22 Mart 2012

BJK İnönü Stadı ve tarihçesi

Geçtiğimiz bölüm Gençsubaylar'da... Vişnelitekke sokakta, şairler parkında, maç öncesi stad etrafında takılanlar var. Sonra stada yürüyorlar Dolmabahçe Sarayı'na paralel şekilde. Stad ama bayağı ilginç. Tarihte eşi benzeri görülmemiş mevkii olarak. Karşısında imparatorluk sarayı olan bir tesis. Planlama dehası.
Zamanında İnönü, Dolmabahçe ve Mithat Paşa olarak da anılan BJK İnönü Stadı, bir ara günümüz 'endüstriyel' ve 'sermaye bağımlısı' spor devrinde, önüne sponsor da aldı. (Fiyapı) İşbu yazıda Türkiye'nin güzide spor külüplerinden Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün maçlarını oynadığı stadyumunun tarihçesini, Osmanlı'daki dergahlar-tekkeler, saraylar, kışlalar ve birazcık da politika yardımıyla kaleme alacağım. Şehrin tarihi yerlerinde ufak bir gezintiye hazır olun.

Ön not: Şahsi ve nafile bir çabanın sonucu oluşturduğum bir denemedir. Pek çok farklı kaynakta okuduklarım ve gazete yazılarında gördüklerim taraflı- tarafsız olabilir. Bulduğum fotoğrafların da yardımıyla kendi düşünce süzgecimden geçirerek sentezlediğim yazı için derin bir nefes alın. Çünkü biraz uzun olacak.

İstanbul'daki eski yerleşim birimlerinde gördüğüm tarihi yapılar ve bu yapıların bulunduğu sokak ve mahalle adları benim için her zaman ilgi çekici birer okuma- araştırma konusu olmuştur. Bundaki en büyük sebep, eski yerlerin adlarının da şu anda kullandığımız veya kullanmadığımız sözcüklere ipucu vermesidir ve geçmişe ışık tutmasıdır.




Hikaye, cami duvarına işemek söz öbeği ile başlıyor. Yeri gelmişken atasözünün orjinali eceli gelen it cami duvarına işermiş olduğunu ara not olarak vereyim. Yukarıdaki camii bulunduğu mahalleye de adını veren Vişnezade Camii. Her ne kadar maç öncesi 'piiz'lenenler camiinin duvarına gidip işemese de, camiiyi çevreleyen duvara izlerini bırakıyorlar. Bu camiinin banisi kimdir, tarihi nedir diye merak ettim ben de. Başladım araştırmaya.


Bilmeyenler için -zade, Farsça'da oğlu; doğmuş anlamına geliyor. Buradan camiinin banisinin Vişne diye birinin oğlu olduğunu anlıyoruz. Yani aslında böyle anlamıyoruz, çünkü Türkçe'de Vişne diye isim olmaz. Olsa olsa lakab olur. Camiinin kurucusu Mehmet İzzet Efendi, babası da Vişne Lütfullah Efendi. Önemli bir aileye mensublar. Zira Vişnezade'nin dedesi 3 padişah döneminde (I. Mustafa, IV. Murat ve I. İbrahim) şeyhülislamlık yapan Zekeriyazade Yahya Efendi. Dedenin babası da III. Murat döneminde şeyhülislamlık yapan Bayramzade Zekeriya Efendi. Şecereleri Hacı Bayram Veli'ye kadar gidiyor ve Mevlevilikle ile bağlar oluşuyor. Bayağı köklü bir aile anlayacağınız. Bu kökler sayesinde Beşiktaş stadına geleceğiz. Biraz sabır.

Beşiktaş Mevlevihane'si ve Çırağan Sarayı eksenli bölüme geçmeden önce Zekeriyazade Yahya Efendi'nin  bir gazelini sizlerle paylaşıyorum. O zamanın çarşısı, o zaman da her şeye karşıymış.

“Mescitte riyamişler etsin ko riyayı/ Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai..”
Bırak mescitte ikiyüzlüler devam etsin riyakârlığa/ Sen meyhaneye gel ki orada ne riya var ne riyakâr.. 

Özellikle IV. Murat döneminin dinamiklerini anlamak ve Zekeriyazade Yahya Efendi ile ilgili yazılıp çizilenleri bulmak ise bu noktadan sonra okuyucunun sorumluluğundadır. Ben artık Beşiktaş ilçe sınırları içerisindeki başka bir Yahya Efendi'ye (nam-ı diğer Beşiktaşi Yahya Efendi) geçiyorum.


Yahya Efendi Camii, Çırağan'ı Ortaköy yönünde biraz geçince Ziya Kalkavan Denizcilik Lisesi'nin arkasında konuşlanmıştır ve Yıldız tepelerine Yahya Efendi tarafından bizzat inşa ettiği söylenir. Bu arada 1925 yılında tekke ve zaviyelerin tasfiyesi münasebetiyle tüm bu oluşumlar artık camii olarak adlandırılıyor. Aslında bir dergah. Ara not olarak bulunsun.
Yahya Efendi hakkında çok dallanıp budaklanan hikayeler mevcut. Mezarlığına defnedilen ailelerden tutun, Yahya Efendi'nin sergilediği mucizelere, Osmanlı hanedanının bu dergahı el üstünde tutmasından günümüz politikacılarının hala buraya ziyarette bulunmasına kadar. Bendeniz bu hikayelerden birkaç ilginç olanını yazıya dahil ediyorum.

Kendisi Kanuni Sultan Süleyman'ın süt kardeşi. Yahya Efendi'nin annesi Trabzonlu Afife Hatun, Sultan'ı da emzirmiş. Yahya Efendi'nin Beykoz sırtlarındaki Hz. Yuşa türbesini keşfettiği rivayet ediliyor. Bugün bile araba ile gitmek çok zor olan bu yere bundan 500 yıl önce gidip bulması takdir-e şayan.(Meraklısı için: Hz. Yuşa, Hz. Musa'nın yeğenidir- kız kardeşinin oğlu) Yahya Efendi mezarlığına defnedilmek istenen ama olmayan kişilerden birinin Zübeyde Hanım olduğu söyleniyor. Ebedi istirahatgahı buradan olan ve beni Beşiktaş Stadı'na yönlendiren şahıs ise Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa.



Ohri dediğimiz yer bugün Makedonya'nın Arnavutluk sınırında bulunan ve göl kenarında olan bir şehir. 15. yüzyıl Osmanlı gezginlerimizden Evliya Çelebi aktardıkları ile desteklenen bir efsaneye göre Ohri, yılın her bir gününü temsil eden 365 farklı kiliseye ev sahipliği yapıyordu. Bu şehirden olan Hüseyin Paşa ise, Genç Osman zamanında sadrazamlık yapıyor ve Genç Osman'a karşı ayaklanan yeniçeriler tarafından öldürülüyor. Sadrazam olmadan önce kaptanıderyalık da yapan Hüseyin Paşa'nın Beşiktaş Mevlevihanesi'ni 1613 yılında yaptırmasının hikayesi şöyle anlatılır:

"Kaptan-ı Derya Ohri’li Hüseyin Paşa Akdeniz seferinden dönerken Gelibolu’ya uğramış ve Gelibolu Mevlevihanesi Şeyhi Agazade Mehmet Dede’yi ziyaret etmeyi unutmuştur. İstanbul’a hareketinde şiddetli bir fırtınaya tutulmuş ve geriye dönmek zorunda kalmıştır. Tekrar Gelibolu’ya geldiğinde deniz sakinleşmiş, yeniden hareket ettiğinde fırtına başlamıştır. Bunu bir gönül kırıklığına bağlayan Hüseyin Paşa “galiba Gelibolu erenlerinden birini ziyaret etmeyi unuttuk” diyerek sorup, soruşturmuş ve Mehmet Dede’yi ziyaret etmediğini öğrenmiştir. Bunun üzerine Mehmet Dede’ye giderek kusurunun bağışlanmasını istemiştir. O da donanmanın Marmara’ya açılması için dua etmiş ve Paşa’ya bir daha fırtına ile karşılaşmayacağını söylemiştir. Bunun ardından da yakında Sadaret mührü ile payelendirileceğini, sonra da saraya damat olacağını müjdelemiştir. Gerçekten de Ohrili Hüseyin Paşa İstanbul’a dönüşünde sadrazamlığa yükselmiş, bir süre sonra da damatlık O'na layık görülmüştür. Ohrili Hüseyin Paşa, bütün bunları Agazade Mehmet Dede’nin kerametine bağlamış ve bir şükran borcu olarak da Beşiktaş Mevlevihanesini yaptırmıştır." (kaynak: Kültür ve Turizm Bakanlığı)

İşte bu Beşiktaş Mevlevihanesi'nin inşa edildiği yer 300 yıl sonra BJK Şeref Stadı'na da ev sahipliği yapacaktı!



Yazının ilk bölümünün sonuna geldik. Şeref Stadı'na veya o zamanki adıyla Şeref Stadyom'una yazının ikinci bölümünde değineceğim. Ama evvelinde, yazının devre arasında, Mevlevihane'nin makus talihi ve hüzünlü hikayesi. Bu hikaye sayesindedir ki BJK'nin kiraladığı Taksim Stadı'na geçiş yapacağım. Taksim Stadı sayesindedir ki İnönü Stadyom'undan bahsedeceğim.

Beşiktaş Mevlevihanesi'nin ilk kurulduğu yerden taşınma sebebini bu paragrafın sonunda vereceğim. Akıbetini de en başta. Bugün günümüzde Beşiktaş Mevlevihanesi yok. En son taşındığı yer olan Eyüp Bahariye'deki yapı belirli aralıklar ile yıktırılmış veya bakımsızlıktan kendiliğinden yıkılmıştır. Tekrardan Beşiktaş'a döner isek, buradan sonraki durak geçici bir süreliğine Fındıklı'daki bir konak olmuştur.



