29 Şubat 2012

Yavuz Sultan Selim'in küpesi

Yazı tarzı ve anlatımındaki sıradışılığından ötürü üniversite yıllarımda tanıştığım İhsan Oktay Anar, Amat romanı ile beni yine mest etti. Tarihi kişilikleri, olayları, efsaneleri ve kitapları alıntılayarak gibi görünerek kendince oynamalar yaptığı ve sürreal bir ortam oluşturduğu romanlarında çok akıcı, aynı zaman da bir o kadar keyif verici kurgular buluyorum. Sizlere de tavsiye ederim.

Amat'ı okumadan evvel Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel ve Efrasiyab'ın Hikayeleri okumuş idim. Kitapların uzunluğu 250 sayfayı geçmiyor. Ama her bir kitap farklı bir konu üzerine odaklanıyor ve Türkçe'mizde kullanılan ama temelinden bihaber olduğumuz konulara, sözcüklere ışık tutuyor.

Amat ile ilgili birkaç yazı daha oluşturma niyetindeyim; ama bu yazının muhteviyatı Yavuz Sultan Selim'in küpesi olacak. Dileğim, önce Amat'ın ne ile ilgili olduğundan bahsetmek daha sonra da bu kitabın Yavuz Sultan Selim'in taktığı iddia edilen küpeye nasıl bağlandığını yazmak.




Kitabın konusu, Amat adlı bir gemi ile Akdeniz'de sefere çıkan ve 17. yy Osmanlısı zamanında geçen bahariyecilerin öyküsünü ele alıyor. Kitap boyunca denizcilik terimleri, o zamanlar kullanılan top çeşitleri, gemi türleri, dönemin sosyo- ekonomik yapısı gibi muhtelif konular farklı hikayelere atıflarda bulunarak ve sanki var olan kaynaklardan yararlanılarak okuyuculara aktarılıyor.


Kitabın üçte birine geldiğimde gemideki vardiya sisteminden bahsediyordu yazar. Iskança vardiya saati vaktinde, tayfanın özellikleri tanımlıyordu. İşte o pasaj. Ama öncesinde bilmeyenler için ıskança tayfanın nöbet değişimi demek.

"... Başaltını boşalttıktan sonra az zaman geçmişti ki birinci vardiyanın yorgun, pestili çıkmış neferleri nefes nefese içeri girdiler... Kurt gibi aç oldukları için kuzineden gelecek yemeği bekliyorlardı. Tuzlu ve kuru besin yüzünden dişlerinin hemen hepsi döküldüğü için olsa gerek, yumuşasın diye peksimetlerini ıslak bezlere saran bu ademoğulları, ilk başta pek de o kadar itimat telkin etmiyordu: Bu deniz kurtlarının hemen hepsinin sol kulaklarında altın yahut gümüş küpeler, sol omuzlarında ise akçelerini ve değerli eşyalarını sakladıkları gümüş pazubentleri vardı. Göğüs kıllarını tıraş etmişler, fakat sadece bir tutam bırakıp bu kıllara da incik boncuklar düğümlemişlerdi. Suratları güneşten kırış kırış olmuştu. Gögüslerinde ve yüzlerinde saldırma, yatağan ve kavela yaraları vardı..."





Yukarıdaki pasajı okuyanlar ne ilgisi var şimdi yazılanların Yavuz Sultan Selim Han ile diyebilirler. Ben de hemen aynı gün denkgele okuduğum Murat Bardakçı'nın şu yazısı sayesinde bu bağıntıyı kurdum. Haberin ayrıntıları için verdiğim bağlantıyı kullanabilirsiniz- ben yazının bu konuyla ilgili kısmını burada aktaracağım.

Yavuz'a ait olduğu söylenen Topkapı Sarayı'ndaki meşhur küpeli tablo aslında Şah İsmail'e aittir. Şah İsmail, Şiiliğin yanısıra eski bir Türk tarikati olan Hayderi- Kalenderi inancının liderlerindendir ve küpe de bu inancın sembolüdür.
Murat Bardakçı'nın bu konuya giriş yapmasının sebebi Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nda görev yapan tek küpeli diplomattır. Bu diplomat, merak edenler için adı Hüseyin Avni Karslıoğlu, küpesinin ilhamının Yavuz olduğunun ve 'Nasıl ki Yavuz, kendisinin Allah'ın ve halkın hizmetkarı olduğunu ifada etmek için küpe taktıysa, ben de bu sebepten küpe takıyorum.' açıklamalarını yapmıştır.

Murat Bardakçı'nın tarih konusundaki bilgisine saygı duyuyorum ve aktardıklarını sizlerle paylaşıyorum. "Hayderilik 1221'de ölen Kutbüddin Hayder isminde bir derviş tarafından kurulmuştu, daha önceden mevcut olan güçlü bir tarikatin, Kalenderiliğin bir şubesi sayılırdı ve o devirdeki tarikatlerin en marjinali idi... Hz. Ali'ye duydukları aşırı bağlılık ve günlük hayattan uzaklaşıp kendine mahsus bir dünyada yaşamak hem Hayderiliğin hem de Kalenderiliğin temeli teşkil ederdi. Dervişler saçlarını, kaşlarını, kirpiklerini ve hatta göğüslerinin kıllarını bile tıraş ederler, göğüslerinde bir tutam kıl bırakır ve bu tutama tek bir inci tanesi geçirirlerdi."

Bu bağlamda Amat'taki ıskançada Hayderi- Kalenderiler görevi devralıyordu. Bu tarikat hakkında diğer ilginç bir özellik ise sevilen tatlılardan keşkülün ad babaları olmalarıdır. "Bu tarikata mensup kişilerin belli bir yerleri yoktu, bazen tek başlarına, bazen de birarada gezer ve çoğu zaman dilenerak aldıkları yiyecekleri bellerine astıkları 'keşkül' dedikleri tas koyar ve o tasta yerlerdi. Sonraki asırlarda 'keşkül-i fukara' denen tatlının adı, işte dervişlerin bellerinde taşıdıkları bu tastan geliyordu..."

Gelelim artık bu hikayenin küpeyle olan bağlantısına. Kalenderi ve Hayderi dervişlerinin çok belirgin bir başka özellikleri daha vardı: Kulak memelerinden birini deler ve bu deliğe demirden bir küpe geçirirlerdi. Genellikle halka şeklinde olan ve 'mengüş' denen bu küpeler aynı zamanda İslamiyet'ten de önceki bir inancı, güneşin gücünü temsil ederdi! Demir halkanın yerini, zamanla bu yola bağlı olanların mali güçleri ölçüsünde taktıkları ve altından inciye kadar uzanan kıymetli taşlar ve madenler alacaktı...

Amat ve Yavuz Sultan Selim Han arasındaki bağlantı bu hikaye özelinde şimdilik bu kadar. Kitapta daha onlarca bu tarz en azından benim yakalayabildiğim atıf var. Böyle bir kurguya merak duyanlara şiddetle tavsiye ederim.

22 Şubat 2012

II. Mahmut ve validesi Nakşidil Sultan



Blogun trafiğine baktığımda belli aralıklar ile II. Mahmut hakkında Doğuş'un yazısına erişim görüyorum. Doğuş'un yazısından II. Mahmut ile ilgili yenilikçi, devrimci ve modernleşme yanlısı bir padişah olduğunu anlayabilirsiniz. Bu yazıda ise sağda solda okuduğum ve bana ilginç gelen II. Mahmut ile bağlantısı olan kişiler, olaylar ve yerler arasından seçtiğim bir kişiye odaklanacağım. Belki II. Mahmut ziyaretçileri için faydalı olur.

- II. Mahmut hakkında bana ilginç gelen nokta validesi Nakşidil Sultandır. Sözcük anlamı gönül resmi/ süsü. Türk tarihçileri tarafından Kafkas kökenli bir Müslüman kızı olduğunu söylenen Nakşidil Sultan, aslında bambaşka bir hikayeye sahip. Kime göre? Fransa'daki araştırmacılara göre.





Bizim kaynaklarımızda I. Abdülhamit'in kızı Esma Sultan'ın yalısında büyüdüğü ve yetiştirildiği söylenir Nakşidil Sultan'ın. Ortaköy Camii'nin yanındaki zamanında yanarak tahrip olmuş ama dış duvarları restorasyon geçirmiş ve günümüze kadar ulaşan yapıdan bahsediyorum.

Hikayeyi ilerletmeden evvel I. Abdülhamit'in II. Mahmut'un babası olduğunu, yani II. Mahmut ile Esma Sultan'ın kardeş olduğunu belirtmek isterim. Fransız kaynakları II. Mahmut ile Nakşidil Sultan arasında 9 yaş fark olduğunu ileri sürerek, Nakşidil'in aslında II. Mahmut'u evlat edindiğini söylüyorlar. Pek çok kaynakta ise Nakşidil Sultan'ın doğum tarihi 1768, II. Mahmut'un ise 1785 olarak yazıyor. Fransız iddiaları ile kıyaslandığında öz annesi olabilecek kadar yaş farkı mevcut nihayetinde.

