06 Eylül 2008

Luciano Pavarotti


Küçüğüm daha, bir yılbaşı. İki halam da eniştemler ve kuzenlerimle birlikte bizde... Babaların rakıyla oturup, birayla cilalandığı; annelerin ise kavaklıdere şarapla hafif takıldığı, çocukların da ille bir içkiden tatma hevesiyle sağa sola saltolar, pikeler, bindirmeler vs. yaptığı yılbaşı günlerinden. Başkalarının olmayabilir, ama benim öyleydi yılbaşı günlerim.

TRT sanırsam, bir ara öyle esti Pavarotti çıktı televizyona. "Bu kim lan?" dedim içimden, dev gibi adam tabi. O sırada Babam hızır gibi sazanladı "Yine mi Pavarotti be?" Anaaaaa, Pavarotti...

Öyle de kaldı, Pavarotti. Hiç unutamadım bu ismi, her yerde bir şarkısını duymak kafaya takınca mümkün olabiliyor. Ya da o dönem tenor ya da opera dendiğinde aklıma bir Pavarotti geldiği için; ben herkesi Pavarotti sanmış olabilirim. O zamanlar Hakan Aysev ile Ferhat Göçer; "Kim daha tenor ulan?" diye tartışmıyorlardı. Pavarotti, Türkiye'de bile aşklarıyla, kilolarıyla gündemde olabilen bir adam oldu. (Kendisinin bundan ne kadar vardı acaba?) Hiç olmadı Levent Kırca ille taklidini yapardı da Pavarotti görürdü gözümüz.

Şimdi böyle böyle anlatınca, "Ah ne güzel günlerdi onlar, ne büyük üstad idi, bir başladı mı okumaya..." diye girip "Toprağın bol olsun büyük insan, ardında gözüyaşlı sevenlerini, hayranlarını bıraktın. Gelmedi senin gibisi..." ile bitireceğim gibi bir kanı da oluşmasın. Kendisine zerre kadar ilgim varsa o da yukarıda anlattığım sebeplerden ötürüdür. Onun dışında pek ilgilenmedim kendisiyle ama tabi ki büyük adamdı. Her ne kadar sanatına karşı bir eğilimim olmasa da o izlenimi etraftan alabiliyorduk. Gerçi her anlamla büyük adamdı, bir iki videosunu izleme fırsatım oldu... Devlet gibi adam. O cüssesi ile o sahneyi kaplayıp bir de üflerdi inceden;

Ne'... jammo da la terra a la montagna! no passo nc'e'
Se vede Francia, Proceta e la Spagna...


Geçen sene bugün; doğduğu ülkenin doğduğu şehrinde, İtalya/Modena, hayata gözlerini yumdu. Sanatçılığı dışında ardında pek de bir halt bırakmadığının kendi de farkında sayılırdı, son günlerinde hep bunları anlatırdı bana ellerimi sıkıca kavrayıp hasta yatağında. Ya da yapmazdı öyle şeyler bilemiyorum ama sanatıyla ön planda kalmaya çalıştığını biliyorum nur içinde yatsın diyebiliyorum sadece...

Above all, I am an opera singer. This is how people will remember me.

Luciano Pavarotti (12 Ekim 1935 - 6 Eylül 2007)

04 Eylül 2008

Premier Ligin kasvetli havası

Bizzat sempatizanı olduğum Tottenham Hotspur FC'nin Bulgar forveti Berbatov transferin son gününde 50 milyon dolar karşılığında kırmızı şeytanların yolunu tuttu. Açıkçası gidişine üzüldüm, ancak İngiltere'de kaldığı için de sevindim. Manchester City'nin 55 milyon dolarlık Robinho transferinin gerek maddi boyutu gerekse Real Madrid ile Robinho'nun arasında yaşanan skandallar silsilesi gibi unsurların arkasında kalan Berbatov transferi, benim beklediğim kadar yankı uyandırmadı. Heralde Bulgar yıldızın gideceği bir kaç haftadır belli idi, ondan dolayı. Tottenham Euro 2008'in bizelere verdiği en iyi armağanlardan biri olan Rus forvet Pavlyuchenko ile eksiği gidermeye çalışmakla da en mantıklı hareketi yaptı. Berbatov benzeri bir topçu, gelen gideni aratırmı bilmem. Ama Berbatov gitmeseydi, bu sene Premier Ligin en iyi hücum hattını sahaya sürecekti Londra takımı. Forvetin hemen arkasında da yine bir diğer Euro 2008 yıldızı genç Modric oldu mu da, tadından yenmez. Paraya kıyılır Digitürk alınırdı. Berbatov bir kenara, bir de sağ bek Chimbonda takımdan ayrıldı Sunderland'e gitti. Ona da ayrı üzüldüm. İyi topçuydu, hele Galatasaray'a cuk otururdu. Bizim Manchester United'lı İsmo da bir irdelerse Berbatov transferini de okusak bu arada.

