Euro 2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Euro 2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2008

Bırak hocam artık bu ayakları...

Malum İspanya, Belçika, Bosna Hersek... Hepsi Estonya'ya puan kaybetmeden yoluna devam etti. Biz de Malta ve Makedonya deplasmanlarının kopyası olan maçta 2 puanı sahada bırakıp kafamız eğik soyunma odasına yöneldik.

Tarzından, tavırlarından ve artisliğinden iğrendiğim, (Galatasaraylı olmama rağmen) futbol bilgisinden ciddi şekilde şüphe ettiğim, anti-istikrarsızlık abidesi teknik patronumuz Fatih Terim'i bu olayın birinci derecede olarak sorumlusu görüyorum. Kendisini milletin sakalına bıyığına karışmadan, kimsenin dilinin boyuna bakmadan, basın toplantılarından önceden belirlenmiş sorulara cevap verirkenki havasından arınmış şekilde kadro kurmaya davet ediyorum.Belli ki Euro 2008 topçulara koymuş. Takımın yarısından çoğu sakat. Amerikalı kondisyonerin boku. Yükledi yükledi, yaz bitti, kış geldi, maçlar başladı, topçularda patladı kondisyonlar. Sakat olmayanlar Volkan, Mehmet Aurelio, Servet Çetin, Arda, Kazım... Servet zaten Avrupa Kupasında sakattı. Volkan kaleci malum. Arda yeni çıktı sakatlıktan. Mehmet apaçi, Kazım deve, onlara da bişey olmaz zaten. Geri kalanlar kış tatilinde.

Şimdi Terim'e sormak lazım, Batuhan ile gelecekteki planı ne? Bu ülkede Mehmet Yıldız, Gökhan Ünal, Umut Bulut, Serhat Akın, Mehmet Topuz gibi hücumda etkili topçular var, hiç mi takip etmiyor? Mevlüt sabaha kadar çarpraz koşu yapsa ne olacak? Arkasında topa ayağını sürmekten kaçınan Nuri Şahin ile ne kadar oyun kurulabilecek? Yıldıray gibi topçuyla ters düşmenin ne boktan bir hata olduğunu ne zaman anlayacak?Asıl soru da şu: Dili uzun olup da iyi yalayanları takıma alma mantığı ile göte bala kazanılan başarıların arkasına sığınarak daha neyin artisliğini yapacak?

Artık herkes biliyor Terim'in mantığını. Kime ne artsiliği yapıyor hala anlamadım.

Mesajım şu: Bırak hocam bu ayakları, rezil etme kendini...

30 Haziran 2008

Turnuva Notları - Almanya vs İspanya

- Viva España!


- 24 yıldır katıldığı hiçbir turnuvada çeyrek finalin sonrasını göremeyen, tek büyük başarıları olan Avrupa Şampiyonluğunu bundan 44 yıl önce kazanan İspanya, finalde Almanya'yı tabiri caizse şamar oğlanına çevirerek kupanın sahibi oldu. Hepsine helal olsun, turnuva boyunca aslanlar gibi oynadılar ve hakederek kazandılar.

- Maça hızlı başlayan taraf beklentilerimin aksine Almanya idi. Önde basarak İspanyol orta sahasının top yapmasını engellediler hatta Ramos'u hataya zorladılar fakat Klose, ilkokul müsameresine çıkmış kız çocuğu gibi davranınca maç boyu yakaladıkları en net pozisyonu harcamış oldular.


- Almanya düz bir takım özellikle geri hattı çok yavaş ve top ayaklarındayken oldukça beceriksizler. Kalecileri Rüştü'den farksız. Bu kadronun, Ballack ve Klose'nin genel olarak iyi bir turnuva geçirmemesi halinde puan alamadan elenmesi gerekir ama onlar bir şekilde finale çıktılar. Ballack'ın tartışmalı golü, Rüştü, kek grup vs. bir şekilde tepeye oynamasını biliyorlar. Yoksa bu kadar vasat bir takımın 2002'de final, 2006'da yarı final, 2008'de final oynaması mümkün değil. Disiplin? Sistem?

- Turnuva öncesi İspanya'yı favori olarak görüyordum - ben demiştim demeyi severim. Büyük bir kehanet değil tabii, eleme gruplarında ne kadar zorlansalarda turnuvanın en komple takımıydılar. Aragones'in oyuncu seçimleri oldukça tartışıldı, kendisi gibi. Raul hakkında söyledikleri 70'lik aksi bir dedenin sözlerinden farksızdı. Çoğu zaman oyuncu değişiklikleri de pek akıl karı değildi lakin buraya kaybetmeyen bir takım olarak gelmişlerdi ve kaybetmeden evlerine döndüler.



- İspanya maç boyu kontrolü elinde tuttu. Lahm ve Lehmann'ın hatalarıyla golü buldular. Torres'i turnuva boyunca pek beğenmedim. Ama Liverpool'da geçirdiği muhteşem sezon sonunda finalin tek golünü atacak kişi o olmalıydı. Golden sonra ise İspanyollar gevşek davranmasa çok rahat farkı yakalayabilirlerdi. Turnuvanın gol kralı Davil Villa'nın bitiriciliğine çok ihtiyaç duydular.

- Dün Sergio Ramos, ve Senna olağanüstü oynadılar. Senna turnuvanın yıldızı olmayı hakeden bir performans sergiledi ama sanırım Uefa bir sambacının Avrupa Şampiyonasının yıldızı seçilecek olmasını hazmedemedi. Hem kesiciliği hem topu ayağına aldığındaki soğukkanlı rahat oyunu İspanya'yı bir adım öne taşıdı. Ramos'un grup maçlarından itibaren yükselen performansı ise finalde doruğa çıktı. Podolski ve Lahm'ı durdurdu ve sürekli hücuma katkı yaptı.

- Şu Almanya'yı izledikten sonra neyse...

- Bu turnuvadan oldukça keyif aldım. Umarım Afrika'da daha da güzel futbol izleriz.

27 Haziran 2008

Turnuva Notları - İspanya vs Rusya

- Turnuvanın sıkıcı maçlarından biriydi bence. İlk golü bulan kazanacaktı, öyle de oldu. Bariz güç farkı vardı iki takım arasında. Rusların da Hollanda karşısındaki arzusu yoktu. Yarı final doyurmuş gibiydi onları, bizim gibi savaştıklarını söylemek güç.



- Rusya turnuvanın en silik performanslarından birini sergiledi. En az Polonya ve Yunanistan kadar kötüydüler bu akşam. Hiddink, bu kadroyla elinden gelenin en iyisini yaptı ve başarılarla dolu cv'sini daha da kabarttı. Fakat güçlü İspanya orta sahasına karşı yapabilecekleri pek birşey yoktu. Villa sakatlanana kadar oyuna ortaktılar, Hollanda maçındaki gibi kontra girişimlerinde bulundular ama karşılarında Ooijer yerine Puyol'un olması kaleyi bulmalarına engel oldu. Fabregas oyuna girdikten sonra ise topla rakip sahaya geçtiklerini hatırlamıyorum.

- İspanya makine gibiydi, özellikle Fabregas'ın oyuna girmesiyle birlikte, üç Barça orijinli orta sahası topa hakim oldu. Senna da arkalarında çok başarılı olunca Rusya'yı sahadan sildiler. Aragones bugüne kadar çokça eleştirildi ama çıktıkları son 21 maçı kaybetmeyen bir takım yarattı. Takım olarak eksiklikleri olmadığına inanıyorum. Kağıt üstünde Almanya'dan çok daha iyi bir takımlar ama futbol kağıt üstünde oynanmıyor. Umarım sonunda hakettikleri başarıya uzanırlar.




- Torres accaip saçmaladı maç boyunca. Sanırım Liverpool'da geçirdiği müthiş sezon sonrasında Euro08'de Villa'nın gölgesinde kalmak baskı oluşturdu üzerinde. Çok müsait pozisyonlarda daha doğrusu çok rahat bitirebileceği pozisyonlarda çok aceleciydi. Villa'nın yokluğunda onun performansı belirleyici olacaktır İspanya adına. Bu arada Güiza'yı da yabana atmamak gerek. Kensai'ye oyuna girdikten sonra 2 gol atacak dedim, iddiaya girdik. Fakat Silva bomboş pozisyonda Güiza'ya vermek yerine kaleye vurdu, ayıp etti.