Fındıklı macerasını ise Maçka'da yeni yaptırılan dergaha taşınma izler. Bugün İTÜ yönetim fakültesinin bulunduğu yerleşkenin içinde inşa edilen dergah, buradan da kısa bir süre sonra sene 1873'te Eyüp'teki nihai ve son durağına geçmiştir. Maçka'daki dergahın yapıldığı yere buradan sonra kabaca kışla diyeceğim. Maçka Silahhanesi (kışla) inşa edilmeye karar verilince mecburen Mevlevihane tekrardan taşınmak durumunda kalmıştır.

Abdülmecid döneminden beri padişahların ve sultanların saraylarını, imparatorluğun göz önündeki yapılarını tasarlayan ve inşa eden Balyan ailesi Maçka Silahhanesine de imzalarını atmışlardır. Balyan ailesinin yaptığı verdiği tüm eserler için buyrun size bir de bağlantı. Aynı ailenin yaptığı diğer bir eser Beşiktaş Mevlevihanesi'ni ilk kurulduğu yerden ettiği gibi Şeref Stadyom'unun da temellerini atmıştı aslında. Balyanların o eseri Abdülaziz'in emriyle inşa edilen Çırağan Sarayı idi!


 Çırağan Sarayı'nın tarihi Abdülaziz'den de eskilere dayanıyor; ancak Şeref Stadı olmadan önceki haline dönüştürme emrini veren padişah Abdülaziz olduğundan bu yazı özelinde sadece kendisi ile ilgili kısmı yazıyorum. Mevlevihanenin yıkılmasının uğursuzluk getireceğinin halk arasında sıkça konuşulması üzerine ciddi paralar harcanarak yaptırılan sarayda daha sonra oturmamıştır bile Abdülaziz. Bu arada Çırağan sözcüğü Farsça'da ışık anlamına geliyor. Lale Devri döneminde meşale şenliklerinin yapıldığı muhit olduğundan ötürü bu ad verilmiş.





Abdülaziz'den sonra tahta geçen V. Murat'ın 3 ay süren saltanatlığı bittikten sonra,  akli dengesinin kaybettiği öne sürülen padişaha ev sahipliği yapmıştır Çırağan Sarayı'nın Harem bölümü. (Günümüzde Beşiktaş Lisesi olarak biliyoruz bu yapıyı.)Velhasıl kelam, hem II. Abdülhamit'in kuruntu yapmasından hem de o o yıllarda her padişahın kendi sarayını inşa ettirmesi geleneğinden ötürü II. Abdülhamit de Çırağan Sarayı'nda oturmamıştır. (V. Murat'tan sonra tahta çıkarılmıştır) En nihayetinde 1910 yılında çıkan yangın ile Çırağan Sarayı, içindeki çok değerli koleksiyon ve antikalar ile beraber çıra gibi yanmıştır.





Buradan sonrası Şeref Stadyom'unun tarihçesini ve resimlerini içeren wowTurkey sitesinden alıntıdır: 
"Beşiktaş, 1924 yılına kadar müsabakalarını semt statlarında oynadı. Siyah-Beyazlı camiaya futbolu getiren isim olan Şeref Bey, Çırağan Sarayı'nın bahçesinin Beşiktaş için ideal bir ortam olduğuna karar vererek, 1932'de buranın Beşiktaş'a tahsis edilmesini sağladı. 99 yıllığına hükümetten kiralanan Çırağan Sarayı, büyük bir yangın sonrası kullanılmaz hale gelmişti. Şeref Bey'in girişimleriyle ağaçların kesilmesiyle ve ardından gerekli tadilatın yapılmasıyla birlikte Beşiktaş, burayı kendi stadı olarak 1933 Eylül'ünden itibaren kullanmaya başladı. Stadın ismi de bu stadın açılışına ömrü yetmeyen ve genç yaşta vefat eden Şeref Bey'in anısına, Şeref Stadyomu olarak kabul edildi. 
Şeref Stadı 6 bini kapalı, 4 bini açık olmak üzere toplam 10 bin kişinin maç izleyebileceği tribünlere sahipti. Beşiktaş, 1947'de İnönü Stadı açılana kadar maçlarını burada oynadı. Stad daha sonra antrenman, özel maçlar, Türkiye 2. ve 3. Lig maçları ile Amatör Küme karşılaşmalarında da kullanıldı.
2031 yılına kadar bu stadı kullanım hakkına sahip olan Beşiktaş, Fulya'daki antrenman tesisleri karşılığında yerini 5 yıldızlı otele devretti. En son 2006'da renovasyona giren otel bugün Çırağan Sarayı Kempinski Otel olarak hizmet vermektedir."




Beşiktaş Mevlevihanesi ile BJK arasındaki stad ilişkisinin ikinci perdesi böylelikle kapanmış oldu. Balyan ailesinin yaptığı bir eser ile BJK stadı arasındaki ilişki de aynı celsede sona erdi. Bu yazının kurgusundan ötürü önce ikinci perdeyi verdik. İlk perde ise bir önceki paragrafta bahsi geçen semt stadları ile başlıyor. Bunların en meşhuru ise Beşiktaş'ın da kiralayanların arasında olduğu ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında neredeyse her Türk takımının bir kere de olsa maç yaptığı Taksim Stadı. 

  

Taksim Stadı aslında bir kışla olarak inşa edilmiş. III. Selim zamanında. Mimarı ve müteahhati yine Balyan ailesinin bir ferdi. Son dönemde adı daha sık bir şekilde anılmayan başlandı Taksim Kışlası'nın. Kışlanın yeri bugün Taksim Gezi Parkı'nı ve Ceylan Intercontinental'ı kapsıyor. Taksim Meydanı hakkında AKM ile başlayan tartışmalar, kışlanın 1940'ta yıkılan haline uygun etrafı ile bütünlük halinde tekrardan yapılacağının duyulması ile yeniden alevlendi. Yapılacak proje neticesinde meydanın trafiği yeraltına alınacak ve yeniden inşa edilecek Taksim Kışlası'nın kültür merkezi ve sanat galerisi olması sağlanacak. En azından planlanan proje bu; ayrıntıları için tık. Taksim Kışlası'nın BJK Stadlarını ilgilendiren tarihi ayrıntılarına geçmeden evvel şunu da bu yazı vesilesiyle belirtmeliyim ki meydandaki The Marmara oteli kaldırılmadan bu projelerin değeri sınırlı kalır. Benzer şekilde Gökkafes. Tarihi dokuyu tamamen baltalayan iki çirkin garabet. 


Bu özel yapının kaldırılması kararının arkasında 1930 yıllarda çıkarılan Belediye Kanunu ile görevlendirilen ve Taksim Stadı'nın modernleştirilmiş halini Atatürk'ün vefatından sonra imar etmek ile sorumlu Fransız Henri Prost vardır. O yılların belediye başkanı ise Dr. Lütfi Kırdar'dır. Taksim Kışlası'nın yıkılmasına denk gelen yıllar krallıkların ve imparatorlukların çatırdadığı, Hitler Almanya'sı ile Mussolini İtalya'sı gibi totaliter rejimlerin yükselişte olduğu zamanlardır. Her ne kadar çok partili sisteme eğreti olarak da geçmeyi denese de toy cumhuriyet, o yıllarda yönetimdeki tek parti idi.
 

Türkiye Cumhuriyeti'nin gücünü gösterme ihtiyacı hissetiğini düşünüyorum bu noktada. Zira 1936 yılındaki Berlin Olimpiyatları Almanya için gövde gösterisi niteliğinde geçmiştir. Görkemli stadyumların inşaası, buralarda düzenlenen törenler,geçitler ve spor müsabakaları uluslararası platformda o ülkenin gücünü ve saygınlığını ortaya koyan başlıca kıstaslar olarak kabul edilir. Taksim Stadı'nın yıkılmasının böyle bir boyutu var. Zira kışladan çevrilme, zorlamadan bir stadyum. Politik içeriklere girersem yazının uzunluğu iyice abartı olacak; ancak bu konu hakkında ucundan da olsa girmem gerektiğini hissediyorum.



 

İsmet İnönü, Atatürk'ün vefatından sonra kendi kadrosunu göreve getirirken Atatürk döneminde yapılan düzenlemelerde de değişikliklere gitti. Büyük Şef'in vefatıyla Milli Şef'in başa geldiği yönetici kadrosundaki değişiklikler ile ortaya kondu. (Atatürk'e yakın olduğu iddia edilen 100'e yakın milletvekili görevden alındı.) Türk parası üzerine Atatürk resmi yerine İnönü resimleri basılmıştır. Yurtdışında basılan ve 2. dünya savaşı yılları nedeniyle yaşanan tedarik ve ulaştırma sıkıntılarından ötürü ilk iki seferde ülkeye gelemeyen banknotlar, üçüncü denemede ülkeye ulaşmıştır. Pullarda Atatürk yerine Milli Şef'in resimleri vardır artık. Devlet dairelerindeki Atatürk resimleri yavaştan indirilirken, büstler de İnönü büstleriyle yavaştan değiştirilmektedir. Lozan Antlaşması bir anda kutlanmaya başlanmıştır; ne tesadüftür ki İnönü, Lozan Antlaşması'nı imzalayan heyetin başkanıdır. 1 Nisan İnönü Zaferi'nin yıldönümü, 18 Mart Çanakkale Zaferi'ne tercih edilir olmuştur. Gibi gibi...
 