Ara not düşeyim: Muhteşem Yüzyıl'ın getirdiği tantana ile beraber geçen yıl TRT'de Nakşidil Sultan dizisi çekilmeye başlanmıştı; ama çok uzun ömürlü olmadı dizi ve 3 bölüm çekilip yayından kaldırıldı. Bizim tarafımızda Nakşidil Sultan hakkında ilk kez bir eser oluşturulma çabasıydı. Hürrem ve Kösem Sultan isimleri üstüne çok yazılıp çizilmişse de Nakşidil Sultan hakkında neredeyse hiç yazı yoktur. Öte taraftan Fransızlar bugüne kadar 170 tane kitap, belgesel ve film üretmiştir.





Fransızların Nakşidil Sultan'a bu kadar ilgi duymaları boş değil. İddialarına göre Nakşidil Sultan ile Napolyon Bonapart'ın eşi Josephine kuzendiler. O zamanlar Fransa kolonisi olan, bugün ise Fransa'nın denizaşırı ili konumundaki Martinique adasında zengin bir ailenin kızı olarak hayata gözlerini açtığını söyler Fransız kaynakları. Adı Aimée Dubuc de Rivery'dir. (Alakasız not1: basketçi Ronny Turiaf da Martinique adasında büyümüştür. Alakasız not2: Martinique, bir Fransız ili olduğu için her ne kadar Karayipler'de olsa da Avrupa Birliği üyesidir.)

Anlatılanlara göre Aimée eğitim için gittiği Fransa'dan memleketine dönerken Cezayirli korsanlar tarafından kaçırılır ve hediye olarak dönemin Osmanlı padişahı I. Abdülhamit'e verilir. Fransız kaynakların hikayelerinin doğruluğunu kanıtladığı yönünde iddia ettikleri bir olay II. Mahmut'un oğlu Abdülaziz'in Fransa ziyareti sırasında yapılan bir açıklamaya dayanmaktadır:
Avrupa'ya ziyarete giden ilk ve tek padişah olan Abdülaziz, III. Napolyon'un davetlisi olarak Paris'te bulunmuştur. Bu ağırlama sırasında Josephine'in torunu olan III. Napolyon, Fransız basınına Abdülaziz ile akraba olduklarını söylemiştir. Abdülaziz de bu hikayeye göre Nakşidil Sultan'ın torunu olduğu için çember tamamlanmış oluyor.

1989 yapımlı the Favorite filmi bu hikayeyi konu alıyor. Meraklıları için duyurulur.


09 Şubat 2012

milliyetcilik hakkinda bir makale

zamanında aldığım insanlık ve toplum dersleri kapsamında yazdığım ve çekmecemde bulduğum başka bir makalemi sizlerle paylaşıyorum. belki ödev falan yaparken işinize yarar. ya da ne bileyim ilginizi çeker, okursunuz.

----

"A nation is a large-scale solidarity, constituted by the feeling of the sacrifices that one has made in the past and of those that one is prepared to make in the future." (Ernest Renan) Since the French Revolution fundamentally changed the world demographic structure, there have been very different theories trying to explain the reason behind the increasing number of various nations. Thinking nation as a constitution that is formed by race, language, religion and geography is very common, but this way of thinking blocks the facts behind the nationalism which creates a problematic issue and makes it harder to see the reasons of constituting nations is actually spiritual that are based on remembering the past and celebrating the present together.

Nation is not depended on race, religion, language or geography. Firstly, to base on nation to race is not acceptable since ancient Egypt or China is nothing but flocks led by the Son of the Sun or by Son of Heaven, says Renan. Nation is not an antiquity term; it is relatively new term. (Nearly after the French Revolution, it became a real difficult issue) If race were so dominant to determine the nations, it would be very hard to continue the European civilization which is generally constituted by the multi-ethnical countries like Germany, England or France. Instead of being seperated in themselves, they actually form a new kind of sense of belonging together: European Union. Secondly, geography and borders are not very important components to determine the nation so that they are very abstract and temporary in uniting people. And also border cannot be source of forming a nation since it is actually created by the people on the maps. For example, several years age in Turkish film called "Propaganda" there was a scene that showed a man and a woman, who were from the same village before State seperated their village while forming frontiers of the country, kissing each other while there is a wire fence (border) between them. This shows us that border cannot avoid people to have same sense and belonging together. Lastly, religion and language is thought to be the essence of the nation but when one examines the examples, it is very brief that there is nothing more false than this idea. For instance, Prussia where only German is now spoken, spoke Slav a few centuries ago. In Switzerland, there are four different languages to be spoken. Additionally, when one looks at the today's nations, it is very clear that in the same nation there are Muslims, Catholics, Orthodoxes, Protestants and Jewish living together. All of the conditions show us that in order to have a nation, it is not a necessity of having same religion, race or language. As a conclusion, it can be clearly seen that race, geography and language which are very useful tools to unite people, are not very determining factors on nations.

In creating nation what is more important and crucial factor than race, language and geography is unity and forgetting the past identity that helps state and little groups to gain advantages socially and economically. "Nation building" was a functional requirement of modernization. Modern economics required a literate, educated workforce which in turn required integrating the lower classes into a common culture through standardized public education, Kylimcka proclaims. When one looks at the United States, it can be clearly observed that the immigrant, education and social right policies are formed for the continuity of the American economy. There is no bad effect on immigrant when they follow the mainstream and oney the general will (speaking same language and knowing the same history); the system, which connects the minority to the common, is beneficial both for state and themselves. But when the issue is taken from another side, the whole story is different. Nonimmigrant minorities, like native-born Americans are being faced with the oppression of the learning English and speaking it and sharing the history not to avoid the integrity of the mainstream economy or policy. (Kylimcka) It is very brief to understand that erasing the minor differences in country by the tool of education is required for state to continue its economical activities. In William Kylimcka's work "Misunderstanding Nationalims", the national idea first arose among the elites to use it for their purposes. For instance, nationalism helped French and Russian nobility in their battle with absolutist monarchs or German intellectuals in their desire for social acceptance. These are other examples of using nationalism as a tool for someone's advantage. As a conclusion, the core of the economy that depends on the unity of society makes living everyone's own culture harder so it is nearly impossible for state to treat each of its citizens equally. The minor differences must be erased to make people forget their origin and feel a part of big picture with education so as to continue the mainstream activities of the whole. The quotation from Tamir fits the situation: "Nations are cultures that provide their members with meaningful ways of life across the full spectrum of human activity- economic, political, educational and religious)."

As a result, in the lights of what is mentioned above, the nation is not an ancient term. It is formed and has become meaningful with the process of human history through politics and economics. Race, language and religion are very useful tools to unite people by erasing their difference with education for the same purpose. The states can be seen as "organizational cultures", as Anthony Smith calls, that give direction to people's life socially, economically, religiously and educationally. The conflict between coercive State that tries to continue its existence and the people who have their own moral values, historical habits and traditions will probably be there in the history until State can be based on the democratic principles that everyone could live his or her identity and culture.

Shibuya, Tokyo- Altunizade, Istanbul

Geçenlerde hayvan gibi trafik var yine İstanbul'da. 1. köprünün trafiği Anadolu'dan Avrupa'ya geçişte neredeyse Fenerbahçe Stadı'nın oradan başlıyor, 2. köprünün trafiği ise yine aynı istikamette neredeyse Dudullu otoban gişelerinden başlıyor.

Ben de baktım Ankara asfaltı açık, dedim kendime sür arabayı Nakkaştepe'ye. Gir köprüye ayaktan. Tabii bunları yaparken İBB trafik kullandım. Ha bir de size önerim mutlaka yolda taksim dolmuşu kovalayın. Sorabiliyorsanız sorun, soramıyorsanız takip edin.

Nakkaştepe'ye de gitmenin muhtelif yolları var. 1. çevreyolunda hayvani trafik olduğuna Ankara asfaltından gittim, Karacaahmet üstünden Altunizade'ye. Orada biraz cozuttu tabii trafik; ama neyse rahatça döndüm Bağlarbaşı Ermeni mezarlığını geçip köprüye giden yola. Tarihi bir yerleşim birimi olduğundan Osmanlıca, Arapça, Farsça, Ermenice, Musevice, Lehçe, Bulgarca ve aklınıza gelebilecek diğer dillerden bir sokak adı görmeyi beklerdim ama Shibuya Sokak görmeyi hiç beklemezdim.

Hayır sokağın girişine de baktım, daha önce Japonya'daki mabed ve tapınaklar ile ilgili yazdığım girdide bahsettiğim nitelikte bir mabed kapısına da sahip. Tam da Ermeni mezarlığına komşu. Hayır işin ilginci Ermeni mezarlığının da tam içinde Rum mezarlığı da var. Tam bir sentez olmuş.

Merak ettim araştırdım ne alaka Shibuya Sokak diye. Meğer zamanında Üsküdar kardeş şehir olan Japonya'nın Tokyo-Shibuya kentinden gelen misafirlerini ağırlamış. (Üsküdar Belediyesi'nin sitesinden alıntıdır.)