Neyse, bir de Abu Dhabi grubu çıktı başımıza şimdi. Roman Abramovic'in servetinden 10 kat daha fazla servete sahipmiş bu Arabishler. Ohaneso dedim, der demez bir daha diyesim geldi çünkü trasnfere 1.6 milyar dolar ayırdıklarını duydum. Premier Ligin ağzına etmeye karar vermiş Abu Dhabi grubu. Etmeye başladılar da zaten. Everton'ın başkanı bir milyarder arıyorum diye çıktı ada basınına, duyurdu bütün dünyaya sesini. Bu şekilde Premier Lig'de tutunmak imkansız diye de ekledi. Ruslar, Amerikanlar ve şimdi de Araplar... Digitürk de paralı yaptı yayını, ben anlamıyorum ne istiyorlar 2 kuruşluk haftasonu zevkimizden. İlla bizde mi petrol bulucaz bir yerlerden. Sakıp Ağa olsa bor madeninin işler, Almanya'dan Köln'ü, Premier Ligden de Tottenham'ı alırdı. Biz de girerdik piyasaya.

Gözümün Seğir Defteri: Ermenistan - Türkiye


Malumunuz 6 Eylül'de Ermenistan ile olan maçımızla beraber Avrupa Şampiyonası elemeleri başlıyor, kimilerince de start alıyor ben tiksinirim bu öbekten orası ayrı refüze etmek irrite olmak da bunlardan aklıma gelen diğer birkaçı. Niye geldi dersek bilinçaltında kurduğum cümle olabilir: " 'Start alıyor' a tiksinç yaklaştığımdan irrite oluyorum ve kullanımını refüze ediyorum."

Anyway, konu dağıldı ama bunda sorumlu ben değilim, reis-i cumhurumuz sayın Abdullah Gül'de bu işin sorumluluğu.
Bana göre lobi yapma hariç hiçbir açıdan rakibimiz olmayan Ermenistan ile karşılacağımız müsabaka, rakip müsabıkımızın devlet başkanı Serj Sarkisyan'ın Erivan'da maç izleme davetini kabul ederek Türkiye'nin değişen dışişleri anlayışını ortaya koydu- hem de 15 yıl önce söyledikleriyle taban tabana zıt bir anlayış ile.


Sportif açıdan baktığımızda sürpriz kayıplar verip ileride sıkıntı çekmemek adına Ermenistan ve Belçika maçlarında 6 puanı almamız lazım, inanıyorum ki oyuncularımız bu maçlarda oyunlarıyla galibiyetleri getireceklerdir. Ama şu an mühim olan sanırsam tarihte ilk defa bir Türk Cumhurbaşkanı'nın Ermenistan'ı maç münasebetiyle ziyaret edecek olmasıdır. Sayın Gül'ün '93 yılında Refah Partisi'nde iken Süleyman Demirel Hükümeti'nin Ermenistan hakkında verilen gensoru sırasında yaptığı konuşmasında Ermenistan Cumhurbaşkanı'nın vefat eden eski cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın cenaze törenine katılmasına sert yorumlarda bulunarak yıllardır süregelen olaylara atıfta bulunarak zamanın Ermenistan Cumhurbaşkanı'nın elinin sıkılmasının ülkenin geleceğini ipotek altına almak olduğunu söylüyor.

Evet insanlar değişir gelişir; hele ki şu anki iktidarın neredeyse tüm üyelerinde bunları gözlemleyebiliyoruz. E, Abdullah Gül'ün geldiği yer de farklı olmadığından durumda bir şaşırmaca olmasa gerek diyorum ama bugüne kadar gördüğümüz değişiklikler sürekli iç dinamiklere yönelik iken, bu Ermenistan açılımı iç dinamikten çok dış dinamikle alakalı.


Ziyareti kabul sebebini "buradan" okuyabilirsiniz. Kafkaslardaki karışık durumda durağan bir konumda kalmak amaçlı bir ziyaret midir yoksa yılların iki ulus arasındaki birikimini bir nebze de olsa açmak için midir bilemiyorum ama önce Ahmedinejad'ın İstanbul'u ziyareti, ki kendi ideolojileriyle taban tabana zıt Atatürk'ün temellerini kurduğu bir cumhuriyeti ziyaret etti, sonra boğazların Montro Antlaşması'na rağmen savaş gemilerine açması benim aklımda dünyada ABD'nin borusu öter arkadaş teranesini getirdi. 3 vakte kadar Musul- Kerkük bazlı bir gelişme yaşanırsa şaşırmayacağım. Zira bizim Irak'a girmemizin de bunun için bir ön ayak olması da muhtemel.

Bu politik olaylar çok karmaşık, hele ki ABD'deki başkanlık seçimlerinden sonra Ermeni Tasarısı'na destek veren Obama'nın seçilmesi durumunda işler Ermenistan- Kafkasya eksenli daha da karmaşıklaşacak eminim. McCain'in seçilmesi durumunda ise Kerkük- Kürt odaklı bir keşmekeşliğe sürükleneceğiz gibi. En iyisi mi Milli Takım alsın şu galibiyetleri de halkın kafası rahatlasın, geçiçi unutkanlığımıza bağlanalım.