Cumhuriyetin gücünün timsali ve kendi döneminin ihtişamını ortaya koymak adına Milli Şef'in bir stadyum arzu etmesi de yukarıda yazdıklarım çerçevesinde ihtimaller dahilinde gözüküyor. Daha önce de belirttiğim gibi Dr Lütfi Kırdar bu konuda tam yetki ile görevlendiriliyor. Yassıada'da yargılandığı sırada kalp krizi geçirip vefat edene kadar elinde bulundurduğu muhtelif yetkiler ile İstanbul'un günümüzde gördüğümüz haline çevrilmesine iki farklı akım ile yön veren kişidir Dr. Lütfi Kırdar. 


İlki, Atatürk'ün vefatı ile Atatürk dönemi vali- belediye başkanı yerine gelen ve 1938- 1950 yılları arasında hem vali hem de belediye başkanlık görevini yerine getirdiği yıllar. CHP iktidarı süresince yürüttüğü İstanbul valiliği ve belediye başkanlığı görevlerine ek olarak sıkı yönetim başkanlığı ve varlık vergisi tespit komisyon başkanlığı da vardır. İkinci kısım ise Demokrat Parti dönemindeki milletvekilliği yılları. DP yıllarında doğrudan veya dolaylı olarak 7000 (yazı ile yedi bin) yapının moloza çevrilmesine neden olmuştur. İlk yıllarda muhit Harbiye, Taksim, Beşiktaş, Karaköy civarı iken (bakınız Lütfi Kırdar Kongre salonu, Harbiye açıkhava tiyatrosu) ikinci dalgada Vatan- Millet Caddesi güzergahı üzeri ve Aksaray tarafları etkilenen muhit durumuna gelmiştir. Tekrardan hatırlatayım Henri Prost adını bu arada!



Dönemin politik resmini bu kadar kısa bir pasajda aktarabilmem na-mümkün. Sadece Dr. Lütfi Kırdar'a değindim. Bunun da nedeni İnönü Stadyom'unun inşaası ve Taksim Stadı'nın yıkımı için kilit bir kişi olmasıdır. Ancak en azından okur için altyapı oluşturacak bilgi sağladığımı düşünüyorum. Kendi kaynakları ve inisiyatifi ile yapacakları araştırmaları açısından bir yol gösterici olmasını temenni ediyorum burada okuduklarının. Ve geçiyorum Dr. Lütfi Kırdar'ın Taksim Stadı yıkıldıktan sonra İnönü Gezisi açılmadan önce yapacağı 1942 yılında yaptığı konuşmanın gazete duyurusuna. İnönü Gezisi dediğimiz yer, bugünkü Taksim Gezi Parkı.

"İstanbul halkının Milli Şef'imiz İsmet İnönü'ye derin bağlılık ve minnet duygularının bir nişanesi olmak üzere inşa edilen İnönü Gezisi yarın saat 12:30'da vali ve belediye reisi Dr. Lütfi Kırdar bir nutku ile açılacaktır. İstanbul şehir meclisi geçen sene iki karar vermişti. Bunlardan biri İstanbul'un imarı yolunda sarf edilen gayretler arasında şehrin en mühim meydanlarından biri olan Taksim'de İnönü Gezisi vücuda getirilmesine, diğeri de gene burada Milli Şef'in yüksek sanat kıymetini haiz bir heykelinin dikilmesine dairdir.
Dr. Lütfi Kırdar yarın İnönü Gezisi'nin açılış münasebetiyle söyleyeceği nutukta belediye meclisinin şehir halkını temsilen, ittifakla ve alkışlarla vermiş olduğu kararlardan birincisinin tatbik sahasına konulduğunu anlatacak ve İstanbul'un Milli Şef'imize karşı ebedi bağlılık ve minnet duygularına tercüman olacaktır."


Taksim Kışlası'nın yıkılmasının cumhuriyet ülkülerini temel alarak incelediğimizde de simgesel bir değeri olduğu tartışılabilir. Cumhuriyeti kuran kadronun neredeyse hepsi İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) mensubuydu ve 31 Mart isyanı, o zaman II. Meşrutiyet'i ilan ettirmiş olan İTC'ye karşı başlamıştır. İlginç olan nokta, bu isyanın başladığı yerin Taksim Kışlası olmasıdır. 


Gelelim artık son perdeye, yani BJK İnönü Stadı'na. Yukarıda gördüğünüz resim, Gümüşsuyu'ndan inen yoldan çekilmiş. Stad bugünkü yerine inşa edilmeden evvel. Arkadaki sırtta, Beşiktaş Mevlevihanesi'nin Eyüp'e taşınmasına neden Balyan ailesinin eseri Maçka Silahhanesi (İTÜ yerleşkesi) var. Henüz Swissotel yok. Stadın olduğu yerde bir tesis var ve orası Dolmabahçe Gazhanesi. Havagazından, hidrojen ve karbonmonoksitten karışımı, elektrik üreten bir tesis. Sarayı aydınlatmak için sarayın has ahırlarının arkasında kurulmuş zamanında. Daha sonra bu gazhane de Beşiktaş Mevlevihanesi ile aynı kaderi paylaşıyor ve Eyüp'e taşınıyor. 


Gazhaneden günümüze ulaşanları görüyorsunuz solda. Üstteki resimde iki baca arasında mevcut olan yapı, soldakinin atası. Lunapark ile iç içe şu anda. 

Dolmabahçe Gazhanesi 1914 yılında Fransız- Türk ortaklığına 50 yıllığına özelleştirildiğinden ötürü, İnönü Stadı'nın yapımında sürekli sıkıntı çıkarmıştır İnönü yönetimine; zira istimlakı hemen mümkün olmamıştır. 1940 yılında temelleri atılacağı söylenen stadın tam anlamıyla inşaatına, 1960 darbesi sonrası askeri yönetimin gazhaneyi istimlak etmesiyle başlanabilmiştir ancak! 

Stadın ilk mimarları ile daha sonra tekrardan projelendirilmesi sırasında çalışan mimarları arasında çıkan telif hakkı davası da projenin 1960'da tam olarak başlayamamasına neden olmuştur.


  
Yılan hikayesine dönen inşaat, 1963-1964 sezonunda son bulur. İnşaat tam olarak bitmeden gazhane tarafındaki istimlak sürerken henüz iki kat yapılmış tribüne seyirci almaya başlar BJK yönetimi. Kodak yazılı duvar İnönü döneminde istimlak edilemeyen gazhane ile sınırı belli etmek adına, hemen tribün inşaası başlasın diye örülmüş.
Seyirciler bu tribüne has ahırlar kısmındaki tribünden sonra bittiği için ve inşaatı devam ettiği süreçte girmeye başladıklarından ötürü yeni açık demişler.
Gazhaneden istimlak edilen yer daha sonra İETT'ye devredildi. Günümüzde İETT garajı olarak kullanılıyor. Az ilerisine de tünel yapıldı malumunuz.

Gelelim eski açık ve numaralıya. Gördüğünüz üzere sarayın has ağıllarının istimlak edildiği yerler üzerinde yükselmiş bu tribünler ve inşaatın ilk başladığı yerler olmuş. İtalyan mimar Violi, rejimin ve Milli Şef'in gücünü temsil edecek projeyi tamamlamıştır. Ismarlanan özelliklere uygun, antik Roma mimarisini anımsatan bir stad. 
Dediğim gibi orjinal plan üzerinde envai çeşit değişiklik yapılıyor muhtelif aksaklıklardan ötürü. Ama bakınız orjinaline göre stadın nasıl olması planlanmış: (Alttaki resim müzenin girişi, o zamanki has ağıllar. Soldaki camii, Bezmialem Valide Sultan)
  



Stadın Dolmabahçe Sarayı’na bakan yüzünde büyük bir demir kapı yapılacak, bu kapının her iki yanındaki duvarlar tunç rölyeflerle süslenecektir. Bu demir kapı iki yana açıldığında, sağ ve sol tarafta Milli Şef’in Türk gençliğine hitabeleri yer alacaktır. Tunç rölyeflerle süslenen duvarlarla, üzeri kapalı olacak iki tribünün birleştiği noktalara, iki kule inşa edilecek ve bu kulelerin üzerinde de disk ve cirit atan sporcu heykelleri yer alacaktır. Ayrıca stadın gaz şirketi tarafında kalan tribünün arkasındaki alan yeniden düzenlenecek burada tenis kortları yapılacaktır.

Bugün tenis kortu yerine dediğim gibi İETT garajı var. Disk atan ve cirit atan sporcu yerine de sponsorların panoları ve tabelaları var. Stadın adının nasıl İnönü olduğunu ve niye bir ara Mithatpaşa'ya döndüğünü ve daha sonra tekrar neden İnönü yapıldığını aktarıp yazıyı bitiriyorum. Vişnelitekke'den stada gitmek için önce Çırağan'a sonra Maçka'ya daha sonra Taksim'e en sonunda Dolmabahçe'ye vardık. İyi seyirler.