Eksisozlukte de boyle bir girdi yapılmıs zamanında: ermeni mezarına bakan duvarında "japonya - türkiye" arasındaki benzerlikleri gösteren bir çok fotoğraf vardır. bu fotoğraflar asılmadan önce "akdeniz fokları ölmesin ulan" yazısı vardı. benim için daha manidardı.

Not: Bağlarbaşı'ndaki Ermeni mezarlığında Türkiye'deki pek çok meşhur yapının mimarı olan köklü Balyan ailesi ebedi istirahatindedir. Merak edip araştırma yapmaya teşvik edici bir ayrıntı olması dileğiyle.

uretim araclari sahipleri ile emekciler arasindaki sonsuz zitlik

"It was conflict between the various classes, arising from the contradictions in any mode of production." Marx says about motor of history. Throughout history, it is obvious that there has been always a class struggle between basically two groups. In agricultural socities, it was landlords who kept the power versus peasants who worked for the master of land in order to continue their lives. (those peasents transformed into serfs in Middle Ages.) Today's industrial world, in Marx's words two classes are formed by bourgeoisie (i.e. the one who owns the capital) and proletariat (the one who sells his labour). Despite the conflict, there is an antagonistic dependence between those two groups. The reason behind the antagonism is that the owners of means of production need labourers to make profit by producing more, giving low wages to their workers and forcing them to work more; on the other hand the labourer, who try to gain better living conditions with different ways- for instance forming unions and seeking more rights- need the owners to continue their lives.

The first reason to have an antagonism is the bourgeoisie's aim to acquire more profit. In agricultural societies, the landowners used their lands as a tool of getting wealth. They recruited peasents to cultivate their lands, took taxes from those peasants and usually gave them just enough amount coin and land to reproduce themselves. Today's industrial capitalists' tool to gain more wealth is essentially factory. They have the means of production (machines, production apparatus, and raw materials) and capitalists employ workers to produce goods for gaining more wealth. But in order to increase the profit, capitalist always tries to limit the expense. In that sense, owner of the factory gives the wage at the minimum level or forces workers to work long hours for same amount of money for producing more so as to increase their surpluses. The purpose of listed activities is to increase the income and limit the expense as much as possible. In other words, the capital is based on the exploitation of the working class. To avoid being cut the source of money, capital gives opium for masses with the different kinds of ways such as religion, art and state. Religion is usually used for legitimizing the position of owner and worker; and also State is the insurance of capital with police and law to prevent the poor rebellion against riches and State provides security of private property. As a consequence, the owners of the capital always try to minimize the expense and maximize the income for raising productivity with numerous ways. They use state, law and religion to legitimize their actions and keep the workers numb to avoid rebellions of any sort.

Necessity of the capital for the workers to continue their lives is the second reason of the aforementioned antagonism. Workers, who were once upon a time peasants, had to work in factories in order to maintain their lives after the dispossession of the land they once cultivated. They worked to barely survive because they had nothing but their labour to sell. While doing that they wanted to true value of their work. Marx said: "It was the labourers whose work actually produced the good by their skills and effort, so they had the right 'the full fruits of their labour' or another way to say, surplus." Workers were living and working in hard conditions (basic housing without bath or toilet, working 14 hours a day, and getting low wage). Proletariat was not aware that they were really a group of people sharing the same economic and social conditions because of the effort that came from capital in order not to wake them up. The shared experience and awareness of exploitation is the basis of unified class action, as Marx called it "class for itself", workers rised up against system. For instance, in the period of 1780-1850, there were food riots, hundreds of strikes and demonstration in industrial areas. Thousands of men and women set up clubs, joined trade unions, went on strike, demonstrated and signed petitions. Fear of the losing the source of the money was the key factor of workers who gained rights from the owners. Gradually, workers gained access to education, had certain hours and limited age to work from state and rarely from the owner as in the example of Robert Owen- he prohibited children under 10 to work, freeing women to work, ensuring each child an education and he instituted old-age and disability pensions. Consequently, workers resisted the system to get better living and working conditions after they realized that they were actually being numbed by the owners of the means of production.

To sum up, all the examples show us that the conflict between owners of the means of production and the labourers are inevitable due to their natural economic interrelationship but also they depend on each other. Capital needs labour to produce good for making profit while labourers need bourgeoisie to get money for reproducing themselves. This mutual antagonistic relationship has always been there in the history with different class names and probably will be there until it changes into a system in which the sources are equally distributed.

08 Şubat 2012

Devlet ile ilgili bir makale

People, who are social creatures, act rationally and seek peace and benefit but when they face with problems they cannot be the ones who judge or regulate the society because of their self-interests. Throughout history, people always needed a higher institution to control the activities or relationships between each other and that is what is called 'State'. State developed in itself gradually and formed new tools to manage the society (bureaucracy, cash-based economy to name a few) and became more absolute and centralized in modern era. In order to avoid disputes within the society, a contract between society and higher institution, namely State, is inevitable because of rational, beneficial and co-operative nature of human.

State is a requirement for people to regulate their lives. Social theorists like Thomas Hobbes and John Locke, support this ide with their own interpretations. Hobbes approaches State as an legitimized and absolute power institution which provides peace, keep people in control and preserve the society's property and Hobbes sees the social contract unbreakable. For Hobbes, State is a requirement because people are destructive by their nature, without a coersive power there would be no security or moral order for anybody probably. The reason why Hobbes thinks that way is because he lived through the English Civil War.
An objection to Hobbes' idea is that people do not have to follow the social contract between the individual and State. Citizens may well brake the contract in a variety of ways, e.g. rebellion or revolution, and make the state legitimacy disappear. Locke thinks different about State from Hobbes in certain aspects. According to Locke, people are co-operative but they cannot solve their problems on their own since their self-loves make them partial to the matter. What Locke tries to articulate can be understood better with the following example. Consider there are 2 people. One of them cultivates wheat and has a very fertile land while the other one fattens a cow. In that specific case they are mutually dependent one another. Locke says if this is the situation between two people, there must be a similar situation in the society as well. Each and every individual in the society seeks benefit from various conditions and different people. In conclusion, society needs an upper power to regulate itself; but also this power needs citizens for continuity and legitimization.

In the lights of the text above, the state is required but what is there in the state is one critically important question to answer. Working and operating of the state is basically based on benefit because of power associated with it. Firstly, it is unavoiadable that State is a beneficial institution according to David Hume. The reason why State is beneficial is that it is all power game. Similar to Hume's idea, Karl Marx argues in his Manifesto that State is nothing more than a power tool which serves as security guard to perpetuate class domination, nobles over serfs, bourgeoisie over proleteria. It is about State secures one class to be more powerful. The fact behind why there is poverty in society, says Marx, is because the others have more money. State in that sense serves for specific groups' benefits and advantages. Secondly, citizens somehow should involve in controling the socieity for their benefits. John Stuart Mill, who is argued to be the father of liberal democracy, says: "The governors must be held accountable to the governed through political mechanisms- such as regular voting and the struggle among free opinion. That accountability alone can give citizens satisfactory means for choosing, authorizing and controling political decisions." Citizens would become happier when they vote because of the participation in controling the society for their own self-interests and utilities. It is again good for citizen to vote for his or her benefits. As a consequence, benefit determines the people's choices and gives direction the role and condition of state.

To sum up, there exists a couple of points where Marx is right about the function of state- poverty in society is undeniable; the powerful supresses the weak regardless of the dimension of the power; it is all for specific groups' benefits. But overall, Locke's idea seems more dominant that, because of citizens are co-operative and rational, State of Nature is inescapable. It is good for people to have a State that regulates conditions for themselves, giving health services and providing security from internal and external enemy despite the drawbacks that I mentioned above (poverty, suppression, partiality and the like). If there were no state today, the world would be much more difficult to live in.

15 Kasım 2010

benzerlik

bugün haberlerde gördüm, obama japonya'daymış dün. buda heykelinin önünde poz vermiş.



alttaki resim ağustos ayında müslüman örf ve adetleriyle kamakura'da çekildi:


devam et barack, devam.

08 Ekim 2010

Pehlivan

13 Eylül 2010

Japonya Seyir Defteri: Kartvizitler

Japonya'dayken ve döndükten hemen sonra zamanım müsaitken, ülke hakkındaki görüş ve düşüncelerimi paylaştığım yazı dizisine, sevgili adaşım Papasito'nun Dünya şampiyonası hakkındaki girdisini görünce ara vermeyi uygun gördüm.

Dünya şampiyonası başlamışken 2-3 gözlem yaparız, 1-2 de yorumumuzu katar 3-5, ki yazıyla üj bej, yazı koyarız diye planlamıştım kendimce. Ve nihayetinde kendi tarafımdaki dönemsel yoğunluk, diğer yazar arkadaşların da muhtelif nedenleriyle birleşince dünşap için hiçbir bok yazmadık.