25 Haziran 2008

Turnuva Notları - Türkiye vs Almanya

- Bu maçın aslında çok da fazla teknik yorumu yapılamaz Türkiye adına. Elinde 13 oyuncu, 2 de kaleci olan bir takımdan bahsediyoruz sonuçta. Ancak öyle ki, 15 oyuncunun içerisinden seçilen 11, 23 kişilik kadrodan seçilen 11'lerin hepsinden çok daha güzel futbol oynadı. Bugüne kadar oynadığımız maçların en çok 15-20 dakikasında futbol oynarken, bu maçta en az 50-60 dakika Almanya gibi -kötü de oynasa- dünyanın en önemli ekollerinden birine üstünlük kurduk. Sırf bu bile, bizim gibi uluslararası arenada istikrarı olmayan bir ülke için gurur verici bir durum.





- Kaderin bir cilvesi olarak 89'da gelen gol, güzel oyunumuzun karşılığını almamızı engelledi. Ancak biz de aynı duyguları grup maçlarında İsviçreliler'e, Çekler'e ve sonrasında da çeyrek finalde Hırvatlar'a yaşatmıştık. İtiraf etmek gerekirse, o maçların geneline bakılınca kazanmayı hakeden biz değildik. Fakat hem bizim galibiyet inancımız, hem de futbol şansımızın sonuna kadar yanımızda olması sonucu Türkiye, turnuvadan önce hiç beklenmeyen yerlere geldi. Bu maçta ise roller değişti. Bu kez maç boyunca hakeden taraf bizdik, ancak sonunda üzülen taraf biz olduk. Futbolun adaleti böyle bir şey olsa gerek, ama insan kupaya bu kadar yaklaşıp da ucundan tutamayınca içine çok oturuyor.

- Almanya ise gruplardaki Hırvatistan maçından sonra en kötü futbolunu bu gece oynadı. Belki bizim iyi oyunumuz, belki onların formsuz olmaları, belki de Löw'ün bence oynaması gereken 1-2 oyuncusunu kenarda oturtmasından kaynaklandı bu. Fakat gerçek olan tek bir şey var ki, Almanya bu gece tur atlamayı hakeden taraf değildi. Özellikle Rolfes çıktıktan sonra orta saha kontrolünü tamamen kaybettiler. Açıkçası turnuvada sürekli azalan bir performansları var. İlk maçı oldukça iyi oynamışlardı fakat o maçtan beri kesinlikle finalist bir takıma yakışan bir oyun sergilemediler. Keşke şurada yenildiğimiz takım Almanya olmasaydı ama futbolun adaleti onları da finalde vuracak diye düşünüyorum.






- Maçtan sonra televizyonlarda yorumları izledim. Nedense inanılmaz bir nefret var hakemlere karşı. Maç boyunca da Bülent Tulun giydirdikçe giydirdi. Belki haklı oldukları yerler var yorumcuların, fakat ben bu kadar abartılacak bir durum göremedim açıkçası. Belki verilmesi gereken bir-iki kart, bir kaç faul dışında öyle maçın kaderine etki edecek falan bir hatası yoktu hakemlerin bana göre.

- Turnuvada kalecilerden yana bir türlü yüzümüz gülmüyor. Önce Volkan'ın çok gereksiz atılması, ardından Rüştü'nün Hırvatistan'a karşı yediği gol ve şimdi de yine Rüştü'den gelen büyük hata sonucu yediğimiz 2. gol. Bu turnuva gerçekten kaleciler için iyi geçmiyor. Cech, Rüştü, Volkan, Coupet gibi bir çok kaleci turnuvada büyük şanssızlıklar yaşadı.






- Maçtan sonra Fatih Terim ve Rüştü milli takımı bıraktıklarını açıkladılar. Biri buruk, diğeri başı dik elveda diyor. Ben, her şeye rağmen Rüştü'nün bu turnuvada yaptığı hatalarla değil, bugüne kadar yaptığı katkıyla, kurtardığı maçlarla hatırlanmasını isterim. Sonuçta ilk defa dünyanın en iyi kalecileri arasında bir Türk'ün ismi anıldı. Zaten büyük kalecilerin kariyerleri genelde kötü bitiyor. Oliver Kahn'ın Bayern'de yedek kalması, milli takımda yediği hatalı goller hala hafızalarda. Keza Arsenal'in efsanesi David Seaman'ın, İngiliz milli takımında düştüğü durumu unutmak mümkün değil. Evet, kalecinin tecrübelisi makbuldür ancak bazı kaleciler işi tadında bırakmayı başaramıyor ve yıllarca zirvede götürdükleri kariyerleriyle değil, en sonda yaptıkları hatalarla anılıyorlar.

23 Haziran 2008

Turnuva Notları - İspanya vs İtalya

Dün oynanan turnuvanın 4. ve son çeyrek final maçını arkadaşlarla king atarken takip ettiğimden pek çok ayrıntıyı kaçırmış olmam fazlasıyla olası. Bu yüzden oyundan gözüme takılanları- daha doğrusu spikerin sesindeki dramatik değişimler sonucu ekrana baktığım anları- kabaca inceleyeceğim.


Yarı finale kalacak son takımın belirlendiği İspanya- İtalya maçı turnuvanın çeyrek finallerde normal süre + uzatmalarda gol atılmayan/ atılamayan tek maçı olarak tarihin sayfalarından yerini aldı. Bunun benim gözüme çarpan nedenlerinden biri İspanya’nın orta sahasının İtalya’nın savunmasına karşı fiziksel olarak güçsüz kalmasıydı. Orta sahasında Arsenal’in başarılı oyuncusu Fabregas’ı yedek bırakabilen ve onun yerine oynattığı Xavi ve İniesta gibi yaratıcılıkları ve oyun zekası yüksek oyuncuları barındırsa da bu özellikler İtalya’nın Gattuso gibi önemli bir parçasından eksik olan İtalya savunmasını aşmaya yetmedi. Kim bilir belki de Xavi ve İniesta’nın bu konudaki yetersizliği Barcelona’nın bu yılki durumunun da nedenlerindendir. Villareal’de bu yıl Nihat’a ve Rossi’ye yaptığı asistleriyle dikkat çeken hücuma dönük Cazorla da İtalya savunmasına karşı pek başarılı olamadı.



Burada Türk futbolseverleri de yakından ilgilendirdiğinden Guiza’ya ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Dün oyuna girdikten sonra heyecanından mıdır bilinmez aldığı her topu ezdi, arkadaşlarıyla pas alışverişi konusunda oldukça yetersizdi ve yarardan çok zararı oldu. Transfer dedikodularında adı Fenerbahçe’yle anılan Guiza, Kezman’dan illallah etmiş Fenerbahçe taraftarı için katmerli dert olur eğer transfer edilirse. Maçtan çok da sapmak istemediğimden bu konuyu fazla uzatmak istemiyorum, ama Fenerbahçe santrafor alacaksa Kezman’ı göndersin, yerine Semih’i oynatsın yanına da Kanoute’yi çeksin diyorum. En büyük temennim budur.


