kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2012

Yavuz Sultan Selim'in küpesi

Yazı tarzı ve anlatımındaki sıradışılığından ötürü üniversite yıllarımda tanıştığım İhsan Oktay Anar, Amat romanı ile beni yine mest etti. Tarihi kişilikleri, olayları, efsaneleri ve kitapları alıntılayarak gibi görünerek kendince oynamalar yaptığı ve sürreal bir ortam oluşturduğu romanlarında çok akıcı, aynı zaman da bir o kadar keyif verici kurgular buluyorum. Sizlere de tavsiye ederim.

Amat'ı okumadan evvel Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel ve Efrasiyab'ın Hikayeleri okumuş idim. Kitapların uzunluğu 250 sayfayı geçmiyor. Ama her bir kitap farklı bir konu üzerine odaklanıyor ve Türkçe'mizde kullanılan ama temelinden bihaber olduğumuz konulara, sözcüklere ışık tutuyor.

Amat ile ilgili birkaç yazı daha oluşturma niyetindeyim; ama bu yazının muhteviyatı Yavuz Sultan Selim'in küpesi olacak. Dileğim, önce Amat'ın ne ile ilgili olduğundan bahsetmek daha sonra da bu kitabın Yavuz Sultan Selim'in taktığı iddia edilen küpeye nasıl bağlandığını yazmak.




Kitabın konusu, Amat adlı bir gemi ile Akdeniz'de sefere çıkan ve 17. yy Osmanlısı zamanında geçen bahariyecilerin öyküsünü ele alıyor. Kitap boyunca denizcilik terimleri, o zamanlar kullanılan top çeşitleri, gemi türleri, dönemin sosyo- ekonomik yapısı gibi muhtelif konular farklı hikayelere atıflarda bulunarak ve sanki var olan kaynaklardan yararlanılarak okuyuculara aktarılıyor.


Kitabın üçte birine geldiğimde gemideki vardiya sisteminden bahsediyordu yazar. Iskança vardiya saati vaktinde, tayfanın özellikleri tanımlıyordu. İşte o pasaj. Ama öncesinde bilmeyenler için ıskança tayfanın nöbet değişimi demek.

"... Başaltını boşalttıktan sonra az zaman geçmişti ki birinci vardiyanın yorgun, pestili çıkmış neferleri nefes nefese içeri girdiler... Kurt gibi aç oldukları için kuzineden gelecek yemeği bekliyorlardı. Tuzlu ve kuru besin yüzünden dişlerinin hemen hepsi döküldüğü için olsa gerek, yumuşasın diye peksimetlerini ıslak bezlere saran bu ademoğulları, ilk başta pek de o kadar itimat telkin etmiyordu: Bu deniz kurtlarının hemen hepsinin sol kulaklarında altın yahut gümüş küpeler, sol omuzlarında ise akçelerini ve değerli eşyalarını sakladıkları gümüş pazubentleri vardı. Göğüs kıllarını tıraş etmişler, fakat sadece bir tutam bırakıp bu kıllara da incik boncuklar düğümlemişlerdi. Suratları güneşten kırış kırış olmuştu. Gögüslerinde ve yüzlerinde saldırma, yatağan ve kavela yaraları vardı..."





Yukarıdaki pasajı okuyanlar ne ilgisi var şimdi yazılanların Yavuz Sultan Selim Han ile diyebilirler. Ben de hemen aynı gün denkgele okuduğum Murat Bardakçı'nın şu yazısı sayesinde bu bağıntıyı kurdum. Haberin ayrıntıları için verdiğim bağlantıyı kullanabilirsiniz- ben yazının bu konuyla ilgili kısmını burada aktaracağım.