Hiçbir şey yazmadığımız benim de işime gelmiş olsa gerek. Zira Japonya ile ilgili de bir bok yazmadım. Belki de yazacaklarımın sonuna gelmişimdir. Ya da kim okuyor kim okumuyor düzgün bir geri dönüş almadığımdan, çok da siklemiyorum. Bu tarz ayıplı sözcükleri kullandığım ve sinkaflı konuştuğum dakikalarda, bilin ki dilimin kemiği yerinde değil.

Yaklaşık 1 aydır kartvizitle ilgili 2 resim koyup 10-15 tümceyi bir araya getirmediğim için oluşamayan bu yazıyı, belki de beğenmediğimden bu tarz konuşmam. Yoksa her normal insan gibi ben de küfrederim; küfretmem de sıkıntı yok bana göre. Ama bunu ulu orta yapmama gerek yok. Gevşeklik üst seviye olunca bir de biz bize olduğumu hissettiğim anlarda gerçek yüzüm sahne alıyor.



Alın bu yukarıdaki Japon kartviziti, benim adıma yapılmış. Arka tarafında ise Latin alfabesiyle bilgilerim mevcut. Japon dediğin stajyerine bile kartvizit bastırıyor. Adamlarda ritüel olmuş kartvizit değiş- tokuşu. Kartı iyice incelemeden, iki eliyle kabul etmeden ve selamını vermeden toplantı masasına oturmuyorlar, sunumlara başlamıyorlar. Kendisinin altı mı yoksa üstü mü olduğunu Kanji dilindeki nüanslardan anlamakta olan Japonlar, kartvizitten aldıkları bu bilgiyle ikili konuşma boyunca kullanacakları sözcükleri belirliyorlar. Bu bilgilere göre daha çok eğilip odadan daha sonra çıkıyor veya kapıyı bu kişiye açıyorlar.

Japonlar daha küçük yaşta, ilkokul evvelindeki çocuklar bile, kartvizit ile haşır neşir oluyor. Marubeni şirketi çalışanlarının çocukları, çocuklar için hazırlanmış özel bir günde kendi adlarına basılmış kartvizitleri genel müdürlere takdim ederek ritüeli öğrenme yolunda ilk adımlarını attılar. Bizzat şahit oldum ve öneminin kültürde büyük olduğunu söylediler, inandım.

Japonlar da böyle bir yöntem belirlemişler; Japon isen mutlaka yapmalısın, ama Japonya'da yaşayan bir yabancı isen zorunlu değil. Müsamaha gösteriyorlar, ayıplamıyorlar da. Ancak Japon dilini kullanıyorsan, dildeki nüans ve kültürdeki farklılıkları bildiğini kabul edip, bu uygulamayı çok ciddiye alıyorlar. Eğer ki bir Japon ile iş yapacaksanız, Japon dili ve kültürü bilen aynı zamanda Kanji'ye hakim bir kişiye ad-soyad-iş bilgilerinizi içeren bir kartvizit hazırlatın; Japon firmasında ilk intibahınız güzel olsun. Gerisi zaten gelir.

07 Eylül 2010

Memur Gandi

Şimdi oldu be Kemal'im

30 Ağustos 2010

FIBA 2010 World Basket Seyirci Sorunsalı

İki gün oldu maçlara gidip geliyorum. Malum gönüllü olduğum için maçtan çok önce salona gidip maçlar bittikten sonra salondan ayrılıyorum. Basında gördüğüm saçma bir konuya değinmek istiyorum. "Tribünler dolmadı, boş kaldı, seyirci ilgisiz". Bence bu ucuz bir yorum. Biletlerin günlük satıldığını, tek biletle üç maç izlediğini hepimiz biliyoruz tamam. Ancak her bilet alan adamın üç maçın üçünüde izlemediğini ekran başındaki adam bilemeyebilir de orada bulunan basının göremediğine çocuk olsa inanmaz. Seyircilerin maç seçtiğine bizzat şahit oldum iki gün boyunca. Maçı olan takımın seyircisi maçtan yaklaşık yarım saat önce salona geliyor, maç bitincede gidiyor (geneli) . Aynı sirkulasyon devam eden maçlarda yine gerçekleşiyor. Bütün biletlerin aynı grubun takımlarına eşit şekilde pay edildiğini varsayar isek basit bir hesapla maç esnasında salonun 2/6'lik kısmı anca dolar. Olmadı 3/6. Demek ki zaten salonu doldurma ihtimali gayet zayıfmış.

Bilet fiyatı Türkiye standartları için sarsıcı değil bence. Zone1 için üç maçı 90 liradan izlemek hesaplı. Sonuçta İspanyayı, Fransayı falan izliyorsunuz. Ancak diğer günler için ekstra 90,90,90,90 veya 40,40,40,40 şeklinde gitme ihtimali yok. Sabancı olsan kıyamazsın o paraya işte :)

Neyse fazla kıllattım yine. Diğer ufak notlarımı bildirmek istiyorum. Litvanya seyircisini bizim Buca taraftarına benzettim. Çoğunluğu maça kafası güzel geliyor. İlk gün merdivenlerden, koridorlardan Litvanyalı topladık. Tribündeki sevimli görüntüleri olduğu kadar kafaları güzel yaptıkları ile de eksi not aldılar benden. Fransa seyircisinden tiksindim. St.Germain Huzur Evi sakinleri Dünya Şampiyonasına gezi düzenlemiş gibi hissettik. Derisi buruşmamış Fransız sayısı düşüktü. Yaşları gibi küstahlıkları had safadaydı. İngilizce konuşan Fransız sayısı çok azdı. Bilmediğinden değil götlük olsun diye yaptıklarını anlayabiliyoruz. Sevemedim Fransızları. İspanyollar'ın çoğunluğu İzmir'de yaşayan İspanyollar. Biraz çekingenler, genelde kendi hallerinde takılıyorlar. Türk taraftarlarda çoğunlukla İspanya'yı destekliyor. Formalı tişörtlü çok İspanyol apaçisi Türk gördüm. Lübnanlılar bildiğin Lübnanlı. Sigara içilmez pankartının altında çömerek sigara içen mi ararsın (ki her 20 metrede bi sigara içilebilir alanlar var koridorlarda) sıçıp sifonu çekmeyen, fotoğrafını çektirtip satın almayan... Yine de 90dk susmadılar tarzı desteklediler takımlarını. Kanadalı 3-5 kişi gördüm onlarda yanlışlıkla geldiler heralde. Yeni Zelandalı taraftarlar açık ara favorim. Muhtemelen İngiltere'de yaşıyan kiwiler gelmiş. Son derece rahatlar. Bünyeler alkole alışkın olduğu için alkollü olsa da kontrolsüz değiller. Tribünde "neşe" yapan tek ekiptiler. Daha kalabalık gelseler eğlence artardı.

Bunların haricinde gördüğüm ve ayıpladığım bi olay oldu. Öğlen Litvanyalı seyirciler salona girerken sarhoş bi taraftar bi bayan polisi bildiğin avuçladı. Tam "parmak attı" tanımına uymasa da net taciz etti. Ben tam ulan olay çıktı be derken kadın polis gayet sırıtarak hıhı hihi falan sesler çıkardı. Şimdi diyelim ki aynı olay Buca maçında oldu... Sizin pasifliğinizi yiim ben be kamiller!!!

26 Ağustos 2010

Japon

23 Ağustos 2010

FIBA 2010 WORLD CHAMPIONSHIP VOLUNTEER KIT *leaked*




Şort siyah, tişört ilginç bi kırmızı, şapka siyah, MP tarzı ayakkabılar... Aslında giyerek bi foto koymak isterdim ama tecrübelerim bi çimçik attı :)) Turnuva gönüllüleri bunları giyecek arkadaşlar. Dişiler beyaz tişört giycek onlar daha güzel. İlk gün kasmazsa ayakkabıları derhal değiştirir akşamınada GG'da arttırmaya koyarım.

Not: Bu arada arkadaşlar, İzmir'de maç izleyecek arkadaşlar isterse iletişime geçsin...

Bu Benim Formam

Adidas bu sezon formalarda genelde beklenenleri karşılaymadı özellikle Türkiye Liglerinde. Fener&Galatasaray formaları komple kötü. Fenerin çubuklusunu, Galatsaray'ın parçalısını Lescon'da aynen yapabilir zaten. Beşiktaşın formaları daha bi giyilebilir artı yeni transferlerin gazıyla bu sezon birden fazla forma alan BJK taraftarı çok olur.

Bu sezon bizim takımda lescon'dan lotto'ya geçti. Federasyonun kataloğunda 5 forma seti var yine ama 6. seti daha ilk haftadan eklemişler. Hepsi birden satışa çıkınca hangisini alacağımızı şaşırıyoruz. Parçalı, çubuklu, sarı, lacivert, beyaz, fosforlu öeeeffff yeter.