Ara sıcaktan sonra maçın incelemesine geri döneyim. Maçın gol bağlamında oldukça kısır seyretmesinin diğer bir nedeni de İtalya’nın yıllardır izlediği takım taktiği “önce savunma sonra hücum”un hücum kısmını dolduracak oyunculara bu maçta da sahip olmamasıydı. Hücum bölgesinde oynayan Luca Toni’nin turnuva boyunca kaydettiği gol sayısının 0 olması bir yana, dünkü maçta yanında oynayan Cassano’nun Madrid’e gidip kendini çürüttükten sonra sorunlu ve verimsiz bir oyuncuya dönüşmesine rağmen ilk 11’de başlayıp 70 küsür dakika sahada kalması durumu açıklayıcı sadece bir madde. Kendi okuduğum olduğunu hatırladığım Kız Almaz’dan kafamı kaldırıp ekrana baktığımda Cassano oyundan çıkarken maç içi koşu istatistiklerini veren TV’de takım ortalamasının bayağı altından koştuğunu gördüm ve oyundan düşmüş olduğunu kafasının bizim Arda misali arabalara konan oyuncak balon kafalar gibi garip sallanışından anladım. Savunması ve kalecileri tarihleri boyunca iyi olan İtalya belki de forvet ve santrafor konusunda belki de en kısır dönemini geçiriyor, Vieri’ler, Del Piero’lar, İnzaghi’lerden sonra onların seviyesinde oynayan yeni isimler yetişmedi. Ama dünkü maçta orta sahanın da pek iyi olduğunu söyleyemeyeceğim. Pirlo’nun eksikliği takımın tüm kurgusunu bitirdi. Totti gibi bir oyuncunun da artık milli takımda yer almayacağını açıklamasından sonra İtalyanlar yıllardır uyguladıkları ekolü devam ettirmek istiyorlarsa ileride topu ayağında tutacak, gerektiğinde adam eksiltecek gerektiğinde sırtında 3 kişiyle topu taşıyabilecek şu an Rusların tavan yapmış oyuncusu Arshkavin tarzı oyuncuları altyapılarından bulup çıkarmalı, yeteneklerini geliştirmelerine olanak sağlamalılar.



Maçın pozisyon namına aklımda kalanları Buffon’un sol alt köşeye giden Villa’nın 25 m’den vurduğu topu çıkarması ve yıllardır orta sahada canavar gibi koşan basan pas alıp pas veren ama bir türlü gol atamayan “bal yapamayan arı” Camoranesi’nin oyuna girdikten sonra yakaladığı pozisyonda sert vuruşunu Casillas’ın ayaklarıyla güç bela çıkarması oldu.

Böyle kısır bir maçın drama yanı da elbette penaltılar olacaktı. Bana göre dünyanın hala en iyi kalecisi olan Buffon (Cech’in Türkiye maçında yaptığı hatadan bağımsız söylüyorum bunu) ve Casillas’ın öngörü- beceri ya da yetenek nasıl adlandırırmak isterseniz- durumuna bağlıydı. Tabii penaltı kullanacak oyuncuların soğukkanlılığı ve vuruş kabiliyeti de önemli etkenler; fakat benim açımdan penaltıların asıl kahramanları hep kaleciler olmuştur. Her ne kadar king bittikten sonra PS3’te Winning Eleven oynamaya gitmiş olsak da sağolsun yeni mekanda da TV vardı da kaçırmadık penaltıları. Ben Buffon, Güiza’nın penaltısını çıkardıktan sonra İtalya’nın maçı alacağına inanmıştım; fakat Casillas avantajı İspanya lehine çeviren kurtardığı ilk penaltıdan sonra bir tane daha kurtararak İspanya’yı yarı finale taşıyan isim oldu.



Yarı finalde İspanya’nın rakibi grup maçında bana göre daha iyi oynadığı halde 4 gol yiyip yenilen Rusya. Oynadığı oyun ve aldığı galibiyetlerle morali ve takımca güveni yükselen Rusya karşısında savunması pek de güven vermeyen İspanya’nın akıbeti de turnuvanın en iyi takımı olarak adledilen Hollanda gibi olabilir.

22 Haziran 2008

Turnuva Notları - Hollanda vs Rusya

- Hiddink, son maçında müthiş performans sergileyen onbirinden sadece Bilyaletdinov-Saenko değişikliğine gitti ve takımından İsveç maçından da iyi bir performans almayı başardı. Özellikle Arshavin oynadığı iki maçla birlikte hemen Avrupa'nın dev kulüplerini peşine takmayı başardı. Onun dışında Zhirkov da mükemmel oyununu sürdürdü ve bence "turnuvanın en iyi sol kanat oyuncusu" ünvanını haketti. Fakat ben yine de Pavlyuchenko hayranlığıma devam ediyorum. Böyle uzun ve fizikli bir oyuncunun, bu kadar ayaklarına hakim, çabuk ve süratli olması kolay rastlanacak bir durum değil.

- Maçtan önce fanatik portakal yazarımız ousvanbaaskay'la konuşurken Ruslar'dan korktuğunu itiraf etmişti. Fakat korkusu Rusya'nın iyi futbolu değil, Van Basten'in tercihleriydi. Van Basten'in sakatlıktan dönen Robben'i, Engelaar'ı keserek kadroya dahil edeceği; Sneijder-De Jong orta sahasının da defansif açıdan yetersiz kalacağını düşünüyordu. O, Van der Vaart'ın kesilmesi gerektiğini söylerken, ben de Kuyt'ı kesip 4-2-3-1 gibi bir dizilişin daha olumlu olacağını savunuyordum. Van Basten ise ikimize de ters köşe yaparak Van Persie'yi kenarda başlattı. Fakat Kuyt'a çok fazla dayanamayıp 2. yarının başında Robin'le değiştirdi.






- Van Basten'in bence bir diğer hatası da prematüre doğan çocuğunu yeni kaybeden Boulahrouz'la başlamasıydı. Açıkçası ben normal şartlar altında da Heitinga varken Boulahrouz'un sağ bek oynamasını anlayamıyorum, hele bir de böylesine kafası başka yerdeyken, böylesine önemli bir maçta oynatması daha da ilginç. Belki bir nevi oyuncusuna destek olduğunu göstermek istemiş olabilir fakat burası turnuva, bu maçın telafisi yok, burada yapılacak hareket değil bence bu. Ayrıca Engelaar'la başlaması ne kadar doğru bir kararsa, oyunu riske etmek istediğinde ilk isim olarak onu düşünmesi de bir o kadar yanlış. Turnuva boyunca, Engelaar oyunda olmadığı zaman Hollanda'nın orta sahası itinayla çöküyor. Bu maçta da, oyundan çıktıktan sonra Rusya'nın kontraları iki katına çıktı. Birini değerlendirebilmiş olsalar uzatmalara falan gerek kalmayacaktı. Uzatmalarda da Hollanda orta sahası, Konya ovasından farksızdı. Ruslar keyiflerince oyunu yönlendirip girdikleri pozisyonları değerlendirdiler ve rahat bir şekilde tur atladılar.


- Rusya'nın ilginç bir özelliği de sürekli üstüne koyarak turnuvada ilerlemesi. Bu genelde İtalya için söylenen bir yorumdur; grup maçlarını çok iyi oynamayıp turlar ilerledikçe takımın performansının artması. NBA'de de bu başarıya giden yolda oldukça önemli bir parametre olarak değerlendirilir. Rusya da ilk maçında İspanya karşısında maça iyi başlamasına rağmen golden sonra dağılmıştı. Ardından Yunanistan karşısında fena olmayan bir oyun sergileyerek galibiyete ulaşmışlardı. Grubun finalinde İsveç'e karşı oldukça iyi bir oyunla gruptan çıkmaya hak kazandılar. Son olarak dün gece de, grup maçlarında İtalya, Fransa gibi devlere futbol dersi vermiş, turnuvanın taraflı-tarafsız herkes tarafından en büyük favorisi ilan edilen ekibini sahaya gömdüler. Eğer bu şekilde üstüne koymaya devam edeceklerse final maçını sabırsızlıkla bekliyorum :)




- Hiddink'in düşünmesi gereken en önemli nokta; yedikleri gol. Hollanda aynı serbest vuruşu, aynı taktikle 3. kez attı. İlkinde iki Hollanda'lı ıska geçince top dışarı gitmişti, ikincisinde topa müdahale gelmiş fakat gol olmamıştı. Çekirge tabii yüzellisekiz kere zıplayacak değil, sonuçta bu takım Hollanda, üçüncüde Nistelrooy golü attı. Aynı oyuna üç kez düşmelerini tecrübe eksikliğine vermek istiyorum ama sonuçta bu adamlar da dünkü çocuklar değil. Eğer şampiyon olmak istiyorlarsa duran toplara daha çok çalışmalılar.