Yavuz'a ait olduğu söylenen Topkapı Sarayı'ndaki meşhur küpeli tablo aslında Şah İsmail'e aittir. Şah İsmail, Şiiliğin yanısıra eski bir Türk tarikati olan Hayderi- Kalenderi inancının liderlerindendir ve küpe de bu inancın sembolüdür.
Murat Bardakçı'nın bu konuya giriş yapmasının sebebi Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nda görev yapan tek küpeli diplomattır. Bu diplomat, merak edenler için adı Hüseyin Avni Karslıoğlu, küpesinin ilhamının Yavuz olduğunun ve 'Nasıl ki Yavuz, kendisinin Allah'ın ve halkın hizmetkarı olduğunu ifada etmek için küpe taktıysa, ben de bu sebepten küpe takıyorum.' açıklamalarını yapmıştır.

Murat Bardakçı'nın tarih konusundaki bilgisine saygı duyuyorum ve aktardıklarını sizlerle paylaşıyorum. "Hayderilik 1221'de ölen Kutbüddin Hayder isminde bir derviş tarafından kurulmuştu, daha önceden mevcut olan güçlü bir tarikatin, Kalenderiliğin bir şubesi sayılırdı ve o devirdeki tarikatlerin en marjinali idi... Hz. Ali'ye duydukları aşırı bağlılık ve günlük hayattan uzaklaşıp kendine mahsus bir dünyada yaşamak hem Hayderiliğin hem de Kalenderiliğin temeli teşkil ederdi. Dervişler saçlarını, kaşlarını, kirpiklerini ve hatta göğüslerinin kıllarını bile tıraş ederler, göğüslerinde bir tutam kıl bırakır ve bu tutama tek bir inci tanesi geçirirlerdi."

Bu bağlamda Amat'taki ıskançada Hayderi- Kalenderiler görevi devralıyordu. Bu tarikat hakkında diğer ilginç bir özellik ise sevilen tatlılardan keşkülün ad babaları olmalarıdır. "Bu tarikata mensup kişilerin belli bir yerleri yoktu, bazen tek başlarına, bazen de birarada gezer ve çoğu zaman dilenerak aldıkları yiyecekleri bellerine astıkları 'keşkül' dedikleri tas koyar ve o tasta yerlerdi. Sonraki asırlarda 'keşkül-i fukara' denen tatlının adı, işte dervişlerin bellerinde taşıdıkları bu tastan geliyordu..."

Gelelim artık bu hikayenin küpeyle olan bağlantısına. Kalenderi ve Hayderi dervişlerinin çok belirgin bir başka özellikleri daha vardı: Kulak memelerinden birini deler ve bu deliğe demirden bir küpe geçirirlerdi. Genellikle halka şeklinde olan ve 'mengüş' denen bu küpeler aynı zamanda İslamiyet'ten de önceki bir inancı, güneşin gücünü temsil ederdi! Demir halkanın yerini, zamanla bu yola bağlı olanların mali güçleri ölçüsünde taktıkları ve altından inciye kadar uzanan kıymetli taşlar ve madenler alacaktı...

Amat ve Yavuz Sultan Selim Han arasındaki bağlantı bu hikaye özelinde şimdilik bu kadar. Kitapta daha onlarca bu tarz en azından benim yakalayabildiğim atıf var. Böyle bir kurguya merak duyanlara şiddetle tavsiye ederim.

01 Mart 2009

Haybeden Gerçeküstü Aşk

Genelde bir kitap okuduğumda ya da film izlediğimde o eserin işleyişi içinde bulunanları da ekstradan takip ediyorsam, tabi bunda onların da göz önünde bulunmak istemesinin alakası var, sanatçı kişiliklerine olduğu kadar şahsi kişiliklerine dair de fikirlerim oluyor kendime göre, çapımca. Bunların illa doğru ya da illa yanlış olması gerekmiyor, aksi ispatlanana kadar -huyum kurusun ki- ön yargılarım olabiliyor.

Fakat ilginçtir ki Yılmaz Erdoğan söz konusu olunca eserleri dışında pek bir fikir oluşmaz bende. Belki de fazla göz önünde bulunmadığından, kendince ve diğerlerine nispeten daha düzenli bir hayat yaşadığından olabilir ama yine de böyle bir ön yargım olsun istemezdim kendisine karşı.