19 Mayıs 1940'taki temel atma töreninden önce Dr. Lütfi Kırdar'ın yaptığı konuşma metni:  

"Aziz Türk genci; senin isminle anılan bu büyük bayramımızda, bu şerefli yıldönümünde, sana mahsus en kıymetli mekteplerden birinin temelini atmakla derin bir ferahlık hissediyorum. Milli şefimiz stadyumların nasıl telakki ve tarif lazım geldiğini şu veciz cümle ile ifade buyurmuşlardır: “Türkiye’yi idare edenler; stadyumu en kıymetli mektep gibi her yerde kurmaya çalışacaklardır. Türkiye’nin istikbalini idare edecek olan genç nesil açık havada, açık meydanlarda yetişecektir.” 
 İşte ben de Milli Şefimiz Büyük İnönü’nün stadyumlar hakkındaki bu irşatlarından (doğru yolu göstermek, uyarmak) ilham alarak şehrin asri (modern) bir stada ihtiyacı olduğunu anladım. Milli Şefimiz Büyük İnönü memleket müdafaasının sportif bir gençlikle daha mükemmel yapılabileceğine, gençliğin bu statta kabiliyetlerini daha müsait şartlarla ispat edeceğine emindir. Sizlere müjdeliyorum ki, Milli Şefimizden yapılacak bu şehir stadımıza ‘İnönü Stadyumu’ ismi verilmesine müsaade verilmesini şehir namına rica ettim. Milli Şefimiz Büyük İnönü’nün bu ricayı kabul buyurmaları dolayısıyla stada ‘İnönü Stadyumu’ ismi veriyorum. Hayırlı olmasını dilerim."

Yukarıdaki alıntıdan da anlayabileceğiniz üzere, Dr. Lütfi Kırdar inisiyatif alarak şehir meclisi veya herhangi bir komisyona sormadan stadın adının İnönü olmasına karar vermiş. Nasıl ki İnönü başa geldiğinde Atatürk ile ilgili büstler, resimler, kutlamalar azaltıldıysa Demokrat Parti başa geldiğinde de İnönü ile ilgili büstler, resimler, adlar bir şekilde kaldırılmıştır. Duvardan inen fotoğraflar, banknotlardan çıkarılan resimler, değiştirilen büstler artık İsmet İnönü'nündür. Bu bağlamda değiştirilen bir ad İnönü Stadyom'udur.

Peki nasıl Mithat Paşa Stadı oldu İnönü Stadı'nın adı? 1951 yazında Atatürk'ü koruma kanunu ile İnönü banknotları ve büstleri değişikliğini meşru bir zemine oturtmuştur DP iktidarı. Aynı günlerde, Fahrettin Kerim Gökay'ın belediye başkanlığında bir başka önerge İstanbul Şehir Meclisi'nde yasallaştırmaktadır: Yaşayan siyaset adamlarının adlarının sokak, meydan, spor sahası, okul ve benzeri alanlardan kaldırılması. Tam da bu önerge oy birliği ile kabul edilmişken Mithat Paşa ismi ülke gündemindedir. 



 Mithat Paşa Kanun-i Esasi'yi hazırlayan, Abdülaziz'i tahttan indirip yerine II. Abdülhamit'i getiren devlet adamıdır. (Abdülaziz'den sonra aslında V. Murat var; ancak 3 ay sürdü hükümdarlığı. Akıl sağlığını kaybetti iddiasıyla yerine II. Abdülhamit getirildi.) Mithat Paşa'nın hikayesi uzun; ama Arabistan'a sürgüne gönderilip ömür boyu hapse mahkum ediliyor ve hapishanede boğularak öldürülüyor. Taif'e gömülüyor.

İşte tam da 1951 yılında Mithat Paşa'nın bir hürriyet şehidi ve kahramanı olduğu hatırlanmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Anıtkabiri olarak adlandırabileceğimiz Şişli'deki Abide-i Hürriyet mezarlığına defnedilmek üzere naaşı Türkiye'ye getirilmektedir. İstanbul Belediye Meclis üyesi Saim Nuri Uray'ın konuşmasını aktarıyorum: 
"Hepinizin bildiği gibi Mithat Paşa hürriyet şehidi ve hürriyet kahramanıdır. Şehir stadımızın Dolmabahçe sarayı karşısında bulunması, Türk gençlerine her spor karşılaşmasında Mithat Paşa’yı ve onun mücadelesini hatırlatacak, hürriyet idealinin bekçileri olan gençlere istibdatla (baskı rejimi) hürriyetin mukayesesi imkânlarını verebilecektir. Mithat Paşa’nın kemiklerinin İstanbul’a doğru yol aldığı şu dakikalarda stadyuma verilecek Mithat Paşa ismi İstanbullu hemşerilerinin büyük ölüye bir hürmet nişanesi olacaktır. Stadyumun isminin Mithat Paşa Stadyumu olarak değiştirilmesini teklif ediyorum." (kaynak: Siyasi nitelikteki alıntılar, Tuğrul Yenidoğan'ın yazısından alınmıştır)

1940'ta İnönü stadı olarak başlayan macera 1951'de daha stadın inşaatı tam olarak bitmeden Mithat Paşa'ya çevrilmiştir böylelikle. 1974 yılına kadar adını muhafaza edecektir. 25 Aralık 1973'te vefat eden İnönü, 1972'ye kadar CHP genel başkanlığını yapmıştır. Milli Şef'tir. Ama kurultayda genel sekreteri Bülent Ecevit'e kaybeder. Bülent Ecevit'in karaoğlan olarak kitleleri sürüklediği yıllardır. Adalet Partisi'ne yakın yayınları ile bilinen Tercüman gazetesi, Ecevit'i eleştiren yazılar neşretmektedir. Tercüman gazetesinin Ecevit'in İnönü'ye karşı girdiği politik mücadeleyi eleştiren yazılarını, İnönü vefat ettikten sonra Ecevit'in daha da göz önüne gelmesini engellemek adına İnönü'nün adını tekrardan stadyuma verilmesine yönelik yazılar takip etmiştir. Velhasıl kelam 14 Ocak 1974'te, İstanbul İl Meclisi'ne bu öneri getirilir ve Mithat Paşa Stadyumu tekrardan İnönü Stadyumu olur. Milli Şef'in ölümünden sadece 3 hafta sonra! Milli Şef de Büyük Şef'in istiragahatı olan Anıtkabir'e defnedilir. İlginçtir ki Anıtkabir, Milli Şef iktidarında bitirilememiştir. 




1947 yılında açıldığında İnönü Stadyum'undaki ilk gölü atan Süleyman Seba, 1998 yılında Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile yapılan sözleşme sonucunda stadı 49 yıllığına kiralamış ve stadın adını BJK İnönü Stadı'na çevirtmiştir. Fi-Yapı ile yapılan sözleşme ile stadın adı Fi-Yapı İnönü Stadı olsa da, Fi-Yapı'nın sözleşmeyi 2011 sonunda feshetmesi neticesinde stadın adı şu anda BJK İnönü Stadı'dır.  

09 Mart 2012

Olmaya Devlet Cihanda...

...bir nefes sihhat gibi.

Ne zaman rahatsizlanilsa sagligin kiymeti bilinmese bu sozcukler dudaklarimizdan dokulur. Cok kullanilan bu cumle genellikle kalip olarak biliniyor ve benim kisisel gozlemim derinlemesine dusunulmuyor uzerinde. Kim soylemistir, cumledeki devlet neyi ifade eder gibi sorular zannetmiyorum ki cok kimse tarafindan bilinsin.

Beni bilenler kendi capimda sozcuklerin kokenlerine merakli oldugumu da bilir. Osmanli Devleti zamaninda resmi yazisma dili, Arapca ve Farsca sozcukler ile yogrulmus bir Turkce oldugundan, gunumuzde Arapca veya Farsca bilmesek debilincaltimiza ve dilimize yerlesmis bu dillerden Turkce'ye dahil ettigimiz sozcukleri belki bilerek ama genelde farkina dahi varmadan her gun kullaniyoruz.

Bu noktada 2 ornek verecegim. Ayni kokten birden fazla sozcuk tureterek dilimize kattigimiz sozcuklerin neredeyse hepsi Arapca'dan. En azindan benim gorebildiklerim.
Birincisi 'emr'. Buyruk anlaminda oldugunda emir oluyor. Emri veren konumuna geldiginizde amir oluyorsunuz. Yok eger emir aliyorsaniz memur oluyorsunuz; bir nevi emir kulu yani.

Ikinci ornegim ise 'cem'. Toplama, bir araya getirme demek. Insan toplulugu olunca cemaat diyoruz; baglamsal olarak din ve mezhep. Spor baglaminda ise ulkemizde sporcular, verdikleri demeclerde oynadiklari takim ve onun taraftari icin camia sozcugunu kullaniyor. Dernek kapsaminda veya bir olayi ya da bir kisiyi kutlamak amaciyla bir araya gelen topluluk icin cemiyet diyoruz. Sosyete hayatina mensup kisileri kastederken de cemiyet kullanildigini goruyoruz. Daha da uzatmadan bu ornekleri cemaatin toplandigi yere camii veya cemevi, bir araya geldikleri gune de cuma dedigimizi ekliyorum; ve devam ediyorum.



Gunumuzde sık kullanmaya devam ettigimiz, dil devriminde yerine yenisi onerilmemis veya onerilmisse bile halk tarafindan benimsenmemis olan ve baska dillerden Turkce'mize dahil ettigimiz sozcukleri yakalamak daha kolay oluyor. Ancak kimi sozcukler var ki ayni kokten olsa dahi bazen ilk bakista yakalayamiyorsunuz. Ornegin sebep. Neden sozcugunu degis tokus ederek kullaniyoruz sebep yerine. Bir seye veya olaya neden olan, sebep olan kisiye veya seye musebbip denirmis eskiden. Hala zaman zaman kullaniriz. Yabanci dilde musebbibin en hos kullanimi benim icin her zaman The Prodigy'nin Firestarter sarkisinda olmustur. Sarki su cumleyle baslar: "I'm the trouble starter, fuckin' instigator."