- Maçtan ilginç bir detay da Lubos Michel'den. Maçın son dakikalarında Sneijder, çizgiden çevirdiği toptan sonra Kolodin tarafından düşürüldü ve Michel de sarı kartı olan Kolodin'e ikici sarıyı ve kırmızıyı gösterdi. Fakat bunları yaparken yan hakemin havada olan bayrağını görmemişti. Ancak Rus oyuncular uyardıktan sonra bayrağı görüp, kartı iptal etti. Burada aklıma iki soru işareti takılıyor. İlki, bu hakemlerde kulaklık ve titreşim cihazı var, neden yan hakem Michel'i uyarıp bunların yaşanmasını engellemedi? Diğeri de, ya orda oyunculardan biri sakin kalamayıp hakeme sarı kart gerektiren bir itirazda bulunsaydı(örneğin alkışlasaydı) ne olacaktı? Sonuçta oyuncu haklı, kartın iptal edilmesi gerek, fakat bir yandan da hakemin otoritesini sarsacak şekilde hareket edemez. Bu durumda hakemin yapması gereken hatasını kabul edip oyuncunun hareketini pas geçmek midir, yoksa otoriteyi korumak adına -haksız bile olsa- kartı çıkarmalı mıdır? Ahmet Çakar'a videofonla sormak lazım bunu.





- Bir notum da turnuvayla ilgili; grup liderliğini garantileyen takımların as oyuncuları dinlendirme taktiği ters tepti. Şu ana kadar çeyrek finallerde, son maçlarında as oyuncularını dinlendirme fırsatı bulmuş üç takım da elenirken, grup ikincileri üçte üç yaptı. Sanıyorum oyuncuların kendilerini hazırladıkları maç ritmleri bozulunca performanslarında da bir düşüş oldu. Daha da ilginç bir nokta ise; grup liderlerini eleyen üç takımın ikisi, kendi gruplarından çıkması bile sürpriz sayılabilecek olan Türkiye ve Rusya'ydı. Bizim ortaya koyduğumuz futbol aslında tahminleri yanlış çıkarmıyor fakat inanılmaz futbol şansımız ve asla yılmayan takımımızla buraya kadar gelmeyi başardık. Rusya ise çok daha büyük bir sürpriz yaparak turnuvanın en iyi takımını, turnuvanın en iyi performansını göstererek eledi. Son çeyrek final maçı İspanya ve İtalya arasında. Bu maçı da İtalya kazanırsa grup liderleri sıfır çekmiş olacak ki İtalya'nın kazanması da sanıyorum kimse için sürpriz olmaz. Tarihte bütün grup liderlerinin elendiği bir Avrupa Şampiyonası olmuş mu, araştırmak gerek.

Bu Ne Biçim Hikaye Böyle?

Kim derdi ki seninle bir gün ayrılacağız
Geçip giden yılların ardından bakacağız
Kim derdi ki bir tanem gün gelip bıkacağız
Ben ve yenik yüreğim yalnız mı kalacağız

diye içli içli söylerdi Nilüfer, meğer bugünlereymiş.



Ruslar iyi oynuyorlardı, hele ki son maçlarında acayip bir hava yakalamışlardı. Fakat rakipleri Hollanda'ydı ve Hollanda bu maça kadar Euro 2008'in en göze hoş gelen futbolunu yani kendileriyle özdeşleşen Total Football'u oynuyorlardı. Kaldı ki son maça yedek kadroyla çıkıp as oyuncularını da dinlendirmişlerdi.

Fakat yine de ben Rusya'dan bir süpriz bekliyordum. Daha doğrusu içimden bir ses diyordu ki; "Ulen orası senin ikinci memleketin her ne kadar tınlamasan da"... Sosyalist bir babanın bilinç altına etkileri de diyebiliriz tabi, neyse...

Ulan kalbim temiz desem değil, biliyorum. Arkadaş, Rusya bir oyuna başladı, elde kucakta ne varsa bıraktım şiir gibi futbolu seyrettim. Ta forvet hattında başlayıp orta alanda şiddetlenen ve kademeye kadar giren Rusya presi Hollanda'nın canına okuyordu.



Bu geceye kadar Hollanda'ya turnuvanın en iyi oyununu oynatan Van Basten kamera ona döndükçe şoka girmiş pozlar veriyordu. Öte yandan Guus Hiddink ise 4. hakem ile şakalaşıyor ve "Ben taktiği verdim aga, çocuklarım da ayarı verir" dercesine maçla ucundan alakalı bir izlenim vermekle beraber 4. Hakem ile ilginç diyaloglara girmekten de eksik kalmıyordu.

Rusya akın akın, sağlı-sollu-ortalı ataklarla Hollanda kalesini zorlarken, Hollanda ise arada tek tük kazandıkları serbest atışlarda, duran toplara zaafı bulunan Ruslar'ın kalesinde tehlikeler yaratıyordu.



Rusya'nın ilk golü geldiğinde yerimden nasıl sıçradığımı anlatamam. O kadar sevindim ki... Fakat sevinmemin sebebi Ruslara duyduğum ya da en azından kadınlarına duyduğum hayranlıktan çok, iyi futbolun bir meyvesini görebilmek oldu. Bu kadar iyi oyuna gidip de serbest vuruştan Hollanda gol atsa üzülürdüm.

Hollanda bastırmaya çalışıyor ama hiçbir etkinlik gösteremiyor, aksine kapanması gereken Ruslar; s.kindirik organizasyonlarla gol bulmaya çalışan Hollandalılar'ın açıklarından faydalanıp son vuruşa kadar varan ataklar gerçekleştiriyorlardı. Bir çok pozisyonu da cömertçe harcadılar ama bunun faturası çok ağır oldu.

O fatura son dakikalarda kesildi ve o duran top zaafı üç kere tepildikten sonra değerlendirildi Hollanda tarafından. Van Der Vaart'ın ortasında Ruud'un kafası durumu 1-1 yapıyordu. "Lan! Bu maçın hakkı bu olmamalıydı. Haybeye uzayacak maç!" diye arkadaşıma hayıflanıp; "Benim bira bitti, seninkinden bir iki fırt alayım" diyerek sahte üzüntülerimi bahaneyle birasını üttüğümü de söylemeden geçemeyeceğim.



Tabi durumun böyle olması yine bir şeyi değiştirmedi. Bizden son dakika golü yiyenler listesine adını yazdıran Hırvatlar kadar bozulmadı Rusların morali, o son dakika golüyle. İnatla saldırdılar ve inatla hapsettiler Hollandalıları kendi sahasına.

Evde maçı beraber izlediğim arkadaşımla Kolodin'in her şutunda, Zirkhov'un her bindirmesinde, Arshavin'in her çalımında kendimizden geçiyor; kaçan her pozisyonun ardından da Hırvatlara ders olarak öğretilebilecek küfürlerle kaçan pozisyonlara yanıyor ve ardından da sırıtıyorduk aptal aptal; "Oğlum ne oldu lan bu Hollanda'ya?"



Ben de onu diyorum, ne olmuş? Taraklara Van Basten ve ekibi sanki bir dönemin stadına büyü yapılmış, muska gizlenmiş Fenerbahçesi gibi oynuyordu. Johann stadda muska arattırmış mıdır bilemem ama Ruslar'ın 2. golü gecikmedi, 3. golü de cabası olarak gelince GUUSFRABA ve ekibi uzun ama rahat bir galibiyet alarak yarı finale çıkan üçüncü takım olarak adlarını yazdırdılar bu turnuvada.

Rusları göze hoş gelen oyunlarından dolayı önce tebrik ediyorum sonra da bu seyir zevki için onlara teşekkür ediyorum.

Hollanda'ya ise bu geceye kadar olan iyi oyunlarından dolayı teşekkür ediyorum. Birden bu kadar bozulmalarının sebebi belki Boulahrouz'dur, belki de Rusların taktiği ters gelmiştir bilemiyorum ama şu maçta yarı finale çıkmayı hiç haketmediler.



Yılların tecrübesi, sempatik adam Guusfraba Hiddink, kendi ülkesini saf dışı ettiği için neler hissediyordur bilemem ama bunca emek sarf ettiği Rusya'nın yarı finalde olmasından çok mutlu olduğu da aşikâr.