Yılmaz Erdoğan'ın, eğer arada kaçırdığım yoksa, tüm kitaplarını, tiyatro oyunlarını ve filmlerini seyrettim. Kendisine hayranım, icra ettiği her işin hastasıyım. Tüm kitaplarını okudum diyorum da şu an aklıma gelen bir habere göre Feriştah'ın Fantazileri'ni okumadım. Zaten Bir Demet Tiyatro zamanlarından da sevdiğim bir karakter değildir Feriştah, abartılı gelir.

Neyse, uzatmaya gerek yok. Yılmaz Erdoğan denince benim aklıma ilk olarak Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü? gelir. İlk gittiğim tiyatro oyunu değildir ama profesyonel anlamda, ya da şöyle diyelim, oyuncu kadrosu açısından kaliteli ve tecrübeli olan tiyatro oyunları açısından ilk izlediğim oyundur. Galatasaray'ın 4 kırmızı gördüğü, Fenerbahçe'nin derbiyi kazandığı gün. (Hiç unutmam diye başlamak istemedim nedense.) Rapaiç'li, Revivo'lu dönemleri sanırım Fenerbahçe'nin. Dayımlar, babam ve ben maçı izliyorduk. Dayım maçtan sonra gidecekti oyuna, telefon geldi. Biri gelemeyecekmiş, "Sen gelir misin?" dedi dayım. Havalara uçtum, "Gelmem mi?!"

Aslına bakılacak olursa da Yılmaz Erdoğan'ın ve dolayısıyla BKM'nin kanlı canlı orada bulunarak izlediğim tek oyunudur Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü? oyunu. Diğerlerini CD olarak edinip izledim, kitaplar da malum zaten. En sevdiklerimden biri de Haybeden Gerçeküstü Aşk. CD'den izledim, defalarca. CD kayboldu, arkadaşımla internet'te denk geldik, yine izledim. Yine aynı arkadaşta kitabı da varmış, ödünç aldım okudum.

Kadın-erkek ilişkileri üzerine yazılmış, tamamı diyaloglardan oluşan bir kitap. Oyunlaştırılmış olmasına da şaşırmamak lazım elbette. Klasik Yılmaz Erdoğan gözlemleri, yorumlayışı ve mizahı... Daha önce Yılmaz Erdoğan eserleriyle alakadar olmamış olanlar bilmeyebilirler tabi ama aşina olanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.

Günümüzün teknoloji ile aynı doğrultuda gelişen, sözümona modern, aşklarına eleştirel, mizah çerçevesinde bir bakışın oyunu Haybeden Gerçeküstü Aşk. Birisi bu şekilde ya da başka bir şekilde gözümüze soktuğunda aptalca, çocukça gelen ama yapmaktan da eksik kalmadığımız kimine göre gereksiz kimine göre sempatik aşk oyunları, yakınlaşmalar, evlilik öncesi ve sonrası sorunsalları...

Burada yazıyı görüp de merak eden olursa önce kitabı okumalarını, akabinde oyunu seyretmelerini öneririm.

Ha bir de naçizane görüşüm, Demet Akbağ ile harika bir ikili oldukları yönünde. Tabi ki kendileri de farkındadırlar da belirmeden geçmeyeyim istedim. Umarım uzun yıllar ikisini de sahnelerde, beyaz perdede görürüz. (Ben ikisini karı-koca zannederdim küçükken, bu da ufak bir ayrıntı olsun.)