Yukaridaki paragrafta bahsettigim turdeki sozcukleri genelde eskikalemlerin kose yazilarindan ogreniyorum. Hasan Pulur'un milliyetteki kosesinde denk geldigim ilginc bir sozcugu sizlerle paylasacagim. Hepimiz hala taklit lafini kullaniyoruz. Benzetme, benzeti nadiren de olsa duyuluyor sagda solda. Ha tabii 'imitasyon' 'domine ediyor' yeni 'jenerasyon'u. Hatta ben kisaca 'imit' diyenler biliyorum.
Taklit yapan kisiye -ci yapim eki yardimiyla taklitci diyoruz artik. Arapca bir sozcugu Turkce yapim eki ile zenginlestiriyoruz. Eskiden taklitci yerine mukallit denirmis. Deginmeden gecemeyecegim taklitci bugun artik 'copycat' olarak da oldukca yogun kullaniliyor. Gerek yok.

Paragraf paragraf ornekleri cogaltmak ve mevcut duruma elestirel bakmak 'mumkun'. 'imkan'lar dahilinde. Ancak yaziyi cok da uzatmak istemiyorum. Birkac ornek daha yazacagim. 'terk-metruk' ; 'sohbet- musahip' ; 'vakit- muvakkit" gibi gibi...

Olmaya devlet cihanda bir nefes sihhat gibi baslikli bu yazinin 'musebbib'i de yukarida bahsettigim tarzin temsilcisi bir sozcuk. Yoksa mumessili mi demeliydim. Veya reprosant.(Ne zaman bu sozcugu duysam aklima aninda prezentabl gelir.Yazmadan edemedim) Ama iyice cigrindan cikti. Iyisi mi yazayim artik sozcugu: Muteber. Saygin, hatiri sayilir, itibari olan.




Turk Dil Kurumu muteberi ornek ile anlatirken cumle icinde kullanimini eksik etmeyi sevmiyor. Muhibbi'nin (?) beyitini kullanmis:
Halk icinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sihhat gibi

Ben Fen- Matematik ogrencisi oldugumdan ve universiteye hazirlandigim yillarda OSS uygulandigindan lise yillarimda edebiyat ile ilgili cok fazla bilgi yuklemesi yapmadilar bana. Sormazlardi boyle su misralar kimin, bu tur eserlerin beybabasi kimdir, su sairin mahlasi nedir diye o senelerde sinavda. Biz de ogrenmedik dogal olarak. O yuzden yukarida Muhibbi'nin yaninda parantez icinde soru isareti var. Birazcik arastirdim, bulduklarimi derledim. Asagida sizlerle.

Ben Muhibbi sozcugunu omrumde ilk defa bugun okudum ve gordum. Meger rahmetli Kanuni Sultan Suleyman Hazretleri'nin mahlasi imis. Wikipedia'da yazdigina gore, Divan sairleri arasinda en cok gazel yazan kisi olan Zati'nin 1825 eseri varken Muhibbi'nin toplam 2779 adet gazel yazarak bu alandaki rekoru kirmistir. Ve kendisinin bilinen en meshur gazelinin tumu soyledir:

Halk içinde muteber (önemli) bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdır
Olmaya baht u saadet dünyada vahdet (Allah'la bir olmak) gibi

Ko bu ıyş u işreti (yiyip içmeyi) çün kim fenadur akıbet
Yâr-ı baki ister isen olmaya tâat (itaat) gibi

Olsa kumlar sagışmca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çarh (kum şiseşi) içre bir saat gibi

Ger huzur itmek dilersen ey Muhibbî fârig ol

Olmaya vahdet cihanda kûşe-i uzlet gibi

Muhibbi sevgi duyan, dost anlamina gelen Arapca bir sozcuk. Olmaya devlet cihanda sozcuk obegindeki devlet ise su anda bizim kullandigimiz 'toprak butunlugune bagli olarak siyasal bakimdan orgutlenmis millet veya milletler toplulugunun olusturdugu tuzel varlik' degil. Yani 'devlete kapagi at' veya 'basina devlet kusu konmak' manasindaki devlet degil, o devlet. Muhibbi'nin kullandigi anlamda devlet, mutluluk; talih anlamini iceriyor. Bu baglamda ilk beyitte sairin verdigi mesaj: Halk icinde talihten (mutluluktan) muteber bir nesne yok; ama en buyuk talih (mutluluk) aslinda bir nefes sihhattir.


Yaziyi Baris Manco ile sonlandiriyorum. Bendeniz Baris Manco'nun 7'den 77'ye programini izleyerek buyuyen neslin bir uyesiyim. Ancak Baris Manco'nun tum albumlerini dinlemisligim yoktur, ki bu da benim ayibim. Baris Abi'nin 1986 yilinda cikardigi Degmesin Yagli Boya albumunun bir sarkisi da Olmaya Devlet Cihanda. Cok guzel sozlere sahip, derin sosyal tespitler bulunduran bir eser. Esen kalin.

05 Mart 2012

Amat

Ihsan Oktay Anar'in postmodern romanlar yazdigini soylersem yanilmis olmam diye dusunuyorum. Lisans, yuksek lisans ve doktora egitimlerini felsefe alaninda tamamlayan yazar, egitim hayati boyunca okudugu- okuttugu degisik konular ve kisiler hakkinda bilinen gercekleri kullanarak okuyucuya farkli bir bakis acisi veriyor. Aslinda resmen okuyucu ile oynuyor.

Amat romaninda Amat'in kokeni hakkinda yazilanlari sizlerle paylasiyorum. Amat'in onemli kisiliklerinden Kaptan Diyavol ile ilgili bir paragraf da ek olarak veriyorum. Ingilizce klavye icin kusruma bakmayin.

" Kitabu'l Iber'de anlatildigina gore, Kedigoz Abidin Dede Hazretleri, Ibranice'deki 'EMET' sozcugunun, 'gercek' anlamina geldigini soylemisti. Sabatay Sevi'nin muritlerinden biri olan Galatali hekim Avram Efendi, bir hahamin camurdan bir insan yapip alnina 'EMET' yani 'gercek' yazdigini, boylece bu 'insanin' canlanip her emri yerine getirdigini; ama kelimenin basindaki 'Alef' harfi silindiginde 'EMET,' 'MET' yani 'olum' oldugu icin camurdan yapilan bu bedenin canini kaybettigini anlatmisti. Bunlarin yaninda Avram Efendi, 'EMET' kelimesini Navarihli Yahudilerin 'AMAT' diye telaffuz ettiklerini soylemistir. Dahasi, Kuyruklu Riza Celebi, oyle bir fikir ileri surmustur ki, bu onun cildirdigina en buyuk kanit sayilmistir: Sozum ona Amat adli kalyonda, alinlarina 'AMAT' yazarak dirilttigi cesetlere her soyledigini yaptiran o mahlukun, yani Diyavol'un, bas dusmani olan Suleyman adinda biri, geminin kic tarafindan cekilen bir salopaya irmik halatina tutunarak inmis, salopanin pruva tarafindaki kupeste topunu, geminin kic aynaliginda bulunan isminin 'A' harfine nisan alarak ateslemis, boylece 'AMAT,' 'MAT' haline gelmisti. Timarhanede yazdiklarina bakilirsa..."

"... Kuyruklu Riza Celebi'nin bir diger zirvasi da olumsuzluk konusundaydi. Buna gore Diyavol, yahut asil adiyla Diabolos, zamani geri alma yetenegine sahipti. Bu huner ona gecmise donerek, islemis oldugu gunahlari bir daha islememesi icin bir rahmet olarak verilmisti. Fakat o, kendisine verilen her firsat gibi bunu da kotuye kullanmisti. Bas dusmani olan Suleyman'a kendisinin olumsuz oldugunu, emin olmak istiyorsa pistovunu cekip kendisine ates etmesinin yeterli olacagini soylemisti. Suleyman denileni yapip tetigi cekince silah patlamis, kursun Diabolos'un gogsune saplanmis, fakat az sonra yara kaybolup gitmisti. Isin ilginc yani, ates etmis olmasina ragmen Suleyman'in silahinin hala dolu olmasi idi. Iste Riza Celebi, kursunu yedikten hemen sonra Diabolos'un zamani geriye aldigini, boylece olumden kurtuldugunu ve kendisini olumsuz diye yutturdugunu yazacak kadar ileri gitmistir!"

Alakasiz not: Bugun oynanan Real Madrid- Espanyol macinda Amat diye Ispanyol bir futbolcu oldugunu ogrendim denk gele. Sizler de bilin.

29 Şubat 2012

Yavuz Sultan Selim'in küpesi

Yazı tarzı ve anlatımındaki sıradışılığından ötürü üniversite yıllarımda tanıştığım İhsan Oktay Anar, Amat romanı ile beni yine mest etti. Tarihi kişilikleri, olayları, efsaneleri ve kitapları alıntılayarak gibi görünerek kendince oynamalar yaptığı ve sürreal bir ortam oluşturduğu romanlarında çok akıcı, aynı zaman da bir o kadar keyif verici kurgular buluyorum. Sizlere de tavsiye ederim.

Amat'ı okumadan evvel Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel ve Efrasiyab'ın Hikayeleri okumuş idim. Kitapların uzunluğu 250 sayfayı geçmiyor. Ama her bir kitap farklı bir konu üzerine odaklanıyor ve Türkçe'mizde kullanılan ama temelinden bihaber olduğumuz konulara, sözcüklere ışık tutuyor.

Amat ile ilgili birkaç yazı daha oluşturma niyetindeyim; ama bu yazının muhteviyatı Yavuz Sultan Selim'in küpesi olacak. Dileğim, önce Amat'ın ne ile ilgili olduğundan bahsetmek daha sonra da bu kitabın Yavuz Sultan Selim'in taktığı iddia edilen küpeye nasıl bağlandığını yazmak.