Gözümün Seğir Defteri: Emniyet Şeridi


Samed, Ous Van Baskaay ve bendeniz iftarımızı yapmışız, Kadıköy'den; "Bi turnuva daha geldi geçti" diyip öpüşerekten, sarılaraktan ayrılmışız. Oğuz evine, biz de Samed'le Sakarya Vib'e...

21.30 otobüsüne yer bulduk. Muavinin her seferinde açıkladığı gibi; "Takriben 1 saat 45 dakika" sürecekti yolculuğumuz normal şartlarda. Bu da demek oluyor ki; 23.15'te Terminalde olup bavullarımızı alıyor olacaktık. Ama olmadı tabi...

Sapanca-Kırkpınar mevkiinde bir kaza meydana gelmiş. Tam orada tıkalı yol, hiçbir ilerleme yok. "Daha yeni olmuş herhalde..." diye düşündüm. Zaten çok geçmeden şoför de kontağı kapattı. "Bari bi sigara içeyim hem de bakayım, ne ayak?" diye düşünerekten Samed'i de aldım, aşağıya indik.

Asfalt güzel hocam, zemin mahalle maçı yapmaya müsait. Bir sigara yaktım, herkes birbirine aynı soruyu soruyordu o sırada; "Ne olmuş?" Bizim otobüs tam orta şeritteydi. Sağ şeritle emniyet şeridinin arasında bekliyorduk ki ileriden parlak bir ışık vurdu gözümüze, kenara çekildik hemen.

Emniyet şeridinden araçlar geçiyor ama BMW, Mercedes ve Jeep şeklinde ayrıcalıklı arabalardı bunlar. Yani ayrıcalıklı insanlar, halk isyanlarda tabi. Krallar da pek sataşmadan yollarına gidecekler ya... Gittiler, ilerde emniyet şeridi de tıkandı. İki dakika geçmedi, ambulans geldi arkalarından.

Emniyet şeridi ilerlemiyor, ileride kaza var önde BMW, Mercedes ve Jeep arkada ambulans. Kamyoncular olaya el atınca çime çıkarıldı araçlar. Öyleydi böyleydi on dakikada anca yol açıldı ambulansa. O sırada yaralıya falan ne oldu bilmiyoruz. Öleceği yoksa da gitmiştir adam diye yorduk biz ama ne olduğunu da bilmiyoruz hâlâ. Gazetelere çıkmadı. Belki de BMW, Mercedes ve Jeep ağırlıklarını koyup engellemişlerdir olayı.

Traji-komik bir Türkiye manzarasına şahid olduk Samed'le... "Allah belanızı versin lan!" demiştik ki daha taze taze açılan yolda yaralıya giden ambulansın peşine çakıldı BMW, Mercedes ve Jeep. "Bin kat belanızı versin..." diyerek bedduamızı tamamladık. Otobüse binip çantamdan iki dakika fotoğraf makinemi almaya üşenmemiş olsam çok da güzel haber yapmış olacaktım bu kepazeleri plakalarıyla birlikte ama üşendim işte lanet olsun.

Eve kaçta gittik di mi? Bi de o vardı... 00.30 civarı terminaldeydik. Benim eve adımımı atmam 01.00'ı buldu. Samed'in de olsa olsa 15 dk. daha geç olmuştur. Yaklaşık 75 dk.'lık bir sekme söz konusu sonuç olarak. (Dudullu'da da bir 15 dk. tıkandık aslında. Sonuç olarak yine 1 saat, ambulans falan derken heba oldu. Kaybettiğimiz zaman dert değil de acaba adama ne oldu?)

P.S. To God: Şimdi bu bela onları bulmaz da döner de bana gelirse, külahları değişiriz hocam. Onu da açık açık söyleyeyim.

I Love 90's - Vol 2 -

Şef'e dedim ki; "Ne ayaksın? Naber aaafız?". Artık nasıl dertlenmişse; "Sen de benim gibi 90'ları özlüyor musun ara sıra balkonda bir cigara yaktığında"; "Özlemem mi lan?" dedim.

Bazıları var ki harbi özlemişiz, evet. Zaten sığdıramadım ikiye böldüm. Vol 2 gelene kadar en iyisi bu.


Demişim bir önceki playlist zamanlarında, o zaman genciz tabi. Buralar bağ imiş bostan imiş... Garip bir konuşma olmuş şef ile aramızda. İkiye böldüğümü de belirtmişim hani o listeyi. Ahanda bu da ikincisi. Madem tekrar başladık, geçeceksin darbe soundtrack'i falan aaaafız. Dalgana bakacaksın.

Orman Ne Güzel...


Cuma gününden gittik Bilgi Üniversitesi'nin yurtlarına, Cumartesi-Pazar maçlar vardı, Pazartesi gecenin bir yarısı ancak eve döndük. Salı akşam üstüne doğru anca kendime geldim. Neredeyse beş günlük bir kayıp söz konusu bu aralar pek haşır neşir olduğum Amerika-Rusya-Türkiye-Gürcistan-Nato-Avrupa Birliği altıgeninde. (Bayağı da ortak varmış hani.)

Bu konuyla alakadar bir önceki yazımda kendimce bir şeylerden bahsetmiştim. Dün ilgilenme fırsatım oldu biraz biraz.