Taraklara Van Basten ise sevdiğim bir futbolcuydu, antrenörlüğüne aşık olmasam da severim. Darısı başka zamana diyelim.

Güle güle portakal, hoşgeldin kar...

21 Haziran 2008

Rosetti'nin Hırvat Annesi

Hırvatistan ile yapacağımız tarihi maçın hakemi açıklandığında hemen her yerde Rosetti'nin annesinin bir Hırvat olduğu ve Rosetti'nin de damarlarında dolaşan Hırvat kanı sebebiyle taraflı bir maç yönetebileceği söylendi durdu tüm hafta boyunca. Bahsettiğimiz hakem Rosetti gibi dünya standartlarında, dünyanın en iyi hakemlerinden biri olunca bu ayrıntı çok önemsizdi tabi. O seviyedeki bir hakemin maç sırasında düdüğü ağzına götürürken annesinin kızlık soyadını düşüneceğini varsaymak çok anlamsızdı. En azından kendi adıma Rosetti'yi beğenen bir hakem olarak çok iyi bir maç yöneteceğini düşünüyordum. Ama Rosetti özellikle kartlar konusunda istikrarsız bir yönetim gösterdi. Arda ve Tuncay'a çıkan sarı kartlar biraz ucuzdu bana kalırsa. Özellikle de bu iki oyuncumuzun cezalı duruma düşmesi bu olayı daha da ilginç hale getirdi tabi maç sonrası için. Yanlış anlaşılmasın Rosetti annesi Hırvat diye kartları ucuzca çıkardı demeye getirmiyorum, zaten Hırvat annesinin bundan bir çıkarı olamaz şu saatten sonra Alman olsa belki. Ama Rosetti genel anlamda takdir haklarını genelde Hırvatlardan yana kullandı maç boyunca ve çıkardığı iki kritik sarı kartla da Almanya maçı öncesi kadromuzu oldukça sınırladı. Ayrıca fotoğrafta görülen Petric'i teselli etme sahnesi de ilk kez şahit olduğum bir olay bunu da belirtmeden geçemeyecem. Bunca yıldır bir sürü maç izledik, çokça defa penaltılarla biten maçlar gördük ama kaybeden takım oyuncusunu bu kadar içten teselli eden bir hekemi de ilk kez görüyorum. Rosetti'nin sarı üniforması olmasa baba-oğul sarılması sanabilirdik fotoğrafı.



Tekrar belirtmek isterim ki Rosetti gibi bir hakemin bu derece basit bir nedenden böyle kararlar verdiğini asla düşünmüyorum ama kötü bir maç yönetti neticede benim fikrimce. Petric'i avutma sahnesiyle de bizim Kazım Kanat, Selçuk Yula ve Ahmet Çakar gibi yorumcularımıza da bolca malzeme vermiş oldu. Uzunca yıllar dilimizden düşmez artık.

Turnuva Notları - Türkiye vs Hırvatistan


- 5 gün önce Çek Cumhuriyeti maçından sonra ''insanın hayatında sadece bir kere şahit olabileceği bir maç'' türünden şeyler gevelemiştim. Hepsini yutuyorum.

- Sahaya çıkan takıma kimsenin şikayeti yoktur sanırım. Eldeki sağlam oyuncularla sahaya sürülebilecek en iyi 11 buydu. Gerçi Kazım Kazım'ın yerine Semih oynatabilir, ilerde daha fazla top tutulabilirdi. Böylece Nihat'ta Hırvat defansı arasında kaybolup gitmezdi. Ama Fatih hoca Semih'in yerine süratli, defansın arkasına sarkabilecek, Arda ve Tuncay ile Nihat'a yardımcı olması için Kazım'ı düşünmüş. Saygı duymak gerek.


- Hırvat takımı pres yapan, kaptığı toplarla direk kaleye giden ve de en önemlisi çok iyi pas yapan bir takım. Sabri de ekmeklerine yağ sürünce maçın başında Rakitiç'le etkili oldular. Hakan Balta her pozisyonda ters kademeye girmese maç ilk yarıda farka gidebilirdi. Balta, Çek maçından sonra bugün oldukça iyi ve olgun gözüktü.

-Modrić'in kestiği topu Olić'in direğe nişanlamasıyla rakiplerin direkten dönen şut sayısı turnuva boyunca attığımız gol sayısını geçmişti. Saçma bir istatistik belki ama şansın yanımızda olduğu aşikar.


- İlk yarı boyunca aklımda kalan tek pozisyonumuz Mehet topal'ın şutu. Pek üretken olamasakta önceki maçlara oranla iyi bir ilk yarı geçirdik. Topa daha fazla sahip olduk. Emre Aşık gibi bir stoper savunmanızdaysa topa sahip olmak her zamankinden daha iyidir.

- 2. yarıya baskı yiyerek başladık. Orta sahamız oyundan düştü ve Fatih Terim farkını ortaya koydu. 100 hocadan belki de 100'ü o anda orta sahaya direnç katacak Ayhan'ı alırdı oyuna fakat Fatih hoca beklenmeyeni yaptı ve ön liberosunu çıkartarak ileride top tutabilecek, pres yapabilecek bir forvet aldı oyuna. Gayet işe yaradı bu değişiklik. Hırvatların baskısı kırıldı.


- 2. yarı turnuvanın en sıkıcı devresi olabilir. Rüştü biraz heyecan kattı sadece. Çıkardığı firikik haricinde pimi çekilmiş bir bombayı andırıyordu kalede. Nitekim patlaması uzun sürmedi.


- Uzatmalarda ayakta kalmayı başaran takım bizdik, oyunu kontrol ettik. Ama Rüştü'nün dallamalığı, Modrić'in becerisiyle uzatmaların son dakkasında golü kalemizde bulduk. O anda tek düşündüğüm; bu turnuvada sergilediğimiz performans sonrası bize yakışır bir şekilde turnuvaya veda edecek olmamızdı. Semih'in golü hakkında ise söylebileceğim tek şey; yukardaki böyle istedi.

- Penaltılar öncesi genç Hırvatların böyle yıkımı kaldıramayacağını, moralli olan tarafın kazanacağını düşünüyordum. Penaltılarda beceri filan hikaye psikolojik olarak kim üstünse kazanan taraf oluyor. Öyle de oldu. Yarı finaldeyiz.

- Her şeyden önce bir ilki yaşadık. Tarihimizde ilk defa Avrupa Şampiyonasında yarı final oynayacağız. Bunda en büyük payın şansımıza ait olduğu yadsınamaz bir gerçek. Fakat bu şansı yaratan, hiçbir zaman pes etmeyen milli takımımızla ne kadar gurur duysak azdır.


- Son olarak Almanya maçı hakkında birkaç kelam etmek istiyorum. Eksiğimiz bol, sayacak olursak; Volkan, Arda, Tuncay, Emre Aşık cezalı. Servet ve Emre Güngör'ün turnuvayı kapattığı söyleniyor. Emre B. ve Tümer'in ise sakatlıkları devam ediyor. Bunlara bir de maçın sonlarında kullandığı serbest atıştan sonra sakatlanan (ya da sakatlanmış numarası yapan) Nihat eklendi. Topal ya da Balta stoper olarak görev yapacak. İşimiz gerçekten zor ama bizde bu azim ve bal olduğu sürece neden olmasın diyorum.

20 Haziran 2008

Turnuva Notları - Almanya vs Portekiz

- Çeyrek finalin ilk maçında karşılaşan Almanya ve Portekiz, turnuvanın en keyifli maçlarından birini izletti bize. Önce takım oyunu ve kazanma arzusuyla öne geçen bir Almanya, ardından kendilerine yakışan şekilde oynayıp bize güzel futboldan örnekler sunan Portekiz ve de maçın sonucuna direk etki eden bir hakem...