Kitabın konusu, Amat adlı bir gemi ile Akdeniz'de sefere çıkan ve 17. yy Osmanlısı zamanında geçen bahariyecilerin öyküsünü ele alıyor. Kitap boyunca denizcilik terimleri, o zamanlar kullanılan top çeşitleri, gemi türleri, dönemin sosyo- ekonomik yapısı gibi muhtelif konular farklı hikayelere atıflarda bulunarak ve sanki var olan kaynaklardan yararlanılarak okuyuculara aktarılıyor.


Kitabın üçte birine geldiğimde gemideki vardiya sisteminden bahsediyordu yazar. Iskança vardiya saati vaktinde, tayfanın özellikleri tanımlıyordu. İşte o pasaj. Ama öncesinde bilmeyenler için ıskança tayfanın nöbet değişimi demek.

"... Başaltını boşalttıktan sonra az zaman geçmişti ki birinci vardiyanın yorgun, pestili çıkmış neferleri nefes nefese içeri girdiler... Kurt gibi aç oldukları için kuzineden gelecek yemeği bekliyorlardı. Tuzlu ve kuru besin yüzünden dişlerinin hemen hepsi döküldüğü için olsa gerek, yumuşasın diye peksimetlerini ıslak bezlere saran bu ademoğulları, ilk başta pek de o kadar itimat telkin etmiyordu: Bu deniz kurtlarının hemen hepsinin sol kulaklarında altın yahut gümüş küpeler, sol omuzlarında ise akçelerini ve değerli eşyalarını sakladıkları gümüş pazubentleri vardı. Göğüs kıllarını tıraş etmişler, fakat sadece bir tutam bırakıp bu kıllara da incik boncuklar düğümlemişlerdi. Suratları güneşten kırış kırış olmuştu. Gögüslerinde ve yüzlerinde saldırma, yatağan ve kavela yaraları vardı..."





Yukarıdaki pasajı okuyanlar ne ilgisi var şimdi yazılanların Yavuz Sultan Selim Han ile diyebilirler. Ben de hemen aynı gün denkgele okuduğum Murat Bardakçı'nın şu yazısı sayesinde bu bağıntıyı kurdum. Haberin ayrıntıları için verdiğim bağlantıyı kullanabilirsiniz- ben yazının bu konuyla ilgili kısmını burada aktaracağım.

Yavuz'a ait olduğu söylenen Topkapı Sarayı'ndaki meşhur küpeli tablo aslında Şah İsmail'e aittir. Şah İsmail, Şiiliğin yanısıra eski bir Türk tarikati olan Hayderi- Kalenderi inancının liderlerindendir ve küpe de bu inancın sembolüdür.
Murat Bardakçı'nın bu konuya giriş yapmasının sebebi Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nda görev yapan tek küpeli diplomattır. Bu diplomat, merak edenler için adı Hüseyin Avni Karslıoğlu, küpesinin ilhamının Yavuz olduğunun ve 'Nasıl ki Yavuz, kendisinin Allah'ın ve halkın hizmetkarı olduğunu ifada etmek için küpe taktıysa, ben de bu sebepten küpe takıyorum.' açıklamalarını yapmıştır.

Murat Bardakçı'nın tarih konusundaki bilgisine saygı duyuyorum ve aktardıklarını sizlerle paylaşıyorum. "Hayderilik 1221'de ölen Kutbüddin Hayder isminde bir derviş tarafından kurulmuştu, daha önceden mevcut olan güçlü bir tarikatin, Kalenderiliğin bir şubesi sayılırdı ve o devirdeki tarikatlerin en marjinali idi... Hz. Ali'ye duydukları aşırı bağlılık ve günlük hayattan uzaklaşıp kendine mahsus bir dünyada yaşamak hem Hayderiliğin hem de Kalenderiliğin temeli teşkil ederdi. Dervişler saçlarını, kaşlarını, kirpiklerini ve hatta göğüslerinin kıllarını bile tıraş ederler, göğüslerinde bir tutam kıl bırakır ve bu tutama tek bir inci tanesi geçirirlerdi."

Bu bağlamda Amat'taki ıskançada Hayderi- Kalenderiler görevi devralıyordu. Bu tarikat hakkında diğer ilginç bir özellik ise sevilen tatlılardan keşkülün ad babaları olmalarıdır. "Bu tarikata mensup kişilerin belli bir yerleri yoktu, bazen tek başlarına, bazen de birarada gezer ve çoğu zaman dilenerak aldıkları yiyecekleri bellerine astıkları 'keşkül' dedikleri tas koyar ve o tasta yerlerdi. Sonraki asırlarda 'keşkül-i fukara' denen tatlının adı, işte dervişlerin bellerinde taşıdıkları bu tastan geliyordu..."

Gelelim artık bu hikayenin küpeyle olan bağlantısına. Kalenderi ve Hayderi dervişlerinin çok belirgin bir başka özellikleri daha vardı: Kulak memelerinden birini deler ve bu deliğe demirden bir küpe geçirirlerdi. Genellikle halka şeklinde olan ve 'mengüş' denen bu küpeler aynı zamanda İslamiyet'ten de önceki bir inancı, güneşin gücünü temsil ederdi! Demir halkanın yerini, zamanla bu yola bağlı olanların mali güçleri ölçüsünde taktıkları ve altından inciye kadar uzanan kıymetli taşlar ve madenler alacaktı...

Amat ve Yavuz Sultan Selim Han arasındaki bağlantı bu hikaye özelinde şimdilik bu kadar. Kitapta daha onlarca bu tarz en azından benim yakalayabildiğim atıf var. Böyle bir kurguya merak duyanlara şiddetle tavsiye ederim.

22 Şubat 2012

II. Mahmut ve validesi Nakşidil Sultan



Blogun trafiğine baktığımda belli aralıklar ile II. Mahmut hakkında Doğuş'un yazısına erişim görüyorum. Doğuş'un yazısından II. Mahmut ile ilgili yenilikçi, devrimci ve modernleşme yanlısı bir padişah olduğunu anlayabilirsiniz. Bu yazıda ise sağda solda okuduğum ve bana ilginç gelen II. Mahmut ile bağlantısı olan kişiler, olaylar ve yerler arasından seçtiğim bir kişiye odaklanacağım. Belki II. Mahmut ziyaretçileri için faydalı olur.

- II. Mahmut hakkında bana ilginç gelen nokta validesi Nakşidil Sultandır. Sözcük anlamı gönül resmi/ süsü. Türk tarihçileri tarafından Kafkas kökenli bir Müslüman kızı olduğunu söylenen Nakşidil Sultan, aslında bambaşka bir hikayeye sahip. Kime göre? Fransa'daki araştırmacılara göre.





Bizim kaynaklarımızda I. Abdülhamit'in kızı Esma Sultan'ın yalısında büyüdüğü ve yetiştirildiği söylenir Nakşidil Sultan'ın. Ortaköy Camii'nin yanındaki zamanında yanarak tahrip olmuş ama dış duvarları restorasyon geçirmiş ve günümüze kadar ulaşan yapıdan bahsediyorum.

Hikayeyi ilerletmeden evvel I. Abdülhamit'in II. Mahmut'un babası olduğunu, yani II. Mahmut ile Esma Sultan'ın kardeş olduğunu belirtmek isterim. Fransız kaynakları II. Mahmut ile Nakşidil Sultan arasında 9 yaş fark olduğunu ileri sürerek, Nakşidil'in aslında II. Mahmut'u evlat edindiğini söylüyorlar. Pek çok kaynakta ise Nakşidil Sultan'ın doğum tarihi 1768, II. Mahmut'un ise 1785 olarak yazıyor. Fransız iddiaları ile kıyaslandığında öz annesi olabilecek kadar yaş farkı mevcut nihayetinde.

Ara not düşeyim: Muhteşem Yüzyıl'ın getirdiği tantana ile beraber geçen yıl TRT'de Nakşidil Sultan dizisi çekilmeye başlanmıştı; ama çok uzun ömürlü olmadı dizi ve 3 bölüm çekilip yayından kaldırıldı. Bizim tarafımızda Nakşidil Sultan hakkında ilk kez bir eser oluşturulma çabasıydı. Hürrem ve Kösem Sultan isimleri üstüne çok yazılıp çizilmişse de Nakşidil Sultan hakkında neredeyse hiç yazı yoktur. Öte taraftan Fransızlar bugüne kadar 170 tane kitap, belgesel ve film üretmiştir.





Fransızların Nakşidil Sultan'a bu kadar ilgi duymaları boş değil. İddialarına göre Nakşidil Sultan ile Napolyon Bonapart'ın eşi Josephine kuzendiler. O zamanlar Fransa kolonisi olan, bugün ise Fransa'nın denizaşırı ili konumundaki Martinique adasında zengin bir ailenin kızı olarak hayata gözlerini açtığını söyler Fransız kaynakları. Adı Aimée Dubuc de Rivery'dir. (Alakasız not1: basketçi Ronny Turiaf da Martinique adasında büyümüştür. Alakasız not2: Martinique, bir Fransız ili olduğu için her ne kadar Karayipler'de olsa da Avrupa Birliği üyesidir.)