Amerika demiş ki Rusya'ya; "Oğlum sana yâr etmem ben oraları, indirecen o eli bi kere"
Rusya cevap vermiş; "Lan sen kimsin? Burası bizim mahalle... Alnının çatına çakarım füzeleri..."
Amerika tekrar cevap vermiş; "Nah çakarsın, füze kalkanım var benim..."
Türkiye sazanlamış; "Size kalkan mı lazım? Zuahhahahaha"
Amerika höd demiş tabi;
Türkiye geri vites; "Pardon abi, Montrö'yü falan sittir et sen geç kafana göre boğazlardan."
Bu sefer Rusya höd demiş;
Türkiye geri vites; "Pardon abi... Onlar insanı yardım için, istersen sen de geçirebilirsin"

Bir nevi bizimkisi; "Ne sağcıyım, ne solcu... Futbolcuyum, futbolcu!" demekten farksız. Bir dönemler bu ülkede "Sağcı da değilim, solcu da değilim; Türkiyeliyim" diyen adamı döverlerdi -ki sağlam dayak yemiştim- Mantık da şu; "Bi tarafa geçecen aga ortada dansöz müsün sen?" Sol desen, sağ döver; sağ desen, sol döver... Türkiye de şu an o konumda. Amerika'dan söz etmek bile istemiyorum. Borçlar, AB ve Nato desteği, PKK... O kadar çok değişken var ki ortada... Rusya'nın da doğalgazı var işte. Lan bi durun bizim mahalleye daha yeni doğalgaz geldi, anca belimizi doğrulttuk.

Neyse, öze dönelim. Amerika sert çıkıyor, yâr etmem diyor. Gürcistan'dan Rusya elini çeker mi? Çekmez... Amerika da bunu biliyor ve Rusya'nın da tekrar güçlendiğinin farkında. Sessiz sedasız yükselmesini istemiyor, ses çıkartmak niyetinde. Yoksa ABD ne Gürcistan, ne Ukrayna ne de başka bir ülke için Rusya'nın arka bahçesinde olası bir çatışmayı göze alacak kadar Saakashvili değil.

Rusya da bunların elbette farkında. İpleri Putin'in kontrolünde olan Medvedev de "Dünya'da artık tek kutup yok, geri geldik. Biz de süper gücüz. Yiyorsa sınarsın" mesajı veriyor. Haklı da, Amerika artık tek güç değil, Rusya'nın da Dünya'yı tehdit edecek kendi kaynakları, askeri gücü var.

Tanıştırayım; USS Mount Whitney. Yani; 5. Hayvani görünümlü insani yardım gemisi.

Amerika beşinci savaş gemisini de "İnsani Yardım" adı altında boğazlardan geçirdi bugün itibariyle... Rusya'da ininden çıkışı hep sert olan Putin bel altından vurdu Amerika'ya; "Eğer insani yardımdan sözediyorsanız o zaman bu malzemenin, saldırının kurbanlarına verilmesi gerekir, o da Güney Osetyalılar'dır. Dolayısıyla Amerikalıların Gürcistan kıyılarında ne aradığını anlamıyoruz. Ama tabii bu bir zevk meselesi. Amerikalı muhataplarımızın kendi tercihleri. Ama o zaman da ikinci bir soru ortayla çıkıyor. İnsani yardımı neden son sistem füzelerle donatılmış donanma gemileriyle sunuyorsunuz?"

Amerika'dan daha bir cevap gelmedi bu soruya, sadece Rice'ın Gürcistan'a bir de "1 Milyar Dolarlık Yardım" yapılacağı açıklaması var.

Türkiye'deki Abazalar, Abhazya'nın bağımsızlığını destekliyorlar. İmza kampanyası da mevcut.

Tabi aklı başında her insan Amerika - Rusya gerginliğinin etraftakilere zarar vereceğini bilir. Türkiye bunun bayraktarlığını yapıyor. Gürcistan göçmeni bir çok etnik yapı barındırıyor bünyesinde. Gürcüsü, Abhazı... Olası bir gerginlikte ülke içinde bir karmaşa ihtimali az da olsa söz konusu.

Benim şimdiki korkum gelecek gemilerin gövdesinde yazacak olan adın Goeben ve Breslau olması. Türk vatandaşlığına geçtikten sonraki adlarıyla söyleyecek olursak. Yavuz Yavuz ve Mehmet Midilli.

Dünya yeni bir düzene doğru gidiyor demek şu an için zor belki ama şunu anladım sonunda; Dünya'yı yönetecek güç olmak için zenci s.kine sahip, Japon'un pratik zekası ve Rus cesaretiyle harmanlanmış, zengin bir yahudi olmak yeterli. Öyle ülke mülke olmaya gerek bile yok.

Oklahoma City Thunder

Dakikalar önce Oklahoma City Thunder'ın logosu açıklandı. Daha güzel bir logo bekliyordum açıkcası. Maviden de tiksindim. Herkes mavi arkadaş, kim logoda yada renklerde değişiklik yapsa maviye sarılıyor. Benim logolar daha güzel be...


Bunun dışında, internette başka logolar da gözüme çarptı. Fan yapımı ve daha güzel, açık ara...