Son 1-2 sezondur forma'ya ciddi paralar harcamıyorum. Önceleri hayvani paralar yatırırdım formaya neyse ki o illetten kurtuldum. Ama şu Çelsi formasını almassam eksik kalırım diyebilirim. Alternatif formalar İngilterede fazla tutulmuyor. Mesela Chelsea taraftarı %90 mavi forma giyer. O yüzden bu formada elde kalır, sezonun ikinci yarısı indirimden çakarız inşallah. 2. yarı doğumgünüme doğru başlıyo, bi forma fena gitmez hani... :)

21 Ağustos 2010

Japonya Seyir Defteri: Mabed ve Tapınak

Bu girdide, Japonya'daki din ve ibadethanelerden bahsedeceğim. Öncelikle Japonya'nın dini inanışı hakkında kapsamlı bir yazı yazacak kadar bilgiye sahip olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak Şintoizm ve Budizm dinlerinin iç içe girdiği bu ülkede, ibadethaneler hakkında en azından çok temel birkaç noktayı sizlerle paylaşacağım, ki gördüğünüz yapının en azından hangi din için olduğunu ayırt edebilir hale geliniz. Bu yazıyı, Japonya'da bana anlatılanlar, çektiğim fotoğraf ve videolar ile internette yaptığım araştırmalar sonucu oluşturdum

Japonya ile ilgili önceki yazılarda bahsettiğim üzere, Japonya'nın içine kapalı ve dışarı tamamen açık olduğu dönemler ola gelmiş. Çin kültürü ve dini ile tanışmaları, dışa açıldıkları 6.yüzyıla denk geliyor. Japonlar dışarıdan ithal ettikleri kavramları, kendi kültürlerini zenginleştiriyor olarak görüp bunları sahiplenir ve kendileri yaratmışçasına benimserlermiş. Bu bağlamda ilk örnek, şu anda kullandıkları Kanji alfabesi Çin alfabesiyle neredeyse birebir. Örnek olarak Çince konuşamayan bir Japon, meramını Kanji alfabesiyle Çinlilere anlatabiliyormuş. Diğer ve yazıyla alakalı olan örnek ise Budizm.



Japonların kendi anlayışına göre, her kabilenin kendine özgü inandığı ve taptığı tanrılar varmış- adları da kami . Çeşit çeşit nesnelere tapılan ve inanılan bu sistemde; kabilelerin en güçlüsü, şu anki imparatorun ecdadı, kendi anlayışını ülke geneline kabul ettirerek bütünsel bir dini ideolojinin temelini atmış. Japonlar bu dine, kami no michi diyorlarmış- Tanrılar'ın minvali/ tarzı anlamında. Çin alfabesini benimsemelerinden sonra bu sözcüğün telaffuzu Shin tao olduğundan, o günden itibaren bu ad kullanılır olmuş ve günümüze kadar gelmiş. Yukarıda gördüğünüz resim, bir Şinto mabedinin girişine ait.



Avrupa'daki kullanımı 45 derece açıyla Nazi bayrağında olan swastika, Japonya'da Şinto mabedlerinde adak ve sunak yerlerinde bulunuyor. Ayrıca haritalarda, swastika mabedleri temsil ediyor. Swastika'nın muhtelif anlamları olmasından mütevellit, konuyla ilgili net bir açıklama yapamayacağım maalesef. Ancak Şinto ibadethanelerine mabed demem, alelade bir sözcük seçimi değil. İngilizce'de shrine olarak geçiyor- ve pek çok farklı dinde farklı maksatlarla var olsa da, Japonya'da Şinto ibadethaneleri için kullanılıyor. Japonca'da ise Şinto ibadethanelerine jinjya adı veriliyor. İki üstteki resimde de görebildiğiniz üzere pi sayısına benzer, torii adı verilen giriş kapıları var.



Yukarıda gördüğünüz ve benim bulanık bir şekilde resmini çekebildiğim ibadethane, Kyoto'daki ünlü Kiyomizu Budist tapınağı. Budizm ile ilgili ibadethaneler, İngilizce'de temple olarak- Japonca'da ise tera olarak geçiyor. Kiyomizu, dünyanın 7 yeni harikası için son 21'e kaldığını ama listeye seçilemediğini belirtmekte fayda var. Ek olarak mizu Japonca'da su demek, kiyo saf/ temiz anlamına geliyor. Bu tapınaklar, mutlaka Buda'nın görüntüsüne benzer evler içermekte ve kendilerini mabedlerden böyle ayırt edebiliyorsunuz. Aşağıdaki resimde gördüğünüz 3 farklı kanaldan akan suların en fazla 2'sinden içtiğiniz takdirde bilgelik, sağlık ve uzun yaşam bahşedilmiş olacaksınız deniliyor. Tapınağın adının kökeni hakkında az da olsa bilgi veriyor. Son olarak sizlere, Kiyomizu'nun ilkbahar ve güz dönemindeki resimlerini internette aramanızı şiddetle öneririm.



Yazıyı sonlandırırken camiiler ile Şinto mabedleri ve Budist tapınakları arasındaki belli başlı benzerlik ve farklılıkları sizlerle paylaşıyorum. i) Eli dirseklere kadar yıkayıp ağzı su ile çalkalamak, abdest almak ile benzer nitelikte. ii) Ayakkabıları çıkararak tapınağın/ mabedin içine girmek ortak. iii) Dua tarzı tamamen farklı; önce bozuk para atarak bir adakta bulunuyorlar. Daha sonra Tanrı'nın dualarını duyması için ellerini iki kere çırpıyorlar. Başlarını eğerek de dualarını sonlandırıyorlar.
Aşağıda göreceğiniz video, Tokyo'daki Asakusa mabedinde çekilmiştir. Göremeyenler için farklı bir link.


20 Ağustos 2010

Japonya Seyir Defteri: Shinkansen

Japonların 1964 yılında kullanıma açtıkları Shinkansen, dünyanın en hızlı trenlerinden biri. Benim bindiğim Tokaido hattındaki Shinkansen, saatte 300 km hıza kadar çıkabiliyor. Yeni teknoloji maglev trenleriyle, saatte 581 km hıza ulaşacak Japonlar. Maglev, magnetic levitation sözcüklerinden oluşturulmuş bir port manto. Trenin kaldırılması ve itişi için mıknatısların kullanılması esasına göre işleyen yeni bir sistem.

Sözcüklerin kökenine olan merakım bu konuda da beni terk etmedi, bulduklarımı sizlerle de paylaşıyorum. Shinkansen sözcük olarak yeni demiryolu hattı olarak çevrilebilir; ama mermi tren olarak da geçiyor. Tren ise dilimizde katar olarak da zaman zaman kullanılmakta; ama eski sıklığının kalmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Trenin sözcük kökeni ise Latince'den geliyor- çekmek anlamında. Katar ise Arapça kökenli bir sözcük olup taşıt dizisi anlamına geliyor.

Yazıyı, arası 477 km olan Tokyo- Kyoto'yu 2 saat 21 dk.da aldığım tren yolculuğu sırasında kendi kameram ile çektiğim görüntülerle sonlandırıyorum. 9.23'te başlayan yolculuk 11.44'te sonlandı, yolculuk öncesi biletin üzerinde yazan zamanların aynısı. Wikipedia'da yazana göre, yaklaşık 160000 seferde, belirtilen zamandan olan sapma 6 sn. imiş. Japon dakikliği tam olarak da bu!





Yukarıdaki videoyu göremeyenler adına farklı bir link.

17 Ağustos 2010

Japonya Seyir Defteri-6

Şu ana kadar Japonya hakkında spor ile ilgili herhangi bir şey yazamadığımdan, Japonya'nın futbolundan başlayıp THY ve Brezilya ile devam eden nihayetinde Tabata ile biten bir yazı yazmaya karar verdim. Yazıyı olabildiğince sosyal ve ekonomik iddialardan uzak tutmaya özen göstereceğim diyorum; ancak yazı akışlarını sıcak havalarda denetim altında tutmakta güçlük çekiyorum. Mazur görün şimdiden.

Zamanında ODTÜ'nün devrim stadında Amerikan futbolu oynarken veya Türkiye'deki federasyonda kullanıldığı şekliyle korumalı futbol oynarken, üniversitenin öğretim üyelerinden biri tribünlerde oturan arkadaşımın yanına gelip "Türk kaşığıyla Amerikan boku yemekten başka bir şey değil bu yaptıkları." demiş. Mekan Devrim stadı olunca damarı kabarmış olabilir bu sözleri diyen zatın. Kişisel görüş olarak belirtiyorum; aynı mantıkla futbola da İngiliz icadı denilebilir. Ama şu anda baktığımızda, dünyaya mal olmuş bir spor sonuçta futbol, İngiltere'nin esamesi okunmuyor. Benzer şekilde, basketbola kimse Kanada icadı demiyor. Ama Kanada'ya İngiliz icadı diyen çıkabiliyor, orası ayrı bir nokta.



Yukarıdaki anekdotu sizlerle paylaşmamın nedeni, Japonya'da en çok sevilen, takip edilen ve oynanılan sporun beyzbol olmasıdır- ODTÜ'deki hoca misali bir yorum yap geliyor insanın içinden ister istemez. Sumo ikinci sırada. Futbol, öndeki ikiliyi yakından takip ediyor. Hatta beyzbol ve sumonun tahtını salladığı, en revaçta spor olma yolunda ilerlediğini pek çok kişiden duydum. Captain tsubasa gibi bir anime efsanesini kazandıran Japon halkının, futbolu sevmesinde çok da şaşılacak bir şey yok. Dünyanın geneli seviyor zaten, onlar da eksik kalmasın.



