretle 3+1 yıllığına imza attıktan sonra, küçüklüğümden beri Beşiktaşlı olduğum için tercihim bu yönde oldu açıklamasını vermese bence daha iyi olacaktı.


Bütün futbol dünyasını yerinden oynatan ise, aslında devre arasından beri beklenildiği gibi Kaka'nın Real Madrid'li olmasıydı. 65 milyon avroyu reddedemeyen Milan'ın Lavezzi'yle boşluğu doldurmaya çalışacağı ilk dedikodular arasında. Bu bonservis ücret aynı zamanda futbol tarihinin en yüksek 2. rakamı olacak, transferin resmi açıklamasının rekortmen Zidane'dan gelmiş olması da bir diğer ayrıntı.


Şu ana kadar transfer sezonunun en hızlı takımı ise Bayern Münih. Son olarak bugün Heerenveen'den Hırvat sol kanat oyuncusu Pranjic'i alan Bayern, Ribery'nin olası gidişini de bir noktaya kadar kompanse etmiş oldu. Sezon içerisinde Baumjohann, Tymoschuk ve Olic'le anlaşan Alman devinin şimdiye kadarki en önemli transferi ise 30 milyon avro ödeyerek Bundesliga rekorunu kırdıkları Mario Gomez'di. Olic ve Gomez'in gelişi, aylardır speküle edilen Podolski ve Toni'nin takımda ayrılma ihtimallerinin de oldukça fazla olduğunun bir göstergesi oldu. Toni, Milan ve Wolfsburg takımlarının hedefi olarak gösteriliyor.

04 Haziran 2009

Santon Yok, Macheda Yok, Ne Var Lan İt Gibi Ama Tam Değil


Alberto Paloschi ismine sezon başında değinmiştim sanıyorum. "Milan'da güzel şeyler de oluyor" kabilinden bu genç oyuncuyu anmıştım, hatırlıyorum. Çok yetenekli bir çocuk olduğu belliydi, fakat San Siro için henüz erkendi. Böyle bir durumda fazlaca şans bulabileceği bir Serie B takımına kiralık göndermek makul bir çözümdü, Milan da bunu yaptı ve Paloschi takımı Parma kalifiye olurken en büyük katkıyı yapan oyunculardan biri oldu. Cristiano Lucarelli ile iyi bir ortaklık kurdu ve takımının Serie A hedefine 12 gol ile yardımcı oldu. 19 yaşındaki bir isim için oldukça etkileyici... Bu arada Paloschi'nin Parma'ya geçişi co-ownership metoduyla gerçekleşti, yani bonservisinin yüzde ellisi şu anda Ducali'nin elinde... Buraya tekrar konuk etmemin sebebi nedir peki? Ait olduğu yere dönen Parma'yı tebrik edeceğim, kendime yol yapıyorum. Ama onun dışında şöyle bir durumu var ki Paloschi'nin oldukça değerli...


Bu ay içerisinde bilindiği üzere bir adet U21 Avrupa Şampiyonası var takvimde... 23 kişilik kadrolar da birer birer netleşirken İtalya milli takımının seçicisi Pierluigi Casiraghi, ülkenin final vizesi almasına yardımcı olan çekirdek kadroya sadık kalmış. Bu uğurda, sezonun sonlarına doğru yedek kulübesinden gelerek United'ın şampiyonluğunda büyük bir rol oynamış Federico Macheda'yı harcadı mesela eski milli golcü... Aynı şekilde, Marcello Lippi'nin A Milli Takım için gözdelerinden biri olma yolundaki Inter beki Davide Santon da 23 kişi arasında kendi adını görememiş. Fakat böyle müstesna bir oyuncu için kaideyi bozmakta çekinmemiş Casiraghi. İyi de etmiş. Gerçi ben Santon'u da, Macheda'yı da İsveç'te görmek isterdim. Sanırım, Euro '96'da Çek Cumhuriyeti karşısında kaçırdığı o gol sonrası defalarca uykusundan terleyerek uyanmak zorunda kalmış Casiraghi, clutch performanstan sahiden pek anlamıyor. Macheda'yı böyle açıkladık diyelim, buna ek olarak kadroda bulunan ileri uç oyuncuları da tartışılacak isimler değil. Fakat Santon? Altan, bu soruyu da kadroyu vererek savuşturalım...