03 Eylül 2008

Hareket zamanı


Turnuvamızı yaptık, termizi attık, rahatladık. Yarın, olmadı öbür gün kaldığımız yerden devam edelim diyoruz. Var mı sorusu olan?

18 Ağustos 2008

Birlik Mesajı

Enseye tokat g.te parmak birlik mesajı. McGiven subayların "ABB (Avrupa Birliği Blogları)'ye girmesi konusunda elinden geleni kaldırıma koymayacağını belirtti.

Genç Subaylar birlik ve beraberlik mesajı verdiler.

Dış İşleri Bakanı Gani Can Öz, Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Serkan Gökmener, Basın Sözcüsü Gürkan Mendez ve İrlanda Sorumsuzluktan Sorumlu Devlet Bakanı Douglas McGiven arasında gerçekleşen sürpriz toplantıdan; "Birlik mesajı çıktı"

Subayların ağır toplarından Gürkan Menteş

Toplantıya giriş sırasında Serkan Gökmener'in taşıdığı kırmızı kaplı +18 Top Sexret XXX yazılı klasör ve Douglas McGiven'ın Ecevit şapkası "Ne oluyor lan?" dedirtmedi değil hani.

Gani Can Öz; "Seko anlat bakayım, ne oldu karı kız yaz tatilinde?" diyerek şakayı patlattı, tüm kabine yerlere yattı. Toplantıya gidiş yolu, Kadıköy'ün arka sokakları.

Douglas McGiven'ın Kadıköy'e ayak basması ile Kadıköy trafiği yaklaşık beş saat boyunca kitlendi. Sözlerine İngilizce başlayan Douglas McGiven "Vi heav sam peasıbilidiz, sam big çeansıs, mosambig okazyons" dedikten sonra bir jest yaparak Türkçe olarak "Benim ülkemde olsa kitlemez, kitleyenlerin alayını astırırdım" dedi.

Bir ara her şey rutine bağlandı, aptalca işler yapıldı.

Toplantı sonrası yoğun işlerinden ötürü erken ayrılan Gani Can ÖZ'ün ardından basın toplantısı yapan Gürkan Mendez ve Douglas McGiven "Geçici olarak bazı ilişkilerimizi askıya aldık. Ne yapacağımızı oturup konuşmamız gerek ama bu büyütülecek bir şey değil, birlik ve beraberliğimiz devam ediyor. Yakın zamanda iki ülke arasındaki t-shirt anlaşmasında bir genişleme yapacağız" şeklinde konuşurken, Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Serkan Gökmener de çok şeker fotoğraflar çekti. Canım benim yaaaaa :) Neyse...

Tarafların dağılmasına, davanın takipsizlikten düşmesine... Biz çıkalım kerevetine.

17 Ağustos 2008

İkinci Bir Emre Kadar...

16 Ağustos 2008

3 Kuruşluk Değer!

Gündemi takip edenler hatırlayacaklardır; geçtiğimiz sene R.T.E.'nin eski bir ses kaydı ele geçirilip haberlerde ve gazetelerde bayağı uzun bir süre yer bulmuştu.

PKK bölücü örgütünün ele başı Abdullah Öcalan için "Sayın Abdullah Bey" ve şehitlerimiz içinse "kelle" tabirlerini kullanan R.T.E. için tazminat davası açılmıştı ve nihayet bu dava sonuçlandı.

Sonuca göre R.T.E. suçlu; ve ödemesi gereken miktar 3 Kuruş... Yani mecazi olarak da değil, bildiğimiz 3 kuruş.

Yargıtay yıllarca nice vatan evladını şehid etmiş birine "Sayın" diyen ve o şehitler için de alelade "kelle" diyebilen birine 3 kuruş ceza veriyorsa bu bir acizliktir, yargının saygınlığına düşen bir gölgedir ne yazık ki.

Fakat işin daha pis kısmı da şu; yasaya göre şayet tazminat cezası 1250 YTL'nin altındaysa o ceza hükmü için temyize gidilemiyor. Buna rağmen "Sayın" R.T.E. avukatlarını mahkeme üzerine salarak temyize gidilmesini emredebiliyor ve daha sonra "İnanabiliyor musunuz? Bu ülkenin başbakanına, bana, şahsi dava açabiliyorlar" diyerek ne kadar ilginç bir kafa yapısı olduğunu bizlere gösterebiliyor.

Yargıya mı yanarsın, ülke lideri böyle yaparken ülkenin durumuna mı yanarsın yoksa üç kuruşlukmuş şehitlerin değeri buna mı yanarsın?

Yazık...

15 Ağustos 2008

17

O zamanlar bu kadar çok fotoğraf makinesi yoktu tabi, hafızaya kazır da hatırlardık güzel günleri. Albüm çıkarıp göstermezdik birbirimize çoğu zaman; "Hatırladın mı? Hani Metin kafayı gözü yarmıştı" gibilerinden cümleler kurardık genelde ve gülerdik hallerimize. O zamanlar fotoğraf makineleri yoktu tabi, bu kadar dert yoktu o zamanlar ve çocuktuk biz, kafayı gözü kaç türlü şekilde yarabiliriz diye düşünmekti tek derdimiz.