Anlatılanlara göre Aimée eğitim için gittiği Fransa'dan memleketine dönerken Cezayirli korsanlar tarafından kaçırılır ve hediye olarak dönemin Osmanlı padişahı I. Abdülhamit'e verilir. Fransız kaynakların hikayelerinin doğruluğunu kanıtladığı yönünde iddia ettikleri bir olay II. Mahmut'un oğlu Abdülaziz'in Fransa ziyareti sırasında yapılan bir açıklamaya dayanmaktadır:
Avrupa'ya ziyarete giden ilk ve tek padişah olan Abdülaziz, III. Napolyon'un davetlisi olarak Paris'te bulunmuştur. Bu ağırlama sırasında Josephine'in torunu olan III. Napolyon, Fransız basınına Abdülaziz ile akraba olduklarını söylemiştir. Abdülaziz de bu hikayeye göre Nakşidil Sultan'ın torunu olduğu için çember tamamlanmış oluyor.

1989 yapımlı the Favorite filmi bu hikayeyi konu alıyor. Meraklıları için duyurulur.


09 Şubat 2012

milliyetcilik hakkinda bir makale

zamanında aldığım insanlık ve toplum dersleri kapsamında yazdığım ve çekmecemde bulduğum başka bir makalemi sizlerle paylaşıyorum. belki ödev falan yaparken işinize yarar. ya da ne bileyim ilginizi çeker, okursunuz.

----

"A nation is a large-scale solidarity, constituted by the feeling of the sacrifices that one has made in the past and of those that one is prepared to make in the future." (Ernest Renan) Since the French Revolution fundamentally changed the world demographic structure, there have been very different theories trying to explain the reason behind the increasing number of various nations. Thinking nation as a constitution that is formed by race, language, religion and geography is very common, but this way of thinking blocks the facts behind the nationalism which creates a problematic issue and makes it harder to see the reasons of constituting nations is actually spiritual that are based on remembering the past and celebrating the present together.

Nation is not depended on race, religion, language or geography. Firstly, to base on nation to race is not acceptable since ancient Egypt or China is nothing but flocks led by the Son of the Sun or by Son of Heaven, says Renan. Nation is not an antiquity term; it is relatively new term. (Nearly after the French Revolution, it became a real difficult issue) If race were so dominant to determine the nations, it would be very hard to continue the European civilization which is generally constituted by the multi-ethnical countries like Germany, England or France. Instead of being seperated in themselves, they actually form a new kind of sense of belonging together: European Union. Secondly, geography and borders are not very important components to determine the nation so that they are very abstract and temporary in uniting people. And also border cannot be source of forming a nation since it is actually created by the people on the maps. For example, several years age in Turkish film called "Propaganda" there was a scene that showed a man and a woman, who were from the same village before State seperated their village while forming frontiers of the country, kissing each other while there is a wire fence (border) between them. This shows us that border cannot avoid people to have same sense and belonging together. Lastly, religion and language is thought to be the essence of the nation but when one examines the examples, it is very brief that there is nothing more false than this idea. For instance, Prussia where only German is now spoken, spoke Slav a few centuries ago. In Switzerland, there are four different languages to be spoken. Additionally, when one looks at the today's nations, it is very clear that in the same nation there are Muslims, Catholics, Orthodoxes, Protestants and Jewish living together. All of the conditions show us that in order to have a nation, it is not a necessity of having same religion, race or language. As a conclusion, it can be clearly seen that race, geography and language which are very useful tools to unite people, are not very determining factors on nations.

In creating nation what is more important and crucial factor than race, language and geography is unity and forgetting the past identity that helps state and little groups to gain advantages socially and economically. "Nation building" was a functional requirement of modernization. Modern economics required a literate, educated workforce which in turn required integrating the lower classes into a common culture through standardized public education, Kylimcka proclaims. When one looks at the United States, it can be clearly observed that the immigrant, education and social right policies are formed for the continuity of the American economy. There is no bad effect on immigrant when they follow the mainstream and oney the general will (speaking same language and knowing the same history); the system, which connects the minority to the common, is beneficial both for state and themselves. But when the issue is taken from another side, the whole story is different. Nonimmigrant minorities, like native-born Americans are being faced with the oppression of the learning English and speaking it and sharing the history not to avoid the integrity of the mainstream economy or policy. (Kylimcka) It is very brief to understand that erasing the minor differences in country by the tool of education is required for state to continue its economical activities. In William Kylimcka's work "Misunderstanding Nationalims", the national idea first arose among the elites to use it for their purposes. For instance, nationalism helped French and Russian nobility in their battle with absolutist monarchs or German intellectuals in their desire for social acceptance. These are other examples of using nationalism as a tool for someone's advantage. As a conclusion, the core of the economy that depends on the unity of society makes living everyone's own culture harder so it is nearly impossible for state to treat each of its citizens equally. The minor differences must be erased to make people forget their origin and feel a part of big picture with education so as to continue the mainstream activities of the whole. The quotation from Tamir fits the situation: "Nations are cultures that provide their members with meaningful ways of life across the full spectrum of human activity- economic, political, educational and religious)."

As a result, in the lights of what is mentioned above, the nation is not an ancient term. It is formed and has become meaningful with the process of human history through politics and economics. Race, language and religion are very useful tools to unite people by erasing their difference with education for the same purpose. The states can be seen as "organizational cultures", as Anthony Smith calls, that give direction to people's life socially, economically, religiously and educationally. The conflict between coercive State that tries to continue its existence and the people who have their own moral values, historical habits and traditions will probably be there in the history until State can be based on the democratic principles that everyone could live his or her identity and culture.

Shibuya, Tokyo- Altunizade, Istanbul

Geçenlerde hayvan gibi trafik var yine İstanbul'da. 1. köprünün trafiği Anadolu'dan Avrupa'ya geçişte neredeyse Fenerbahçe Stadı'nın oradan başlıyor, 2. köprünün trafiği ise yine aynı istikamette neredeyse Dudullu otoban gişelerinden başlıyor.

Ben de baktım Ankara asfaltı açık, dedim kendime sür arabayı Nakkaştepe'ye. Gir köprüye ayaktan. Tabii bunları yaparken İBB trafik kullandım. Ha bir de size önerim mutlaka yolda taksim dolmuşu kovalayın. Sorabiliyorsanız sorun, soramıyorsanız takip edin.

Nakkaştepe'ye de gitmenin muhtelif yolları var. 1. çevreyolunda hayvani trafik olduğuna Ankara asfaltından gittim, Karacaahmet üstünden Altunizade'ye. Orada biraz cozuttu tabii trafik; ama neyse rahatça döndüm Bağlarbaşı Ermeni mezarlığını geçip köprüye giden yola. Tarihi bir yerleşim birimi olduğundan Osmanlıca, Arapça, Farsça, Ermenice, Musevice, Lehçe, Bulgarca ve aklınıza gelebilecek diğer dillerden bir sokak adı görmeyi beklerdim ama Shibuya Sokak görmeyi hiç beklemezdim.

Hayır sokağın girişine de baktım, daha önce Japonya'daki mabed ve tapınaklar ile ilgili yazdığım girdide bahsettiğim nitelikte bir mabed kapısına da sahip. Tam da Ermeni mezarlığına komşu. Hayır işin ilginci Ermeni mezarlığının da tam içinde Rum mezarlığı da var. Tam bir sentez olmuş.

Merak ettim araştırdım ne alaka Shibuya Sokak diye. Meğer zamanında Üsküdar kardeş şehir olan Japonya'nın Tokyo-Shibuya kentinden gelen misafirlerini ağırlamış. (Üsküdar Belediyesi'nin sitesinden alıntıdır.)

Eksisozlukte de boyle bir girdi yapılmıs zamanında: ermeni mezarına bakan duvarında "japonya - türkiye" arasındaki benzerlikleri gösteren bir çok fotoğraf vardır. bu fotoğraflar asılmadan önce "akdeniz fokları ölmesin ulan" yazısı vardı. benim için daha manidardı.

Not: Bağlarbaşı'ndaki Ermeni mezarlığında Türkiye'deki pek çok meşhur yapının mimarı olan köklü Balyan ailesi ebedi istirahatindedir. Merak edip araştırma yapmaya teşvik edici bir ayrıntı olması dileğiyle.

uretim araclari sahipleri ile emekciler arasindaki sonsuz zitlik

"It was conflict between the various classes, arising from the contradictions in any mode of production." Marx says about motor of history. Throughout history, it is obvious that there has been always a class struggle between basically two groups. In agricultural socities, it was landlords who kept the power versus peasants who worked for the master of land in order to continue their lives. (those peasents transformed into serfs in Middle Ages.) Today's industrial world, in Marx's words two classes are formed by bourgeoisie (i.e. the one who owns the capital) and proletariat (the one who sells his labour). Despite the conflict, there is an antagonistic dependence between those two groups. The reason behind the antagonism is that the owners of means of production need labourers to make profit by producing more, giving low wages to their workers and forcing them to work more; on the other hand the labourer, who try to gain better living conditions with different ways- for instance forming unions and seeking more rights- need the owners to continue their lives.

The first reason to have an antagonism is the bourgeoisie's aim to acquire more profit. In agricultural societies, the landowners used their lands as a tool of getting wealth. They recruited peasents to cultivate their lands, took taxes from those peasants and usually gave them just enough amount coin and land to reproduce themselves. Today's industrial capitalists' tool to gain more wealth is essentially factory. They have the means of production (machines, production apparatus, and raw materials) and capitalists employ workers to produce goods for gaining more wealth. But in order to increase the profit, capitalist always tries to limit the expense. In that sense, owner of the factory gives the wage at the minimum level or forces workers to work long hours for same amount of money for producing more so as to increase their surpluses. The purpose of listed activities is to increase the income and limit the expense as much as possible. In other words, the capital is based on the exploitation of the working class. To avoid being cut the source of money, capital gives opium for masses with the different kinds of ways such as religion, art and state. Religion is usually used for legitimizing the position of owner and worker; and also State is the insurance of capital with police and law to prevent the poor rebellion against riches and State provides security of private property. As a consequence, the owners of the capital always try to minimize the expense and maximize the income for raising productivity with numerous ways. They use state, law and religion to legitimize their actions and keep the workers numb to avoid rebellions of any sort.