Japonya'dayken Türk Hava Yolları'nın Tokyo ofisine gitme şansım oldu ve ziyaretim boyunca THY'nin küresel ve Japonya stratejileri hakkında bilgilendirici bir sunum dinledim. THY'nin globally yours sloganı, dünyanın acayip noktalarına uçuş koymaları, Barcelona/ Manchester United/ Euroleague'e sponsor olma hamlelerinin hepsinin tek bir amaç ile yapıldığını öğrendim: Dubai'nin şu andaki aktarma merkezi konumunu, İstanbul'a kaydırmak.
Yalnız rakipleri biraz dişli. Emirates. Arsenal Emirates Stadı. Emirates Cup. Daha geçen gün Toronto tenis kupasında adlarını gördüm. Marka bilinirliği bakımından oldukça dişli bir rakip ama THY'nin attığı adımlar da fena yolda olmadıklarını gösteriyor.



THY'nin futbol ile olan ilgisi yalnızca Barcelona veya Manchester United ile sınırlı değil. Yukarıda gördüğünüz resimdeki takım Urawa Reds. THY, Dubai aktarmalı İstanbul uçuşu yerine, Japonya- Türkiye doğrudan uçuşların tanıtımını yapmayı ve nüfus yaş ortalamasının 50 olduğu (genç Türkiye'nin 28) Japonya'daki, Türkiye'ye birden fazla defa gelebilecek kitleyi hedefliyor. Bu profile tam olarak uyan Japonların desteklediği bir takımmış Urawa Reds ve THY, bu gruba ulaşmak adına takıma, saha panolarında firmanın adı maç boyu gözükecek şekilde sponsor olmuş.



Urawa Reds takımının THY'deki ofisinde asılı posterinde, Japon Milli Takımı'ndan en sevdiğim isim olan Tanaka'yı görünce bir mutlu oldum açıkçası. Bir şekilde Türkiye ile bağlantısı olduğundan ileri geldiğini düşünüyorum. Tanaka'nın adının daha sonra Japon arkadaşlarımla yaptığım sohbetler arasında geçmesiyle, kendisine Japonya'da Tanaka'dan ziyade Tulio denildiğini öğrendim. Meğer kendisi Japon Brezilyalısı'ymış veya Brezilyalı Japon. Hangi açıdan baktığınıza göre değişir. Tanaka adı, Drogba'nın dünya kupasına katılamayacak olması ihtimaline sebebiyet veren ve dirseğinin kırılmasına neden olan müdahaleyi yapmasıyla duyuldu diyebiliriz.

Benim asıl şaşırdığım içine bu kadar kapanık olduğundan bahsede durduğum Japonya'nın, Brezilya ile arasındaki bağlantıyı Tanaka aracılığıyla keşfetmiş olmam. Meiji döneminden evvel Japonların yurtdışına çıkışının ve/ veya yurtdışından ülkeye girişinin yasak olması, Meiji dönemiyle birlikte son buluyor. Nüfusun büyük çoğunluğunun tarım ile uğraştığı o yıllarda, toprak kanunu ve vasiyet bazlı nedenlerden ötürü pek çok tarım çalışanı işsiz kalıyor babaları vefat ettiğinde- yanlış hatırlamıyorsam toprağın kardeşler arasından bölünmesinden ziyade, arsanın tümü kardeşlerin en büyüğüne kalıyor.



Brezilya, Portekiz kolonisiyken doğal kaynakları bakımında zayıf olması nedeniyle tarım kaynaklı olarak kullanılmış. Kahve tarları bu bağlamda önemli bir kapıymış Portekiz için. İşçi açığını kapatmak adına, Portekiz topraklarından iltica eden Avrupalılar yetmeyince, ilk etapta Afrikalı köleler getirtilmiş Brezilya'ya, ki zenci nüfusun kaynağı buymuş. 1830'lu yıllarda, Portekiz'den özgürlüğünü alan Brezilya, buna rağmen Portekiz kökenli elit bir kadro tarafından yönetilmekte ve Brezilya nüfusunun 'beyazlaştırılması'na yönelik politikalarla, Avrupa'dan mülteci kabul etmekteymiş. Afrikalı köle ticaretinin de kaldırılmasıyla beraber açığa çıkan işçi kıtlığının çözümü olarak en çok İtalya'dan işçi gelmiş 1900'lü yıllara kadar, ancak bu işçiler Afrikalı köleler gibi düşük maaş ve uzun çalışma saatleri koşullarını görünce İtalya, Brezilya'ya göçü yasaklayan bir yasa çıkarmış.

İtalya'nın ekonomik durumu o tarihlerde nasıldı veya niye bu kadar Güney Amerika'ya göç vermiş bilemiyorum; ancak bu göçler sadece Brezilya'ya değil- Arjantin'e de olmuş. Pek çok İtalyan kökenli Arjantinli oyuncu var veya Arjantin doğumlu anne veya baba tarafından İtalyan vatandaşı. Benim bildiğim en tanınmış İtalyan asıllı Brezilyalı oyuncu Belletti. Listeyi doldurmakta lütfen çekinmeyin.

Japonların Brezilya'ya göç macerasına başlaması, tam da İtalyan işçi kaynağının kesildiği yıllara dayanıyor. Şu anda Brezilya'daki 1.5 milyon kişi Japon kökenlere sahip ve bu sayı, Japonya dışında yaşayan en büyük Japon nüfusunu oluşturuyor. Başka kültürden ve ırktan biriyle evlenmenin hoş karşılanmadığı Japonlarda, 1. ve 2. nesil göçmenler kimliklerini oldukça katı bir şekilde muhafaza ederken; 3. ve 4. nesil Brezilyalı Japonlar Portekizce'yi ana dili olarak benimseyip gurbetçi Japoncası konuşur hale geliyorlar. Tabii, Japonya'nın 1970 ve 1980'li yıllarda acayip gelişen ekonomisinde işçi açığı çıkınca, Japon asıllı bu gurbetçiler Japonya'ya gurbetçi olarak belli teşvik maaşlarıyla tehlikeli sayılabilecek işlerde çalıştırılmak üzere geri de çağrılmışlar. İlginç hikayeler mevcut.

Benim ilginç olarak gözüme takılan birkaç Japon asıllı Brezilyalı var. İlki Deco. Baba tarafından Japon asıllı, ana tarafından Portekiz asıllı Brezilya doğumlu Portekiz Milli Takımı oyuncusu. Kariyerindeki başarıları takdire şayan; ama Portekiz için sadece 5 gol atabilmesi ilginç bir ayrıntı.



Diğeri ise Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı Rodrigo Tabata. Gaziantepspor'dan Beşiktaş Jimnastik Kulübü'ne 8 milyon euro gibi uçuk bir rakama transfer olan Tabata da Japon kökenli. Kendisinin başarıları Deco ile kıyaslanabilecek nitelikte değil veya Tanaka kadar sükse yapamadı uluslararası basın-yayında; ancak kesinlikle Türk basın- yayınını uzun süre meşgul etti. Zaten üstteki resime baktığında Brezilyalı demezsin, bildiğin Japon.

Benden bu kadar. Selametle

13 Ağustos 2010

Japonya Seyir Defteri-5

Atari, tsunami, samurai, hentai ve sushi Japonların dünya dil tarihine ve edebiyatına kattığı sözcüklerden akla gelenlerden birkaçı. Japon şirketlerin kendilerine has yapılanması, bu alanda yakın zamanda jargona girmeye başlayan sogo shosha sözcüğünü de lügatlara dahil edecektir.

Japonların Çin'in Han hanedanlığı döneminde kendi kültürlerine dahil ettiği ve bugün yazı diline hakim Kanji alfabesiyle 総合商社 şeklinde yazılıyor "sogo shosha". Sözcük anlamı, genel ticaret yapan büyük şirketler topluluğu.

Bu noktada yeni bir paragraf açmak istiyorum.

Büyük şirketler topluluğu İngilizce'de conglomerate olarak geçiyor; ancak akademik jargonda bir işletmenin "conglomerate" olabilmesi için halka açık ve hisselerinin alım satımının yapılıyor olması gerekiyor. Ancak her büyük grup ve bu grup şemsiyesi altındaki iştirakler (yan kuruluşlar), halka açık değil. O yüzden daha geneli kapsayacak bir terim, iş grubunu kullanmak daha doğru. Misal Türkiye'deki holding yapılanması, Güney Kore'deki chaebol ve Japonya'daki sogo shosha, birer iş grubu ancak illa ki bunların hepsinin büyük şirketler topluluğu olması gerekmiyor. Nüans ancak mühim.