İkinci baharı yaşayanlara inat ikinci, üçüncü kışları yaşayarak tur bindirirdik Pollyanna entellerine çocuk aklımızla. Çocuk başımıza acılar musallat olurdu. birinci sınıfta küfretmeye başlardık okul hayatına, ödevlere, sınavlara; okul hayatı bitti hâlâ küfrederiz gerçi o da ayrı bir mevzu.

Biz çıkmaz sokaklarda çamurlar içinde top koşturarak çırpınmayı öğrendik. Taşta röveşataya yatarak ve aynı güzellikte gelen topu kornere çelerek uçabilmeyi ve yine aynı güzellikte defedebilmeyi öğrendik. İki parça taştan kurulu kalelere gelen topun auta mı çıktığını yoksa gol mü olduğunu tartışarak görmeyi, yorum yapabilmeyi öğrendik. Balkona kaçan tek meşin topumuzu deli adam kesmesin diye gizlice balkona tırmanırken risk almayı öğrendik. En güzeli de ezan vakitlerinde babalar da eve geldiyse balkondan eve çağıran annelerden kaçmayı öğrendik ve gülmekti bunun adı...

Sokağa her gün gelen iki simitçinin birbirlerine bok atışlarını seyrettik de efendiyle çirkefi ayırt etmeyi bildik. Daha sonra efendi olanın simitlerini çöpten çıkardığını gördük de her şeyin bazen göründüğü gibi olmadığını anladık. Mikroplar vardı içimizde, işte onlar da bedeldi.

Horoz şekeri yerdik her gün, ne de tatlı gelirdi. Hayatın anlamıydı horoz şekeri ve biz dişçide açtık gözlerimizi ya da dişçiydi açan gözlerimizi. Bunun adı acıydı, horoz şekeri acıydı.

Seneler oldu o mahalleden taşınalı. Bize kalsa taşınmazdık ama gökte bir ışık parladı önce, sonra titredik dakikalarca. Bizi istemiyordu artık besbelli, evimizi aldı ya işte. Daha ne? İşte onun adı hayattı. Biz şanslıydık, tanıştık. Bazılarımız o fırsatı bile bulamadı.

O zamanlar fotoğraf makinesi bu kadar çok yoktu tabi; iyi ki de yoktu. Çıkmazdı bir zamanlar sokağımız ya, o sabah çıkıverdi/çıkıverdik ister istemez. Balkondaydı patlak topumuz lâkin çıkmaya gerek yoktu, bu sefer o bize gelmişti. Simitçiler o sabah uğramadı, horoz şekerinden de bir daha haber alınamadı.

14 Ağustos 2008

İspanyol Tavlası



Tavla'yı pek seven bir insan değilim. Aslında severim de pek beceremem, yenilirim. Hem yenilmekten gelen hem de hâlâ çözemediğim bir sıkılganlık biner üstüme ama nedense bu aralar oynayasım var hep. Batug.com Forumları eşrafından Samed (some-add) insanıyla ikidir oynuyoruz. İlk gün 3-0 öne geçtim, iki mars bir oyun ile yenildim. Ertesi gün de benzer bir senaryo. Samed ise bunu, "Karşılaşmanın başında öne geçmenin getirdiği rehavet" ve "Ağırlığımı koydum" şeklinde iki türlü yorumladı. İkincisi daha mantıklı geldi bana, adam ağır netekim; bilen biliyor.

Tam da bunun üstüne sevgili dude'um Orçun insanından bir video almış bulundum. "İspanyol tavlası bak bu", diyerek yolladı. Böyle tavlaya can kurban da son hamle adamı bitiriyor. Karşımda böyle hatun olsun sıkılmadan oynarım ama şu da var ki arkadan düşeş günahtır dinimizce.

Neden?




Uzun süreden beri Türkiye'de ciddi boyutta bir beyin göçü olduğu kesin. Hatta kendi etrafımdaki -benim jenerasyonumdan- insanların ciddi bir kaçma hevesi var bu ülkeden. Peki ama niye ve neden bu noktaya gelindi?

Beyin göçü başlarda, gelişen sanayi sektörünün ülkelerde vasıflı insan açığına sebep olmasından ötürü başlamış ve sonraları daha farklı bir maskeye bürünmüştür. Türkiye'den Almanya'ya ilk göçenlerde bunu görmek mümkün fakat daha sonra ülkedeki iş sorunu, iş bulanların da iş yükünün altında az paraya ezilmesi herkesi bu yöne itmeye başladı.

Daha sonrasında eğitim alanındaki gerileme, her hükümetin kendi mottolarından fırlayan eğitim anlayışı ile öğrencilerin aptal edilmesi de daha kaliteli bir eğitim arayanların yurt dışını tercih etmesine sebep olmuştur.

Büyük şirketler de dahil olmak üzere bir çok işverenin adam kayırmaları ve bu uğurda kendini çok iyi yetiştirmiş kalifiye bir insanı dahi kendilerinin kıçını yalayabilen kuklalar uğruna tercih etmeleri de bunun bir sebebidir.