Goalkeepers: Andrea CONSIGLI (Atalanta BC), Salvatore SIRIGU (Cagliari Calcio), Andrea SECULIN (ACF Fiorentina)

Defenders:
Marco ANDREOLLI (US Sassuolo Calcio), Salvatore BOCCHETTI (Genoa CFC), Domenico CRISCITO (Genoa CFC), Paolo DE CEGLIE (Juventus), Lino MARZORATTI (Empoli FC), Marco MOTTA (AS Roma), Francesco PISANO (Cagliari Calcio), Andrea RANOCCHIA (AS Bari)

Midfielders:
Ignazio ABATE (Torino FC), Antonio CANDREVA (AS Livorno Calcio), Alessio CERCI (Atalanta BC), Luca CIGARINI (Atalanta BC), Daniele DESSENA (UC Sampdoria), Claudio MARCHISIO (Juventus), Piermario MOROSINI (Vicenza Calcio), Andrea POLI (US Sassuolo Calcio)

Forwards: Robert ACQUAFRESCA (Cagliari Calcio), Mario BALOTELLI (FC Internazionale Milano), Sebastian GIOVINCO (Juventus), Alberto PALOSCHI (Parma FC)


Bu yukarıdaki eksiklere rağmen kadro gerçekten sağlam. 2008 Toulon Turnuvası'nı kazanan İtalyan takımının Giovinco (MVP), Cigarini, Marchisio, Marzoratti, Bocchetti, Dessena, Abate, Motta gibi isimlerden oluşan çekirdeğini barındıran bu kadro, yukarıda da görüldüğü gibi birçok değerli eklemeye de sahip. Bunlardan en öne çıkanı Gana asıllı Mario Balotelli hiç kuşkusuz. Henüz İtalya'da keşfedilmemişken Gana milli takım kampına çağrılan, ancak bunu reddeden Mario Balotelli. Şöhrete ulaşmasıyla birlikte aniden beliriveren biyolojik ebeveynlerine öfke kusan Mario Balotelli. Irkçı söyleme maruz kaldığı bir Juventus maçı sonrasında Stadio delle Alpi'deki taraftarları karşısına alıp kendisini onlardan daha İtalyan ilan eden Mario Balotelli. Hikaye buraya kadar güzel, ama disiplinsizliği her hocasının diline sakız olmuş da bir Mario Balotelli. Ben yeteneğini görsem de, kendisi hakkında beklenti içine girmeyen kesimdeyim. Bakalım haklı çıkan ben olabilecek miyim? Casiraghi de çok umutlu gözükmüyor... Ama İsveç konusunda değil... Harbiden çok güzel kadro be! Evsahibi İsveç, Belarus ve Sırbistan ile birlikte A grubunu oluşturuyorlar bu arada.

"Seeing a lad of his talent who at 18 behaves this way at both the national team and his club is infuriating."

Cengiz Çandar Gibisin:
Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.

03 Haziran 2009

British Knights


Son dönemde çok konuşulan bir mevzu şu vefasızlık hadisesi... Gerçekten Tugay Kerimoğlu'nun Kuzey İngiltere'de yaşadığı güzellikleri görüp altta kalmamaya çalışan, ama onu görürken yanıbaşındaki Hasan Şaş'ı bundan önceki onlarcası gibi göremeyen bir garip kulüp. Vefa artık İstanbul'da... Yok böyle demeyeceğim. Ama bugün Gareth Barry'nin mektubu düşünce ajanslara, bu da düşündürdü beni açıkçası. Oyuncu da biraz hak etmeli, sizce de öyle değil mi? Örneğin burada da çok sevilen güzel insan Daddy Cool'un sezon öncesi Leeds United taraftarına yazdığı bir açık mektup vardı. "Profesyonel futbolcuyum, kimseye hesap vermek zorunda değilim" diyebilirdi, fakat o erdemli olanı seçti ve Galatasaray konusunda doğal olarak bir hassasiyeti bulunan eski kulüp taraftarlarına seslendi. Biz de buraya yansıttık... Gerçi onu bu mektuba iten olaylara da değindik. Yine de buna benzer şeyleri ülkemizde ne yazık ki göremiyoruz pek fazla. Hala sakatlık geçiren rakip oyuncuyu görüp, gol pozisyonu kovalamaktansa topu taca atan amatör zihniyet haftalarca televizyonlarımızda gösteriliyor. Bu mu profesyonel futbolun içinde bulduğunuz en güzel detay? Bravo...