Kitabın da arka kapağında duran diyalog alıntısıyla bitireyim de tam olsun madem;


Adam - Kadınların sıradan bir evden çıkış hadisesini neden bu kadar ciddiye aldığını anlamıyorum. Sanki bir daha dönmeyeceğiz. Gidip evin bahçesinde köfte yiyeceğiz hepsi bu!
Kadın - Ona barbekü partisi deniyor canım.
Adam - Öyle mi? Köftelerin bundan haberi var mı? Yoksa bizim salak köfteler aşağılık bir mangalda can vereceklerini mi düşünüyorlar? Halbuki ne kızarması, parti kuruyor angutlar haberleri yok.
Kadın - Amma konuştun ha... Geliyorum tamam.
Adam - Gitmek istemediğim bir yere sayende acele ediyorum ya, ben asıl ona yanıyorum.
Kadın - Neden gitmek istemiyormuşsun?
Adam - Çünkü köfteleri mangala dizecek olan kişi senin eski sevgilin.
Kadın - Yine mi aynı konu?
Adam - Evet, aynı konu!
Kadın - Aşkım o yıllar önceydi.
Adam - Ama o yıllarda da sevgililer sevişiyordu.
Kadın - Eee?
Adam - Ne demek eee? Adamın senin memelerine bakıp, siz bir de bunları benim zamanımda görecektiniz, diye düşünmesi beni rahatsız ediyor.

18 Şubat 2009

Kanuni'nin Durumu Clinton'dan İyiyken...

Ferhan Şensoy en çok beğenerek okuduğum Türk yazardır, genel toplamda da rahatlıkla ilk beşe girer. İyi bir forvet transferiyle Anadolu'dan çıkıp şampiyon bile olur. Okuma fırsatı bulamadığım nadir kitaplarından biriydi Falınızda Rönesans Var. Tekirdağ turnuvası yollarına düşmeden evvel hazırlamış bulunduğum çantanın içerisine bilinmeyen tekniklerle sızmış gizli ajan kitap. Eh ben de ayağıma kadar gelen ajanı geri çevirmeyip, yıllar önce bitirmiş olmam gereken kitabın sayfalarını turnuvanın dinlence kısımlarında çevirmeye başladım. Şimdilerdeyse uzun zamandır beynimden uzak kalan Ferhan Şensoy sevgisi depreşmiş durumda, kitap bitmesin diye gün geçtikçe daha az okumaya başladım. Acilen bir Ferhangi Şeyler izlenip bünyenin düzeltilmesi lazım. bugün oynuyormuş Taksim'de, Subaylar'a açık davettir, subay olmayanlara da davettir, izleyin izlettirin efem...