- Almanya'da Löw, turnuvada oynadıkları üç maçtaki bütün hatalarından ders çıkarmış ve bu maça oldukça iyi hazırlanmış. Özellikle Gomez-Schweinsteiger değişikliği Almanya'ya ruh kazandıran hareket olmuş desek yeridir. Maç boyuncu yüreğiyle oynayan, bir dakika durmadan her yere yetişmeye çalışan bir Schweinsteiger izledik. Bunun dışında Fritz'i kenarda oturtup defansif özellikleriyle öne çıkan Friedrich'le başlaması da kanatlarda çok tehlikeli oyuncuları olan Portekiz'e karşı yerinde bir tercih olmuş.


- Scolari ise meslektaşının aksine, ilk iki maçı kazanan onbirinde değişikliğe gitmedi fakat bu sefer oynadıkları takım Türkiye veya Çek Cumhuriyeti değildi. Bu iki takımın da kısıtlı hücum güçleri ve defansif zaafları var. Ancak Almanya fizik olarak Portekiz'den çok daha üstün bir takım ve bunun sayesinde tempoyu artırıp oyunu forse edebilme kapasiteleri var. Ayrıca, Scolari'nin ilk iki maçta ortaya fazla bir şey koymayan Simao yerine, İsviçre maçında oldukça iyi oynayan Nani'yle çıkmasını beklerdim. Zaten Nani de formayı hakettiğini oyuna girdikten sonra fazlasıyla belli etti ama artık iş işten geçmişti.




- Her şeye rağmen Portekiz, oyuna genel olarak baktığımızda yenilgiyi haketmedi diyebiliriz. 2-0 geriye düştükten sonra tekrar ayağa kalkıp golü buldular ve golden sonra da Almanya'yı iyice köşeye sıkıştırmaya başladılar. Deco ve Bosingwa'nın yüksek performanslarına Nuno Gomes biraz olsun cevap verebilseydi veya Ricardo yan toplarda sağa sola yatmak yerine, biraz daha akıllıca davransaydı. Portekiz tur atlayan taraf olabilirdi.


- Gözüme çarpan bir diğer nokta da Cristiano Ronaldo'nun Manu'daki performasının çok daha altında bir görüntü çizmesi. Buna rağmen turnuvanın sivrilen oyuncularından biri fakat Manchester'daki o mucizeler yaratan adam değil. Belki de aklından transferi çıkarıp turnuvaya yeteri kadar konsantre olamadığındandır.



- Son olarak da maçın hakemi Peter Fröjdfeldt'e değinmek istiyorum. Portekiz maçı 2-1'e getirdikten sonra Almanya üzerinde önemli bir baskı kurdu. Tam bu baskının sonucu olarak Almanya'nın direnci kırılmaya başlamışken, Schweinsteiger'in duran topunda Ballack'ın kafaya çıkarken yaptığı bariz faulü kaçıran Fröjdfeldt, belki de yarı finalisti değiştirdi. Portekiz'le birlikte Fröjdfeldt'in de eve dönüş bileti oldu bu maç diye düşünüyorum.

19 Haziran 2008

Turnuva Notları - İspanya vs Yunanistan

- Yunanistan maça herkesi şaşırtan bir şekilde "oyunu kuruyoruz kardeşim, hazırlık yapıyoruz" gibilerinden gelini kaybeden hokkabaz Cem Yılmaz gibi işler yapmadan başladı. Bu taktikle Avrupa Şampiyonu olmuş, bu şampiyonada da aynı taktik ile maçlarının olduğu her güne lanet ettirmiş bu takım nasıl olur da..? Ben aklıma gelenlerden iki tane ihtimal üzerinde yoğunlaştım.

1) Otto Rehagel baktı ki hiçbir iddiaları kalmadı, kendi kendine; "Lan acaba insan gibi oynatıldığında nasıl oluyor bu spor türü?" diye düşünüp buna göre sahaya sürdü takımı.

2) Ya da işi kaşarca düşünüp; "Lan şu pislik takım, sıkıcı takım imajını bir silelim" diyerekten iddialarının kalmadığı bu son maça bu şekilde çıktı.

- Ha umurumda mı? Değil. Ama tabi Yunanistan'ı böyle görmek iyi geldi bünyeye. Şu da var, ne kadar atak oynarlarsa oynasınlar hâlâ oynadıkları oyun hiçbir göz zevki vermiyor. Servet'in verdiği göz zevki daha iyi, o derece diyorum.

- Yunanistan bu komik, sözüm ona, atak futbol denemesiyle iri adama vurmak isteyen kopil durumuna düştü. İspanya ise her ne kadar yedekleri uyumsuz gözükse ve gerek kademelerde gerek ise paslaşmalarda bağlantı sorunları yaşasa da veledin kafasından tek eliyle tutup çırpınışlarını izleyen iri adamdan farksızdı. (Ronaldinho'nun çölde vaha olması hikayesine döndü biraz ama idare ediverin.) Nitekim veledin yumruklarından biri iri adamın midesine inince işin şakası kalmadı, veled güzel bir dayak yedi.

- İspanya'dan kimsenin güzel futbol beklentisi yoktu şu maçta. Bitsin artık şu maç da evine dönsün Yunanlılar modundaydı çoğu izleyici. Ha sanki 100 kişiye sorduk testinden randıman almışım da ona göre sallıyormuşum izlenimi de oluşmasın, en azından evdekilere sordum. İspanya şimdilik ununu eleyip eleğini astığından biraz daha deneysel bir kadro ve formasyonla çıktı sahaya. Güiza, Fabregas, De La Red gibi önemli futbolcuların durumunu bir görmek istedi Aragonês. Maç sonunda gördük gerçi; İspanya'nın bench scoring'i de bayağı iyiymiş. Güiza bir asist bir de gol ile dabıl mabıl yaptı sayılır.

- İlginç şeyler yaşandı maçta. Tabi tüm bu ilginç şeylerin içinde Xabi Alonso'nun olması da garip.
Orta sahadan tabiri caizse kaleciyi önde görüp bir şut denedi Xabi Alonso, top az farkla auta gitti Niko da direklere vurdu kendini, bir çeşit ayin olmalı bu. Ama o şut gol olsa yine caiz olan tabirler listemden seçtiğim bir tabirle Kaleciyiyle beraber topu soktu durumu olacaktı.

- Bir ara sahaya bir top da atılmadı değil fakat bu top uzaklaştırılan bir ataktan ya da hedefini şaşıran bir şuttan seyirciye giden Euro Pass değil de, bildiğin bizim mahalle bakkallarında satılan sikindirik meşin toplardandı. Seyircilerin arasında Türk varsa hemen kendini belli etsin!

- Maç acayip sıkıcı geçti, bunu tekrar söylemek zorundayım. İkinci yarıyı da yarım yamalak seyrettim. Onun yerine dizilere bakıp biraz eğlenmek daha cazip geldi. Şu maçın tek kazananı varsa o da tüm forvet hattında yalnız kalışına rağmen bir gol ve de bir asist ile oynayan Güiza'dır. Aragones kolay kolay vazgeçecek gibi değil ki geçmesi de saçma olur şu anki duruma göre Villa-Torres ikilisinden ama yedekte iyi bir oyuncunun da beklediğini kafasının bir yerine kazımıştır mutlaka.

- Şu maç kimsenin futbol kültüründe de ufuklar açılmasına sebep olmamıştır. Avrupa Şampiyonasında yıllarca hatırlanacak şeyler oluyor. Misal; bizim Milli Takımımızın Strike Backleri, Ballack'ın füzesi, Hollanda'nın ölüm grubundaki nefes alışları vs vs. Hatırlanmayacak şeyler de oluyor. Misal; bu şampiyonu kazandıkları aynı taktik ve neredeyse aynı kadroyla sıfır puan çekip -4 averaj yapan Yunanistan. Ha şu şekilde hatırlanabilir; Futbol her geçen gün gelişen bir oyundur, even in our country. Ciao belle!

Turnuva Notları - Rusya vs İsveç

- Ruslar, Yunanistan karşısında işaretlerini verdikleri patlamayı İsveç'e karşı yaptılar ve deyim yerindeyse İsveç'i sahaya gömdüler. Skor yanıltıcı olmasın, maç rahatlıkla 5'e, 6'ya gidebilirdi. Biraz şans, biraz da Rusların rehaveti yüzünden İsveç tarihi bir hezimet yaşamadı.