Necessity of the capital for the workers to continue their lives is the second reason of the aforementioned antagonism. Workers, who were once upon a time peasants, had to work in factories in order to maintain their lives after the dispossession of the land they once cultivated. They worked to barely survive because they had nothing but their labour to sell. While doing that they wanted to true value of their work. Marx said: "It was the labourers whose work actually produced the good by their skills and effort, so they had the right 'the full fruits of their labour' or another way to say, surplus." Workers were living and working in hard conditions (basic housing without bath or toilet, working 14 hours a day, and getting low wage). Proletariat was not aware that they were really a group of people sharing the same economic and social conditions because of the effort that came from capital in order not to wake them up. The shared experience and awareness of exploitation is the basis of unified class action, as Marx called it "class for itself", workers rised up against system. For instance, in the period of 1780-1850, there were food riots, hundreds of strikes and demonstration in industrial areas. Thousands of men and women set up clubs, joined trade unions, went on strike, demonstrated and signed petitions. Fear of the losing the source of the money was the key factor of workers who gained rights from the owners. Gradually, workers gained access to education, had certain hours and limited age to work from state and rarely from the owner as in the example of Robert Owen- he prohibited children under 10 to work, freeing women to work, ensuring each child an education and he instituted old-age and disability pensions. Consequently, workers resisted the system to get better living and working conditions after they realized that they were actually being numbed by the owners of the means of production.

To sum up, all the examples show us that the conflict between owners of the means of production and the labourers are inevitable due to their natural economic interrelationship but also they depend on each other. Capital needs labour to produce good for making profit while labourers need bourgeoisie to get money for reproducing themselves. This mutual antagonistic relationship has always been there in the history with different class names and probably will be there until it changes into a system in which the sources are equally distributed.

08 Şubat 2012

Devlet ile ilgili bir makale

People, who are social creatures, act rationally and seek peace and benefit but when they face with problems they cannot be the ones who judge or regulate the society because of their self-interests. Throughout history, people always needed a higher institution to control the activities or relationships between each other and that is what is called 'State'. State developed in itself gradually and formed new tools to manage the society (bureaucracy, cash-based economy to name a few) and became more absolute and centralized in modern era. In order to avoid disputes within the society, a contract between society and higher institution, namely State, is inevitable because of rational, beneficial and co-operative nature of human.

State is a requirement for people to regulate their lives. Social theorists like Thomas Hobbes and John Locke, support this ide with their own interpretations. Hobbes approaches State as an legitimized and absolute power institution which provides peace, keep people in control and preserve the society's property and Hobbes sees the social contract unbreakable. For Hobbes, State is a requirement because people are destructive by their nature, without a coersive power there would be no security or moral order for anybody probably. The reason why Hobbes thinks that way is because he lived through the English Civil War.
An objection to Hobbes' idea is that people do not have to follow the social contract between the individual and State. Citizens may well brake the contract in a variety of ways, e.g. rebellion or revolution, and make the state legitimacy disappear. Locke thinks different about State from Hobbes in certain aspects. According to Locke, people are co-operative but they cannot solve their problems on their own since their self-loves make them partial to the matter. What Locke tries to articulate can be understood better with the following example. Consider there are 2 people. One of them cultivates wheat and has a very fertile land while the other one fattens a cow. In that specific case they are mutually dependent one another. Locke says if this is the situation between two people, there must be a similar situation in the society as well. Each and every individual in the society seeks benefit from various conditions and different people. In conclusion, society needs an upper power to regulate itself; but also this power needs citizens for continuity and legitimization.

In the lights of the text above, the state is required but what is there in the state is one critically important question to answer. Working and operating of the state is basically based on benefit because of power associated with it. Firstly, it is unavoiadable that State is a beneficial institution according to David Hume. The reason why State is beneficial is that it is all power game. Similar to Hume's idea, Karl Marx argues in his Manifesto that State is nothing more than a power tool which serves as security guard to perpetuate class domination, nobles over serfs, bourgeoisie over proleteria. It is about State secures one class to be more powerful. The fact behind why there is poverty in society, says Marx, is because the others have more money. State in that sense serves for specific groups' benefits and advantages. Secondly, citizens somehow should involve in controling the socieity for their benefits. John Stuart Mill, who is argued to be the father of liberal democracy, says: "The governors must be held accountable to the governed through political mechanisms- such as regular voting and the struggle among free opinion. That accountability alone can give citizens satisfactory means for choosing, authorizing and controling political decisions." Citizens would become happier when they vote because of the participation in controling the society for their own self-interests and utilities. It is again good for citizen to vote for his or her benefits. As a consequence, benefit determines the people's choices and gives direction the role and condition of state.

To sum up, there exists a couple of points where Marx is right about the function of state- poverty in society is undeniable; the powerful supresses the weak regardless of the dimension of the power; it is all for specific groups' benefits. But overall, Locke's idea seems more dominant that, because of citizens are co-operative and rational, State of Nature is inescapable. It is good for people to have a State that regulates conditions for themselves, giving health services and providing security from internal and external enemy despite the drawbacks that I mentioned above (poverty, suppression, partiality and the like). If there were no state today, the world would be much more difficult to live in.

15 Kasım 2010

benzerlik

bugün haberlerde gördüm, obama japonya'daymış dün. buda heykelinin önünde poz vermiş.



alttaki resim ağustos ayında müslüman örf ve adetleriyle kamakura'da çekildi:


devam et barack, devam.

08 Ekim 2010

Pehlivan

13 Eylül 2010

Japonya Seyir Defteri: Kartvizitler

Japonya'dayken ve döndükten hemen sonra zamanım müsaitken, ülke hakkındaki görüş ve düşüncelerimi paylaştığım yazı dizisine, sevgili adaşım Papasito'nun Dünya şampiyonası hakkındaki girdisini görünce ara vermeyi uygun gördüm.

Dünya şampiyonası başlamışken 2-3 gözlem yaparız, 1-2 de yorumumuzu katar 3-5, ki yazıyla üj bej, yazı koyarız diye planlamıştım kendimce. Ve nihayetinde kendi tarafımdaki dönemsel yoğunluk, diğer yazar arkadaşların da muhtelif nedenleriyle birleşince dünşap için hiçbir bok yazmadık.

Hiçbir şey yazmadığımız benim de işime gelmiş olsa gerek. Zira Japonya ile ilgili de bir bok yazmadım. Belki de yazacaklarımın sonuna gelmişimdir. Ya da kim okuyor kim okumuyor düzgün bir geri dönüş almadığımdan, çok da siklemiyorum. Bu tarz ayıplı sözcükleri kullandığım ve sinkaflı konuştuğum dakikalarda, bilin ki dilimin kemiği yerinde değil.

Yaklaşık 1 aydır kartvizitle ilgili 2 resim koyup 10-15 tümceyi bir araya getirmediğim için oluşamayan bu yazıyı, belki de beğenmediğimden bu tarz konuşmam. Yoksa her normal insan gibi ben de küfrederim; küfretmem de sıkıntı yok bana göre. Ama bunu ulu orta yapmama gerek yok. Gevşeklik üst seviye olunca bir de biz bize olduğumu hissettiğim anlarda gerçek yüzüm sahne alıyor.



Alın bu yukarıdaki Japon kartviziti, benim adıma yapılmış. Arka tarafında ise Latin alfabesiyle bilgilerim mevcut. Japon dediğin stajyerine bile kartvizit bastırıyor. Adamlarda ritüel olmuş kartvizit değiş- tokuşu. Kartı iyice incelemeden, iki eliyle kabul etmeden ve selamını vermeden toplantı masasına oturmuyorlar, sunumlara başlamıyorlar. Kendisinin altı mı yoksa üstü mü olduğunu Kanji dilindeki nüanslardan anlamakta olan Japonlar, kartvizitten aldıkları bu bilgiyle ikili konuşma boyunca kullanacakları sözcükleri belirliyorlar. Bu bilgilere göre daha çok eğilip odadan daha sonra çıkıyor veya kapıyı bu kişiye açıyorlar.

Japonlar daha küçük yaşta, ilkokul evvelindeki çocuklar bile, kartvizit ile haşır neşir oluyor. Marubeni şirketi çalışanlarının çocukları, çocuklar için hazırlanmış özel bir günde kendi adlarına basılmış kartvizitleri genel müdürlere takdim ederek ritüeli öğrenme yolunda ilk adımlarını attılar. Bizzat şahit oldum ve öneminin kültürde büyük olduğunu söylediler, inandım.

Japonlar da böyle bir yöntem belirlemişler; Japon isen mutlaka yapmalısın, ama Japonya'da yaşayan bir yabancı isen zorunlu değil. Müsamaha gösteriyorlar, ayıplamıyorlar da. Ancak Japon dilini kullanıyorsan, dildeki nüans ve kültürdeki farklılıkları bildiğini kabul edip, bu uygulamayı çok ciddiye alıyorlar. Eğer ki bir Japon ile iş yapacaksanız, Japon dili ve kültürü bilen aynı zamanda Kanji'ye hakim bir kişiye ad-soyad-iş bilgilerinizi içeren bir kartvizit hazırlatın; Japon firmasında ilk intibahınız güzel olsun. Gerisi zaten gelir.

07 Eylül 2010

Memur Gandi

Şimdi oldu be Kemal'im