Osmanlılar'ın en baba devirlerinden biri kuşkusuz Kanuni Sultan Süleyman dönemidir. İmparatorluk tarih atlaslarında her yeri aynı renge boyamıştır, Asya'nın, Avrupa'nın, Afrika'nın tartışılmaz sahibidir. Zenginlik sınırsızdır. Harem Süha Özgermi'nin bile dizayn edemeyeceği müthiş bir uluslararası zenginliğe sahiptir, her ırktan, her cinsten taş gibi karılar haremde kol gezmektedir. Kanuni'nin durumu Clinton'dan iyidir.
Gel dikiz ki, eldeki vesikalara göre o zaman da bu zengin imparatorluğun merkezi İstanbul'da et, yağ, ekmek derdi, ulaşım sorunu, konut sorunu, yol ve su derdi İstanbullunun sıkıntıları arasında. Saraylara bakıp da: - Eski adamlar ne güzel yaşamışlar şu İstanbul'da! diye iç geçirmenin alemi yok. Kanuni döneminde de İstanbul'un et gereksimini Rumeli karşılıyor. İstanbul'a et, Filibe'den, Üsküp'ten, Manastır'dan geliyor. Rumeli'nin eti yetmediği zamanlar, Anadolu'dan et isteniyor. Kanuni Süleyman son zamanlarını bir market genel müdürü gibi, et gereksinimini karşılamak için oraya buraya ferman göndermekle geçiriyor. İstanbul'da et yetmezliği görülünce Diyarbakır ve Erzurum beylerbeylerine; "Haliya Mahrusa-i İstanbul'da et muzayakası olmağın Türkman koyunları dahil cümlesin akçasın verüb bey'iderek derhal yola revan edüb..." biçimindeki fermanı fakslıyarak, ne kadar koyun varsa parasını verip alın, İstanbul'a gönderin demek istiyor. Daha sonra bütün kadılara faksladığı fermanda da; "Haliya bazı madrabazlar ve celepler ve bakkallar ve reayanın ehl-i fesadı, mekulãt ve meşrubatı cem'edüb derr-i mahzen eylemekte ve gaali akça ile mehremce füruht eylemekte ve bu ef'al-i ieniayı bazı kullukçu makulesi beray-ı menfaat setreylemekte olduklarından naşi..." diyerek, dönemindeki karaborsadan, istifçilikten ve bu ve fotokopisi tiplerin nüfuz sahibi devlet görevlilerince kollanmasından dert yanıyor. Koskoca Kanunu Sultan Süleyman bu kanunsuz heriflerle başedemiyor. Onun kanunlarında da boşluklar var herhalde ki, bu adi herifler o boşluklardan amiboid hareketlerle sıyrılıyor. Padişahın üzümlerin sıkılıp pekmez ve turşu eylenmesini emretmesine rağmen, kimi uyanıklar gizlice üzümden şıra yapınca, padişahın gözü dönüp; "...bağlarının üzümlerin şira edüb fıçılara komuş iseler fıçılarına tuz serpüp sirke edüb yoklıyasın." buyurduğu da dönemin Divan-ı Hümayun 5 nolu mühimme defterinin 140. sayfasında görülmektedir. 450 yıl öncesinin İstanbul'unda da, kıtlık, yokluk, üçkaat, istifçilik, karaborsa, avantadan lavanta bir durum gözleniyor. Sokaklar gene kalabalık, yedi düvelden adam gelip gidiyor, ulaşım bela. Kavuğu devrik tahtırevancılar bugünkü taksicilerden küstah. Ortaçağ'ın kozmopolit bir limanı işte İstanbul. Her milletten adam var. Kent çaktırmadan ve kafasına göre büyüyor. Divan-ı Hümayun mühimme defterlerinde yazmıyor ama, bana öyle geliyor ki, 450 yıl önce bir sabah Kanuni Sultan Süleyman Topkapı Sarayı'ndan İstanbul'a bakıp, iç geçirerek; "İstanbul'un boku çıktı vesselam!" buyurmuştur, bunu dememişse bile, en azından düşünmüştür. Hiçbir şey yeni değil, köhne Bizans'ta.

13 Şubat 2009

Dört Kafadarlar


Çocukluğumun en renkli simalarıdır Lilo, Aksel, Poppi ve Dominik. Onlarla yıllarca oradan oraya gidip türlü gizemler çözmüşlüğüm, nice cinayetleri aydınlatmışlığım, dünyanın farklı coğrafyalarını ve kültürlerini tanımışlığım var. Ne zamandır aklımdaydı kitapları bulup yeniden okumak. Acaba eski tadı alır mıyım, almasam da bi nostalji yapmış olurum diye düşünüyordum. Son Ankara ziyaretimde kitaplığımın ücra köşelerinden çıkardım buldum tam otuziki kitaplık seriyi. O zamanlar haftada bi taneyi anca bitirirdim, şimdi günde bi tane rahatlıkla okuyabiliyorum. Demek ki okumam gelişmiş, aferin bana. Bir iki tane falan derken 15 günlük tatilde tam 21 tanesini okuduktan sonra anlaşıldı ki 32'den sonra devam eden kitapları alınacak ve okunacak. Ufak bir araştırmadan sonra serinin 60'a dayandığını, hatta bi de daha küçük yaştakiler için Dört Kafadarlar Junior diye bir spin-off'u bile yazıldığını öğrenmiş bulunuyorum. Yalnız kapak tasarımı değişmiş, yeni stili pek tutmadım ama olsun tez zamanda kitapları edinip, okumaya başlamak lazım.