- Rusya'nın bu güzel oyununa rağmen tecrübesizlikleri gün gibi aşikar. Oldukça tempolu bir oyundan sonra golü bulduktan sonra geriye yaslanıp İsveç'in gelmesini beklemek, onlara pahalıya patlayabilirdi. 30. dakikadan, ilk yarının sonuna kadar İsveç oldukça net pozisyonlar buldu ve bunların tümü Rusya'nın kontrollü oyuna geçiş sırasında düzeni oturtamayıp defansında açıklar vermesinden kaynaklandı. Ruslar tempo yaptıklarında gerçekten tehlikeli oluyorlar ancak Hollanda karşısında bu tip hatalar cezasız kalmaz.

- Rusya'da Arshavin'in dönüşü takıma gerçekten güven vermiş, özellikle de hücum hattında çok daha cesaretle saldırdılar. Onun dışında Zhirkov ve Bilyaletdinov da hücuma zenginlik katan isimlerdi. Onların dışında defansta Kolodin ve Ignashevich, Ibrahimovic'in zayıf yönünü iyi çalışmışlar. Onun oyuna girmesini sürekli engelleyip, oyundan soğuttular. Zaten sakatlığın etkisinde oynayaz Zlatan da, bu duruma düştüğünde her zaman yaptığı gibi oyundan düştü ve maç boyunca sahada dolandı. Lagerback en büyük umudunu oyundan çıkarmaya cesaret edemeyince İsveç maçın, özellikle de ikinci yarısını, 10 kişiymiş gibi oynadı.



- Her ne kadar manşetlerde Arshavin olsa da, bence Rusya'nın en iyi oyuncusu, geçen maçtaki gibi Pavlyuchenko'ydu. Topsuz oyunda oldukça hareketli ve defansı yıpratan bir forvet, topla yapabildikleri ise gerçekten hayranlık uyandırıcı. Peşinde bir çok Avrupa kulübü var, bunlardan birisi de taraftarı olduğum Roma. Totti'nin yanına aranan partner olabilecek bir oyuncu ama Rus kulüplerinin pek paraya ihtiyacı olmadığından, Rusya'dan oyuncu almak kolay değil. Zaten milli takımdaki oyunculardan sadece biri Rusya dışında oynuyor.

- İsveç için bir değişim gerekli olduğu ortada. Zaten kadronun yaş durumuna bakıldığında Larsson, Ljungberg gibi önemli oyuncuları bir sonraki turnuvada görmemiz zor. Fakat İsveç'in alttan gelen pek de fazla kaliteli oyuncusu yok şu an için. Zlatan etrafında savaşan, mücadeleci bir takım oluşturmak onlar için şu anda çıkar yol gibi duruyor. Lagerback'in mutlaka Kallstrom'ü kullanmayı öğrenmesi gerek, Ibra iyi olmadığı zaman takımın güvenebileceği belki de tek adamın turnuvada hiç ilk onbirde oynamamış olması ilginç.


18 Haziran 2008

Turnuva Notları - Fransa vs İtalya


- Turnuvanın en ilgi çekici grubuydu ölüm grubu. Fakat benim görüşüm Hollanda'yı bir kenara ayırırsak, bu gruptaki diğer 3 takımın futbol adına pek de fazla şey göstermedikleri. Domenech'li Fransa'dan böyle bir dağılma bekliyordum ama son Dünya Şampiyonu İtalya açıkçası beni şaşırttı. En güzel oynadıkları maç, yenildikleri Hollanda maçıydı.


- Bence maçın 2 adet dönüm noktası vardı. Biri Ribery'nin sakatlandığı 9. dakika, diğer ise penaltı ve kırmızı kartın olduğu 25. dakika. Ribery'nin sakatlığından sonra gördük ki koskoca Fransa'da futbol adına ortaya bir şeyler koyan tek adam Ferraribery imiş. Galatasaray sürekli yeni Hagi'sini arıyor, bulduklarını da elinden kaçırıyor. Chelsea'nin Ribery için 40 milyon avro teklif ettiği haberleri var ortada, Inter ve Real Madrid de sotede bekliyorlar. Bravo Canaydın...



- Fransa'da Domenech'in inadını anlamak mümkün değil. Formda olmadığı gün gibi aşikar Coupet'yi son maçta da sahaya sürerek belki de sonunu hazırladı. Coupet de penaltı pozisyonunda kalesini terkedip topa müdahale etmeyerek gol + kırmızı karta, haliyle de maçın kopmasına sebep oldu. Üstelik kenarda Frey gibi bir çok büyük takımın peşinde olduğu son derece güvenilir bir kaleci varken. Gerçi Frey'in bugüne kadar Fransa milli takımında banko olmamasının sebepleri aslında saha dışı olaylar. Budist olması ve bir Fransız'dan çok bir İtalyan olması onun milli takımda Yıldıray muamelesi görmesine sebep oldu fakat denize düşen yılana sarılır misali Coupet sezon içerisinde sakatlanınca, Domenech elemelerde ona görev vermek zorunda kaldı.


- İtalyanlar belki bu maçı kazanmayı başardılar, fakat turnuvanın geri kalanı için pek tat verdikleri söylenemez. Özellikle Luca Toni üç maçta da dünyaları kaçırdı. Onun yerini alacak kalitede bir alternatif kadroda gözükmüyor ama Toni böyle oynamaya devam ederse İspanya'nın golcüleri İtalya'yı eve gönderebilir. Tabii bu da Donadoni için başka bir iş aramaya başlamak demek bir yerde.



- Büyük ihtimalle Fransız milli takımı Paris'e döndüğünde Domenech'in eline tazminatını tutuşturacaklardır. Onun yerine kimin geleceği şu an için meçhul fakat gelecek teknik direktörün kişisel düşüncelerini bir kenara koyup takıma en çok faydayı verecek oyuncuları seçmesi gerekir. Domenech gibi Trezeguet, Mexes gibi bu takımda direk 11 çıkabilecek oyuncuları 2010 Dünya Kupası kadrosuna almamak gibi saçmalıklar yapmayan biri olmalı.

Turnuva Notları - Hollanda vs Romanya

- Hollanda beklenildiği üzere yedek ağırlıklı bir kadroyla sahaya çıktı. İtalya ve Fransa'yı sürklase eden kadrodan sadece Boulahrouz ve Engelaar ilk on birdeydi. Gerçi Robben, Van Persie, Huntelaar gibi oyuncular fena yedekler olmasa gerek. Victor Piturca ise cezalı Goian'ın mevkisinde Chivu yerine Ghionea'yı oynatarak orta sahasını bozmamış oldu. İlerde de ilk 2 maçta verim alamadığı Daniel yerine, ağabeyi Marius'u tercih etti. Fakat onun da etkili olduğu söylenemez. Kuralar ve üstüne Marica'nın sakatlığı, Romen halkının hamama gitmediğinin bir göstergesidir. Buna rağmen son maça İtalya ve Fransa'dan avantajlı girmeleri onlar için büyük bir başarı. Kimin için değil ki?

- Maç hakkında söylenebilecek pek bir şey yok aslında. Portakallar maç boyunca çok kontrollü oynadı. Sürekli ayağa paslarla rakibi uyuttular. Gol atmak istediklerinde fazla zorluk çekmediler. Romanya'nın daha aç, daha hırslı olmasını beklerdim açıkçası bu maçta. Kendi sahalarına kapanmaktan fazlasını yapmalılardı. Maç boyunca çok silik bir görüntü sergilediler. Tamam, Hollanda'nın yedek kadrosu bile Romen kadrosundan kaliteli olabilir ama bu artık bir final maçı. Gereken çabayı sarfedemediler.

- Hollanda son yılların en dominant performanslarından birini sergiliyor bu turnuvada. En son Euro2000'de yine Hollanda grup maçlarında ve çeyrek finalde mükemmel bir performans sergileyip, kendi sahasında yarı finalde İtalya'ya boyun eğmişti. 96 öncesi hakkında pek ahkam kesemeyeceğim ama Avrupa Şampiyonasını tarihinin en çarpıcı grup elemelerini oynadılar dersem, pek üfürmüş olmam heralde. Ama yinede kafamda Hollanda hakkında soru işaretleri var.