Yukarıda açtığım paragrafı kapatırken, bunca "conglomerate" kullandıktan sonra, sizlere Busta Rhymes'ın Respect My Conglomerate şarkısını youtube'dan paylaşıyorum. Buradan izleyebilirsiniz.

Sogo shosha'nın dünyadaki diğer iş gruplarından farkı, özlerine bağlı kalarak ticaret ile varlıklarını sürdürmeye devam etmeleri. Benim staj yaptığım Marubeni, kimono ticareti ile iş hayatına adım atmış ve şu anda 12 bölüm altında 60 farklı ürünün alım-satımını yapıyorlar. Üreticiden alıp tüketiciye ulaştırdıkları mallardan belirli oranlarda yüzde alarak iş yapıyorlar diyebiliriz kabaca. İşlem hacminin büyüklüğü ve ölçek ekonomisi sayesinde bugün hala varlıklarını devam ettirebiliyorlar; ancak konumları sallantıda dersek yanlış olmaz. Çünkü artık üreticiler, rekabetin arttığı günümüz küresel ekonomisinde masrafları mümkün olduğunca kısıp gereksiz aracıları ve işlemleri ortadan kaldırmayı hedeflediklerinden ötürü mallarını doğrudan tüketiciye ulaştırma yolunu seçiyorlar. Örnek olarak Marubeni eskiden Nissan dağıtıcısıyken, Renault şemsiyesi altına giren Nissan, artık araçlarını doğrudan kullanıcıya ulaştırıyor.

Fortune 500 1995'te ilk 7 şirketin 6'sı sogo shosha iken, 2010 yılındaki listede esameleri okunmuyor. Sogo shosha'ların kar payının %1 seviyelerinde takip etmesi, 90'lı yılların Japon ekonomisinin kayıp yılları olması ve üreticilerin tüketiciye doğrudan ulaşma yolunu tercih etmesi, sogo shoshaların yerlerini kaybetmesine neden oldu dersem yanlış olmaz. Ek olarak, son yıllarda yükselen petrol fiyatlarının, şu anki listenin oluşmasındaki etkisini de belirtmekte fayda var.

Üretim yapmayan ve sadece tüccarlık ile bu kadar büyüyebilen sogo shosha'lar, iş hayatındaki varlığını ve başarısını doğduğu topraklara- Japonya'nın kendine has yapısına borçlu. Ülkeye uzun yıllar kapalı ekonominin hakim olduğundan önceki yazılarda bahsetmiştim ve bu kapalılığı açan insanlar, sogo shosha'ların temelini atan tüccarlar. Bunun dünyanın genelinden bir farkı yok- bir yerde olmayan ürünü başka bir yerden temin edip yokluğa satarsın ve para kazanırsın. Sogo shosha'ların oluşmasının en önemli nedenleri, i) Japonya'nın doğal kaynaklarının olmaması ve ii) 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika desteği ile tekrardan kurulan Japon endüstrisinin hammadde ihtiyacının, 1860'lı yıllarda dışa açılan Japon ekonomisinde yurtdışı ile de bağlantılar kuran tüccarlar aracılığıyla karşılanmasıdır.

1960'lardan başlayarak inanılmaz bir atılım gerçekleştiren Japon üreticilerine sağladıkları ham maddelerden üretilen ürünleri, yurtdışına satarak para kazanmak sogo shoshaların ana faaliyetidir. Japon üreticilerin iç pazara satamadığı malların, dışarı arz edilmesinde oynadıkları rol sayesinde bugünkü konumlarına gelen sogo shosha'ların Türkiye'deki holdinglerden en büyük farkı bu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda var olmayan endüstri ve üretim sektörünün, holdinglerin evrimleşme sürecindeki varlığı inkar edilemez ve Japonlar kadar uluslararası bir kimlikleri mevcut değil. Yalnız Türk holdingler, alım- satım bazlı ticaretten zaman içinde üretime kayarken sogo shosha'lar orjinal kimliklerine sadık kaldılar.

Tam olarak da bu sebepten, sogo shosha'lar şu anda değişen iş anlayışından ötürü (üreticilerin doğrudan tüketiciye ulaşma isteği) %1 civarında kar marjı ile iş yapıyorlar. 100 milyar dolar satışa karşılık sadece 1 milyar dolar karları var. 90'lı yıllardan beri yaşadıkları mali sıkıntıların üstesinden gelmek üzere yönetim ve stratejilerinde köklü değişime giden sogo shosha'lar, dünyadaki diğer iş grupları gibi üretimde söz sahibi olma konusunda adımlar atıyorlar.

İş hayatında, sogo shosha'ların varlıklarını sürdürebilmeleri açısından zorunlu olan adımlar, ilerleyen yıllarda değişik şirket alımları/ birleşmeleri/ ortaklıkları olarak karşımıza çıkması oldukça olası. Konu hakkında görüşlerimi daha da uzatmadan, yazıyı da daha fazla dağıtmadan burada noktalıyorum.

07 Ağustos 2010

Japonya Seyir Defteri- 4

Tokyo'dan Kyoto'ya geldiğim bugünün sonunda, Türkçe'mize .. kafalı Japon askeri diye giren tamlayanı sıfat tamlaması olan belirtisiz ad tamlaması aklıma takıldı. Oltanın ucunda çırpınan balık misali, kafamı kurcaladı durdu.

Kyoto'daki Doshisha Üniversite'sinin Küresel Çalışmalar bölümü dekanı ve öğrencileriyle beraber siyasal politikalar üzerine sohbet etme şansına eriştim. Tokyo'daki son ofis dışı ziyaretimde de, Japonya Türk büyükelçiliğinde müşteşarımızın Japonya üstüne konuşmasını dinleme fırsatım oldu. Bu yazıda yazacaklarım, benim kişisel görüşlerim olup sohbetleri ve duyduklarımı kendi algı süzgecimden geçirdikten sonra oluşturduğum fikirleri içermektedir.

Her şeyden evvel şunu belirtmek istiyorum: Japon askerinin sıfatı nedir ne değildir bunu yargılamak bana düşmez- Türk askerini yargılamak konusunu ise doğru düzgün takip edemiyorum;o yüzden bir yorum yapmıyorum, zaten konumuz da değil- ama Japon askeri diye bir şey yokmuş a dostlar.



Belki durumdan haberdar olanlar, yazıyı okurken zaman kaybedecek; ama benim gibi bunu ilk defa duyanlar, dünyanın en büyük 2. ekonomisinin ordusuz olmasını öğrenince şaşırır diye tahmin ediyorum.

Elçilikte, müşteşarımız tarafından Japon tarihi üzerine kısa ama kapsamlı bir konuşma, benim gibi bugüne kadar Japonya üzerine çok araştırma yapıp fazla okumamış olan biri için her açından verimli ve faydalıydı. Okinawa adısının dünyanın en yaşlı nüfuslarından birini barındırdığını öğrendim misal. Benim için Okinawa, Black Mamba'nın Hattori Hanzo'ya gidip kılıç aldığı yerdi. Okinawa, uzun yıllar Japonya'da söz sahibi olmuş toprak ağası samurayları ve şogunlarının en kuvvetlisi Tokugawa şogunluğunun üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalan içişlerinde serbest bir adaymış- Çin ile Japonya arasında husumete sebebiyet vermiş çünkü Çin ile de tarihi bağlantısı mevcut. Bunların dışında, Okinawa'daki yerel halk Japonya'nın diğer tüm bölgelerindeki insanlara gaijin demekteymiş, ki Japonca'da yabancı demek.




Okinawa'nın tarihine girip konunun sapmasını engelliyorum ve bana göre en ilginç olan özelliğine geçiyorum: United States Forces Japan Okinawa'da konuşlanan Amerikan üssü ve Japonya'nın para ödediği, ülkenin güvenliğinden sorumlu askeri gücü. Bu duruma nasıl gelindiğine kabaca özetleyeyim hemen. II. Dünya Savaşı sonlandıktan 2 atom bombası sallanıp üstüne Japon şehirlerini hava saldırısı ile bombaladıktan sonra bile bir sürü Japon askeri hayattaymış arkadaşlar. Japon kültüründe yenilgiyi kabullenmek olmadığından ölene kadar savaşılır ve eğer öleceği kesin ise asker kendini öldürürmüş. Meiji dönemiyle beraber şogunluk sistemi kaldırılıp samuraylar yavaş yavaş sahneden silinmeye başlarken, Büyük Japon İmparatorluğu Ordusu 1867'de kuruldu. Bu ordunun ilk yıllarını Son Samuray'ı izleyenler hatırlayacaktır.



1867'de kurulan bu ordu 1945'te kapanmış ya da kapatılmış diyebiliriz. Amerika'nın parmağı olan Japon anayasasında, Japonya'nın savaşa girmeyeceğini belirten bir madde varmış mesela. Yani düşünün ki, tarihin ilk atom bombasını attığı ülkeye yetmemiş bir tane daha bomba sallamış olan ABD, zamanın Japon imparatorunun radyoya televizyona çıkıp teslim oluyoruz demesi üzerine savaşı bırakan Japon askerlerini bir daha kurulmayacak üzere dağıtıyor. Not: Japon imparatoru şintoizm inancına göre Tanrı seviyesinde ve halk onun sesini tarihte ilk defa bu vesileyle duymuş. Bu noktada bir de dip not düşeyim: Japonya'ya atılan atom bombasının yıldönümüydü dün ve bu tarihe kadar ABD, hala bir özür dilememiş Japonya'dan. Kendi meclislerinden geçirmeye çalıştığı tasarıları hepimiz biliyoruz. Neyse devam ediyorum.