Bayrak adam mertebesine yükseldiği Aston Villa'dan, Manchester'ın mavi yakasına geçiş yaptı Barry. Ada'nın yetiştirdiği en sağlam orta sahalardandır, Frank Lampard ve Steven Gerrard'a git gide daha çok benzemiştir beklentilerin etkisiyle fakat çok daha all-around bir adamdır bu ikisine göre. Geçen sezon Rafa Benitez'in onu ne kadar çok istediği sır değil. Orada yıl boyunca kullanılan Riera-Benayoun ikilisinin hiçbir zaman tam olarak güven vermediğini de düşünecek olursak, istikrarla eş anlamlı bir Barry takviyesi her iki kulvarda da mutlu sona çok yaklaşmış Pool'da senaryonun çok farklı şekillenmesini sağlayabilirdi. Ucuz kurtulduk... Böyle açıklamış vedasını, içerik çok zengin değil ama mektubun varlığı bile yeterlidir benim için. Buraya da koyalım:


"After all the speculation over the last 12 months, I want the chance to explain my decision to the Aston Villa fans,


I want to thank them for the incredible support I have received over the last 12 years and this football club has been a huge part of my life.

I joined as a 16-year-old boy and 12 years later I am moving on as a 28-year-old man with a wife and two children. A lot of things have changed in that time - players, management and a chairman.

But every season bar none, whether we have been bottom half, mid-table or challenging for Europe, the support myself and the team have received has been fantastic.


My one huge regret is that during my time at this club we have not brought the fans the success they deserve and I obviously have to take my share of responsibility that we have not been good enough to win trophies.

I feel the club is in the best position it has been in during my time here. I think we have a group of very good young players, we have a fantastic chairman who is here for the good of the club, and one of the best managers in the game.


Obviously people will ask why I am leaving if I feel like that. I have honestly been very undecided what to do.

The manager and the whole club have bent over backwards to try and persuade me to stay and made me a fantastic offer which I am extremely grateful for.


But, after changing my mind lots of times, I came to the decision that the time was right for me and for the club to part company.


I need a new challenge, I have a massive fear of going stale and falling into a comfort zone.


I believe the deal is a good one for the club. I am sure the manager will use the money well to strengthen the team and the club will go from strength to strength. I am also excited now about my new challenge.

A lot of people will question my decision to join Manchester City. They were the club prepared to meet the valuation which, for a 28-year-old with a year left on his contract I think shows how much they wanted me.

Once I had spoke to Mark Hughes, there was nowhere else I wanted to go, I was also desperate to avoid any long drawn-out saga. I feel I am joining a club that will seriously challenge to win major honours.

People might doubt that, but I am convinced with the plans the club has short term and long term, and the backing the manager will receive from the owners, that we will be a major force.

Also the World Cup has always been a major part of my thinking and I feel at Man City I will get the chance to play regularly in my best position and play a big part in a successful side.


Time will tell if I am right or not, but those are my reasons.



I have grown bored of all the speculation surrounding me over the last 12 months and I am sure all the fans have as well. I am glad I never left last summer because I would have left under a huge cloud. This year I feel things are different.

I haven't used an agent. I have discussed things with my best friend but ultimately made my own choices and I think the situation has been handled properly by everybody involved and once again I have to thank the manager and the club for that.


I genuinely wish the club all the best for the future, and want to thank everyone who has helped and supported me in my time here.


For the rest of my life, Aston Villa will be the first result I look for."


Cengiz Çandar Gibisin: Bu yazı aynı zamanda NUMARAIKI gazetesinde yayınlanmıştır.