- Öncelikle Robben ve Robin'in sağlıklı bir şekilde takıma dönmesiyle takımın yapısının bozulacağını düşünüyorum. Robben çeyrek finalde yerine geri dönecek ve Sneijder orta sahaya kayacak. Bu durumda orta saha direncinin düşeceği aşikar. Bana kalırsa Rafael çeyrek finalde kesiği yemeli, Sneijder forvet arkasına çekilip Engelaar'a yer açılmalı. Aksi takdirde De Jong'un orta sahanın tüm yükünü çekmesini beklemek hayalcilik olur. Fransa maçında Engelaar-Robben değişikliğinden sonra Hollanda'nın nasıl bocaladığını gördük. İlk yakaladıkları pozisyonda cezayı kesmek en büyük artıları olmuştu o maçta. Her zaman bu kadar yüksek yüzdeyle pozisyonları gole çeviremeyebilirsiniz ya da rakip forvet bomboş pozisyonda Henry kadar cömert olmayabilir.


- Turuncular için bir diğer soru işareti de ağır savunmaları. Henüz hiç geriye düşmediler ve savunmalarının risk almasını gerektiren bir durumla karşılaşmadılar. Ama işler her zaman yolunda gitmeyecektir. Geriye düştüklerinde savunmanın nasıl reaksiyon vereceği, ileri çıkıp arkada boş alan bıraktıklarında neler yaşanacağı hala bir muamma. Hazırlık maçlarında özellikle Danimarka karşısında çok aciz durumlara düşmüşlerdi. Turnuva öncesi favori gösterilmemelerinin başlıca sebebi de buydu esasında.

- Son olarak koyu bir Hollanda taraftarı olduğumu belirteyim. Umarım sonuna kadar gider ve şanssızlığımızı bu sefer kırarız. Bu takım oynadığı futbolla bunu hakediyor. Hup Holland Hup!!!

İtalya > Fransa


Valla Bruni ve Sarkozy maçı nasıl duygular içerisinde ve ne şekilde izlediler bilemiyorum ama ben gayet dal tarak bir şekilde sıcaktan yapış yapış koltuğa uzanıp bir bira açarak izledim. Bizimkilerin Çek Cumhuriyeti maçından sonra rahat rahat bir "Sudden Death" izlemenin zevkine varayım dedim kısacası.


Beklentilerim vardı tabi. Her fırsatta Türk düşmanlıklarını ortaya koymaları yüzünden nefret ettiğim insanlardır Fransızlar istisnalar dışında fakat bugün Fransızlardan ciddi ciddi bir patlama bekliyordum. İtalyanlardan ise pek bir beklentim yoktu. "Yenseler dize kadar, yenmeseler kime kadar?" demişti İtalyan bir şair.


Maç normal bir Fransa - İtalya maçı gibi başladı, santra vuruşuyla. Bütün Fransa - İtalya maçları böyle başlamasıyla ünlü. Neyse; Ribery sakatlanana kadar olan kısımda pek bir halt göremedim ben. Tabi Luca Toni'nin Bolu Tünelinden farksız Abidal koridorunda kaçırdığı ilk pozisyonu saymazsak. Aslında tam da kendinden bekleneni yapıp topu auta gönderdi Toni.


Ne zaman Ribery sakatlandı, zaten ıkına sıkına takıma bir şeyler yaptırmasa da yaptırıyor gözüken Dömelek o zaman yusuf yusuf etmeye başladı. Tam 3 dakika sonra, yani 10. dakikada da Ribery'i oyundan almak zorunda kaldı, yerine Nasri'yi soktu.(Soldaki)


Nasri Fransızlar'ın yeni "Wonderkid" saydıkları yetenek. Fransa'nın şirin beldesi Marseille'de, Cezayir asıllı kunduracı Nazîm efendinin 4. çocuğu olarak dünya'ya geldi ve kısa zamanda 1.'liğe kadar yükselip Marsilya'da futbol hayatına başladı. Ta CM 03/04'te harika bir futbolcu olacağı buyrulan bir arkadaşımızdı, buyrulan oldu diyebiliriz.


Fakat ne bahtsızlıktır ki başında Dömenek diye bir gerizekalı vardı işte milli takımının. Yine Abidal'in türbülanslarından birini kullanan Toni tam topu harika bir şekilde önüne alıp "ananıskym bu sefer attım oğlum" diyip Papa'ya sığınıp topa vuracağı anda Abidal tarafından yerde bırakılıyordu. Pozisyon sonunda Abidal kırmızı kartla oyun dışında kalırken penaltı sonucunda Pirlo durumu Carla Bruni lehine 1-0'a getirirken özel yetenekleri iyi, tekniği de hatrı sayılır derecede iyi olan ve gidişatı değiştirebilecek oyunculardan Nasri de oyundan alınıyordu ve yerine Blur'un son hiti Boumsong giriyordu. Nasri'den de Yıldıray tarzında "O adam o takımın başındayken milli takımda bir daha oynamam" tepkisi bekliyorum ben.


Maç Pirlo'nun "Pas Nasıl Atılır" ve Toni'nin "10 Adımda Gol Kaçırma" dersleri ile devam ederken bir ara Henry dar açıda kaleci ile karşı karşıya kaldı ama eski günlerini aratacak ve bulduramayacak şekilde de topu dışarı yolladı. Tamam zor bir açıydı ama eskiden böyle çok gol atmışlığı da yok değil hani.



Maçın ilk yarısı 1-0 sonuçlandı. İkinci yarıya Fransızlar başladı ve yine santrayla başladı. Evet, tabi...


İkinci yarı ise daha ilginçtir ki İtalya biraz kapanma niyetine girdi gibiydi fakat Anayasa Mahkemesi de bir yandan "ı-ıh, ı-ıh..." der gibiydi. Böyle iki arada bir derede bir İtalya ve gittikçe atakları gelişen Fransa seyrediyorduk 2. yarıda. Özellikle Benzema'nın Fransızlar'a rakı açtırıp "Benzemaz kiiiiiimse sana" diye kederlendirdiği şut seçimleri, ilk yarıda Henry'den önce frikiği kullanıp sıvaması falan derken bir çok pozisyon kaçırdı Fransa...


Yine de bir canlılık vardı tabi Fransa'da. Ciddi ciddi gol kaçırmaya tenezzül ediyorlardı ve İtalya gıkını çıkaramıyordu. Tabi kaçan gollere tıpkı Panucci'nin Henry'ye güldüğü gibi yavşakça tebessüm ediyorlardı ama inceden bir yusuf yusuf oluyordu onlara da. Ta ki 61'de Coupet son anda ağır kalan Toni'den önce davranıp topu uzaklaştırana kadar. İşte o an top, Fransızlara; "Lan oğlum sokacaksanız sokun yoksa size girecem!" der gibiydi. Delikanlı topmuş, hemen bir dakika sonra dediğini yaptı. De Rossi'nin frikiğinde Henry'e çarparak Coupet'yi şaşırtıp aynen ağlarla vuslatını tamamladı ve Fransızlara da evlerinin yolunu göstermiş oldu.


Tamam bu sefer golsüz ve puansız bir turnuva geçirmedi Fransa ama 1 atıp, 6 tane de yemesi pek içaçıcı bir durum değil. Dömenek'in ipi mutlaka çekilecektir. Fransız fedarasyonu bizim gibi çalışmıyor, anında koparırlar adamın pipisini.


Donadoni cephesinde ise işler iyi. Hollanda hezimeti sonrasında boka saran koltuğuna oturamaz olmuştu zaten ama çeyrek finale çıkmaları biraz olsun rahatlattı İtalya'yı, Bruni'yi ve Donadoni'yi.


Sonuç olarak Gelin hanımın akrabaları, damat bey'in akrabalarını hem dövdü, hem de iki tane de Cumhuriyet Altını takarak şovunu yapmış oldu. Benim açımdan bakacak olursak; inbe Fransızlara da iyi oldu.