Elbetteki 80 darbesi ve ülke üzerinde oynanan politik oyunların, fikir ayrılıklarının -hatta yeri geldiğinde fikir üretmenin suç olduğu zamanların- yüzünden göçenler de hiç az değil.

Askerlik görevi de çok büyük etken. Son 5 yılda yaygınlaşan "Haybeye niye öleyim?" görüşü insanları milletinden soğutmaya kadar götürtmüş. Katılıyorum; çoğalan şehit ailesi haberlerine bakıyorum da hiçbiri artık eskisi gibi inanarak "Vatan sağolsun" diyemiyor. "Bir evladım daha var, onu da yollarım. Vatana her şey feda" diyemiyor. Keşke hiç demeseler zaten ama bunun konusu çok ama çok derin, ona da dalarsam yazı çok uzayacak.

Yurtdışına yerleşen ve orada yaşayan çok fazla insanın dertlerini dinledim. Çoğu da bu ülkeye lanet edip başka ülkede hayat kurmaya çalışmış ve buradaki mutluluğu hiçbir yerde yakalayamamış insanlar oluyorlar. Çok azı işinden ve hayatından memnun bir şekilde başka yerlerde yaşamaya devam ediyorlar.



Benim buradan çıkardığım ise evladını içip içip döven ama ayılınca ne yaptığını hatırlamayan ve sevmeye kalkan ayyaş bir baba rolüne getiriliyor Türkiye yavaş yavaş. Biliriz dramatik dizilerin, filmlerin ve öykülerin o klasik ayyaş baba senaryolarını. Baba içer içer, çocuğunu döver ve süründürür. Yeri gelir sırf içkisi için para kazanmak için çocuğuna dilencilik yaptırır. Fakat ayıldığında birden şefkatli; "Ah canım evladım!" diyen baba moduna girer; bir de işine geldiğinde. Gel gör ki çocuk bir yere kadar sabreder ve kaçar gider lanetler okuyarak. Ama baba yine babadır, sevilir çoğu öyküde. Kimisinde ise çocuğun içindeki nefret daha da büyür ve ihanet olarak geri döner. Türkiye bugün bir baba rolünde ve o evlatlarına bunları yaşattıkça, evlatları da ona bunu yaşatmaya devam edecektir. Oysa ki iyidir özünde benim babam. Sadece ama sadece, alışkanlıklarını bırakması gerek. Kendisini uyuşturan o zehiri vücudundan atması gerek.

Giden ve gitmeye çalışan insanların ortak görüşlerinden biri ise çeşitli nedenlerden ötürü bu ülkenin 20/25 yıllık ve hatta daha da az bir ömrünün kaldığına inanmaları. Bana da bu senaryo gerçekçi geliyor, ne yalan söyleyeyim.



Yazık; önceleri normal -hani aslında anormal de, görmeye alıştığımız- insanlarının ülkesine ihanet etmesiydi. Banka hortumlamalar, eser kaçakçılıkları gibi bir çok şey yaşadık. Fakat şimdi ülke olmuş Jokerlerin aklına uymuş canından yaralı bir Harvey Dent, Dedektif Ramirez'e silahını doğrultmuş ve ona telefonda Gordon'un eşine hemen evden çocuklarıyla ayrılmasını, orada tehlikede olduğunu söylettiriyor.

Bu doğru mu? Ayrılacak mıyız?.. Yoksa bir Batman çıkar mı başımıza?

Spor Kültürü

Facebook'taki grubumuzun nadide üyelerinden olan spor yorumcusu Mert Aydın, NTV Spor'da çok güzel bir tespit yaptı Taner Sağır'ın sıfır çekerek başarızlıklarımıza ülke olarak bir yenisini daha ekledikten sonra. Bizim ulusal spor programımız yok dedi. Haklı hakikaten de, "son 6 aydır çok iyi hazırlandık aslında" diyenm başarı fakiri olimpiyat takımımıza değindi. Son 6 ay nedir ki diye. O da doru, ben bile Batug.com turnuvalarına 6 ay hazırlanıyorum. Zaten 6 ayda bir düzenliyoruz turnuvayı, arada daha fazla zaman olsa daha fazla hazırlanırım. Bilen bilir... Eğer bu iş bu kadar basit ise 2012 Londra için hazırlanıyım ben şimdiden, 100 kg halter ve güreşte madalya alırım. Neyse, asıl mevzu millet olarak spor kültürümüzün eksikliği. Eğer bu kültürü yerleştirebilseydik aslında programımız da olurdu, madalyalarımız da.

İşte dün akşam. İki takımımızda kadro olarak rakiplerinden oldukça üstün iken 2-2 beraberliği zor aldı. Para başarı demek değildir. Asıl olan parayı doğru harcamaktır. Bunun da yolu doğru spor kültürüne sahip olmaktan geçer. Biz G8'e girsek bile yine sporda başarılı olamayız mevcut mantığımızla. Mert Aydın'ın katıldığı aynı program da bir abimiz daha vardı, hatırlamıyorum kimdi ama O da bir Küba örneğini rakamlar ile önümüze serdi. 11,2 milyon nüfuslu Küba'nın 5 milyon sporcusu varmış. Biz de ise bu rakam 1 milyona yeni ulaşmış. Hakketen de rakamları duyunca düşündüm ki çevremde amatör veyahut profesyonel anlamda spor yapan adam parmaklarımdan daha az. Aynı şeyi politika yapanlar için düşündüm. Onlar şüphesiz parmaklarımdan çoklar.