Yukarıda gözüken asker, dik kafalı bir Japon askeri. Adı Hiroo Onoda. II. Dünya Savaşı'nda Filipinler'de savaşan bir teğmen ve savaşın bitiminde 30 yıl sonra teslim oluyor. Kendisinin ilginç hikayesinin ayrıntılarına buradan ulaşabilirsiniz. Yazının başlangıcıyla alakayı tutturayım bu paragrafta.

Yazı dağıldı kabul, ama bitiriyorum- az sabır. Japonların kültürleri gereği kendi düşündüklerini doğrudan söylemediklerini biliyordum ve Tokyo'dayken buna şahit oldum. Ancak asıl fikirlerini söylemekten çekinmediği anlar ve konular da olabiliyor. Her ne kadar ABD, Japonya'yı II. Dünya Savaşı'nda bombalayıp dümdüz etse de Japon endüstrisinin gelişip bugünkü konuma gelmesinde büyük rol de oynamış. Japonya'nın tarihi boyunca bir kapalı bir açık seyreden politikası, Tokugawa şogunluğu dönemi sonuna kadar dışarıdan elçi bile kabul etmezken İmparator Meiji ile başlayan ve 2. dünya savaşı sonrasından bugüne kadar da devam eden süreçte açık ekonomi hüküm sürüyor. Amerika, pazarını Japonya'ya açtığı 50'li 60'lı yıllarda dünya pazarının %50'si kadarmış ve Japon mallarına olan talep sayesinde bugünkü ekonomik durumunda Japon'lar. Ancak ne kadar ekonomik olarak kuvvetli olursan ol, kuzeyinde Rusya, batında Çin ve Kore varken senin ordun Amerika. Ne derse yapmak durumunda olmak bana göre çok fena. Yazı bu noktadan sonra siyasileşip politikleşme yoluna sapabilir. Bu sebepten yazıyı sonlandırırken şunu söylüyorum: Kendi ayaklarının üzerinde duran ve kimseye muhtaç olmayan NATO'nun en büyük 2. gücü olan ordumuzun kıymetini bilelim.

04 Ağustos 2010

Japonya Seyir Defteri- 3

Staj maksatlı geldiğim Japonya'da, firmanın farklı bölümlerinin alt birimlerinin müdürlerinden aldığım eğitimlerin bana kattıkları gerçekten çok önemli. Japonların misafirperverlik anlayışı, bizimle büyük paralellik gösteriyor- ve hatta belli noktalarda bizden daha ileri bile diyebilirim. Bu özelliklerinden mütevellit, Türkiye'de %90 itin götüne sokulan stajyer olan bizlerle inanılmaz ilgileniyorlar.

Her ne kadar okulumuzun mütevelli heyeti başkanı, aynı zamanda Sabancı Holding Genel müdürü, ile Marubeni şirketinin pek çok iş dalında yaptıkları muhtelif işbirliklerinin, bu stajın ayarlanmasında katkısının büyük olduğunu düşünsem de; nihayetinde bu derece ilgi ve titizliği beklemiyordum.

Bu yazıda iş hayatı ve iş hayatı sonrasından bahsetmeyi planladım. Yazı genel olarak Japonya'daki iş hayatının özellikleri, iş hayatı dışında insanların neler yaptığı üzerine odaklanacak.

Öncelikle, Japon firmaların ofis düzeni filmlerde gösterilen Amerika veya Avrupa usülü bireyselliğe yönelik çalışmaya odaklı hücre yapısında değil. İnce uzun diye tabir edebileceğimiz, yeni çağ döneminde sultanların yemeklerini yediğini nitelikte masaları hayal edin. O masalarda yan yana ve karşı karşıya oturarak nasıl yemek yersin; burada da öyle çalışılıyor. Belki meramımı tam anlatamadım- aşağıdaki resme bir göz atın.



Ne yanınızdaki kişiyle ne de karşınızdakiyle aranızı ayıracak bir perde veya sunta ve hatta suntalem mevcut değil. Herkes önündeki ekrana odaklanmış, işini yapıyor. İlginç bir kafa olduğunu belirtmem gerekiyor. Telefon görüşmelerinin ne kadar sıkıntılı olabildiğini düşünün, mırı mırı hımı hımı diye konuşmak zorundasın.

Konuşmak demişken işyerindeyken kimse cep telefonunu kullanmıyor. Bu durumun, ayıp olarak görüldüğünü söylemişti Japonya'ya gelmeden evvel bizimle ilgilenen Japon dili ve edebiyatı mezunu Marubeni İstanbul ofisi çalışanı.

Vardiya 17.30'da bitmesine rağmen kimse saatinde çıkmıyor. Ama yanlış anlaşılmasın evvelinde çıkmak gibi bir durum söz konusu değil- herkes fazladan çalışıyor. Bazen 1 kimi zaman 2 saate kadar durdukları oluyormuş genel olarak. En az yarım saat durduklarını rahatça söyleyebilirim. Bunun nedeni olarak da kendi üstlerinin işten çıkmamasını söylediler ve Japonya'da hiyerarşiye gerçekten büyük hürmet gösteriyorlar. Büyüğüne saygı göstermemek töhmet altında kalmana neden olur diyebilirim.

Çok şükür iş çıkış saatine kadar gelebildim yazıda- zira tüm eğlence bu saatten sonra başlıyor. En azından Tokyo için. Japonya'nın geleneksel dokusunu korumuş olan yerleşimlerine gitmedim daha; ama şehirde çalışanlar işten çıktığı gibi içmeye gidiyor. Bu böyle biline! Bütün gün amiyane tabirle hayvan gibi çalışan insanlar, işten arkadaşlarıyla içmeye/ eğlenmeye gidiyorlar. Aileden biri hiçbir zaman olmazmış. Aile muhabbeti de dönmezmiş.

Bizi geldiğimiz hafta 2 kere götürdüler hoşgeldiniz partisi babında. Zaten her restoran alkollü olduğundan içiyorsun bayağı bayağı- ama Japon'a göre. Çünkü bunlar 50'lik birayı kendi aralarında pay ediyorlar. Sonra da 4 bira içtim diyorlar. Bardağın boyutu genelde bizim rakı kadehi kadar biraz daha büyüğü "pint" olarak adlandırılabilir. Aşağıda gördüğünüz resimde tipik bir Japon içki masası görebilirsiniz.



Resmi ayrıntılı olarak incelediğiniz zaman, masada şarap ve biranın varlığını kolaylıkla belirleyebilirsiniz. Onun dışında masada su gibi duran ancak sake ve shochular da mevcut. Sake ve shochu patates, pirinç gibi sebzelerin damıtılmasıyla elde edilen şarap ve alkollü içki olarak tanımlanabilir. Herkes farklı alkol aldığından böyle bir çeşitlilik yok- önce bira ile başlanıyor içilmeye- daha sonra şarap- üstüne de sake içiliyor. Ama öyle yavaş yavaş değil- fondip sıtayla. Sonra hepsi pert. Alttaki resim, ofiste benim yanımda oturan Ortadoğu'dan sorumlu takımın üyesi 40'larına merdiven dayamış 15 yıllık bir çalışana ait.



Japonlar güneşi pek sevmiyor ve güneş ile temastan kaçınıyor. Arapça'da güneş kesen anlamı olan şemsiye, Japonya'da sözlük anlamıyla kullanılıyor. O yüzden, yukarıdaki resimde ten rengimize bakarak, koynuma dolanmış Japon dostumun ne kadar kızarmış olduğunu az çok çıkarabilirsiniz.

Adamlar neredeyse her gün iş çıkışı içmeye gidiyorlar. Karaoke olur- etnik restoran olur, Japon faslı olur. Buluyorlar bir şeyler. Hepsi yalpalıyor içtikten sonra- zira içme felsefesi fondip üzerine kurulu. Yaşça büyük ve şirkette senden büyük olanlar "İçeceksin uleyyynnn" diyince bizimle yaştaş olanlar da içiyor. Neticesinde, toplu vefad vakaları görülüyor. Hesabı da en ayık olan ödüyor- ertesi gün herkesten ücretleri topluyor.

Yazı biraz daha uzatırsam okunmayacak hale gelecek; o yüzden burada bitiriyorum. İşyerinde olabildiğine ciddi olan bu insanlar, işten sonra alkolü eksik etmeyen ve sadece iş arkadaşlarıyla takılıp içen moddalar. İçtikçe de eğlenceli oluyorlar. Müstehcen ve komik tavırlara bürünüyorlar.

Şimdilik bu kadar. Sağlıcakla.