Halterdeki başarısız sonuçlarmızdan sonra halter federasyonu başkanı sorumluluğu üstlenmiş ve Ekim'de yapılacak federasyon seçimlerine aday olmayacağını açıklamış. Güzel bir hareket olmuş bence, gelen gideni aratır demişler ama yeni bir soluk geleceği farklı da kılabilir. Başarızlığa rağmen böyle bir erdemi gösterebilmek, bence asıl başarıdır. Uçaklar düşsün, hızlı trenler raylardan çıksın, otoyallarda arabalar öpüşedursun, yüzelerce insanın kanı aksın, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım hala hiç vicdan azabı çekmeden deri koltuğunda osuruk sesleri çıkararak rahatına baksın. Binali değil bu Cin Ali...

12 Ağustos 2008

Halter ve Güreş

Sibel'in 48 kiloda gümüşü kazandığı mücadeleyi izleyememiştim. Sonradan izledim. Ama asıl güzel olan Sibel'in kaldırışı değil, Sibel'e gümüş madalyanın yolunu açan Çinli rakibinin son anda kaldırdığı ağırlığı elinden düşürmesi idi. Güzelden kastım heyecan vericiydi. Farkettim ki ben halter izlemeyeli baya olmuş ve özlemişim böyle anlık heyecanları. Euro 2008'in hala tadı damağımdayken ancak böyle bir tatlı ile menüyü tamamlayabilirdik belkide. Halter tam zamanında yetişti bu konuda. Yarın 77 kilo erkeklerde Taner Sağır yarışacak, saat 14:00'da. Atina'da altın almıştı ve benim en çok hoşuma giden mücadele olmuştu halterde 77 kilo erkekler. Yarını da heyecanla bekliyorum açıkcası.

Güreşe gelirsek eğer, gerek ortaokul çağında beden eğitimi öğretmenimin gazıyla il çapında müsabakalara katılmam olsun, gerek bu spordaki ulusal başarımız olsun olimpiyatların göz bebeğidir güreş benim için. Serbest güreş takımımız da bugün gitmiş Pekin'e. En az 4 madalya hedeflemişler ki ben bu sayının kritik olduğunu düşünüyorum. Onların müsabakaları da 16 Ağustos ve 19 Ağustos'ta başlayacak. Başka bir heyecan da içimde onlar için yeşermekte.

Bu da benden içimde yeşeren heyecanın meyvesi olsun ahaliye. 120 kiloluk pehlivan...

Ömer Üründül




Bugüne kadar futbolda yaptığı yorumları, özellikle kolektif futbol, severek takip ettiğimiz sporsever varlıklı işadamı ve aynı zamanda çakılı TRT yorumcumuz Ömer Üründül, basketbol ve voleybol üzerindeki engin deneyimleri olimpiyatlarda bizlerle yorumcu olarak paylaşarak 3/3 yapmış durumda. Kim bilir Phelps in 8/ 8 için olan mücadelelerinden birini belki bize yorumlar:

" Şimdi Phelps iyi yüzücü, böyle yüzmede sporcular çekişince... İşte yüzme budur."

Acaba ?!


Michael Phelps, 8 altın madalyayı da kazanırsa olimpiyatlar tarihinde bir ilke imza atacak. Şimdiye kadar karnesi: 3 yarış, 3 altın madalya, 3 Dünya rekoru. Daha fazlasını söylemeye gerek yok bence...

Interstate '76



Vektör grafikleri, muhteşem soundtrack'i, unutulmaz arabaları ve dönemin atmosferini çok güzel yansıtmasıyla bilgisayarlarımızı şenlendirmişti Interstate '76. Bir sürü güzel oyunun yeni jenerasyon konsollara uyarlandığı şu günlerde birileri de çıkıp Interstate '76'yı yapsa ne güzel olur...

0.08 Saniye...



In the days leading up to the 2008 Olympics, when asked about the United States team in the 4x100 meter relay race, Bernard said "The Americans? We're going to smash them. That's what we came here for".

2008 Olimpiyatları öncesinde, Fransızların dünya rekortmeni yüzücüsü Alain Bernard ABD'nin 4x100 metre bayrak yarışındaki takımı hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, "Amerikalılar? Onları ezeceğiz. Bu yüzden buraya geldik" diyor.




ABD'nin son yüzücüsü Jason Lezak'ın 0.59 saniye önünde havuza giren Alain Bernard'ın ilk 50 metrede bu farkı 0.23 saniye daha açmasına rağmen Lezak, son metrelerde yaptığı atakla yarışı rakibinin 0.08 saniye önünde bitirdi ve ülkesine altın madalya, rakibine de bir adet iyisinden kapak hediye etti. Tabii böylece Phelps'in 8'de 8 altın hedefindeki belki de en önemli engel ortadan kalkmış oldu.